Bu sezon, Twin Peaks televizyon dünyasına çok konuşulan bir giriş yaptı. Dizinin eski sezonlarını seven seyirci için uzun süre beklenen 3. sezon yayınlandığı tarihten itibaren çokça konuşuldu. Her bölüm sayısız tartışmayı beraberinde getirmekle kalmadı, dizinin geçirdiği değişim de birçok insanda iyi ya da kötü bir sürpriz yarattı denilebilir. Hazır bu hafta yeni bolum yayınlanmamışken biz de bu sezonda görülen temel farklılıklar üstüne düşünelim, birkaç kelam edelim istedik.

Anlatı Mekanlarının Genişlemesi

Twin Peaks’in ilk iki sezonu dizinin adını aldığı Twin Peaks kasabasında geçmişti. Dizi genel olarak kasabanın karakolu, birkaç karakterin evi vb. iç mekanların kullanımıyla karakterleri ve hikayesini ekrana taşımıştı. 3. sezonda dizi sadece dış mekan kullanımını genişletmekle kalmıyor aynı zamandı bakışını Twin Peaks kasabasından Amerikadaki başka şehir ve eyaletlere doğru genişletiyor. Mekan kullanımının genişlemesiyle paralel olarak birçok yeni karakter ve yan hikaye dizinin anlatı evreninde kendine yer buluyor.

Janrlar Arasında Dolanım

Dizinin ilk sezonları ile yeni sezon arasında janrlar göz önüne alındığında ciddi bir fark var. Eski Twin Peaks, kara mizah dolayımıyla suça dokunan bir anlatım dili tercih ederken, yeni sezonda suç anlatısı, gizemin tekinsizlik hissi ve polisiyenin hareketli anlatım biçimiyle sunuluyor. Aynı zamanda bu çokkatmanlı anlatım biçimi fantastik ögelerin de dahil olmasıyla beraber tek bir janr üzerinden tanımlanmanın önüne geçiyor. Twin Peaks’in kendine özgü mizahının bu sezonda da devam ettiğini söylemek gayet yerinde olsa da, diğer janrların daha aktif kullanılmasıyla bu mizah merkezden çıkıyor.

Biçimsel Değişim

İlk iki sezonda, dizinin biçimsel olarak gerçekçi anlatımı seçtiği söylenebilir. Gerçekçi anlatım dış dünya ile anlatı evreninin arasındaki benzerlik ilişkisi kurarken, eski Twin Peaks bu ilişkiyi üretmekle kalmıyor, aynı zamanda sorunlaştırıyordu da. Fantastik ve gerçeküstü öğelerin anlatı evrenine dahil olmasıyla gerçekçi anlatının sınırları zorlanıyordu. Yeni sezona bakıldığında ise dizinin gerçekçi anlatıya mesafesinin bir hayli arttığı söylenebilir. Gerçeküstü/fantastik varlıklar, yaratıklar, hayaletler bu sezonun hikayesinde kendine daha çok yer bulurken, deneysel sinemanın ruhunun da bu hikayede dolandığını söylemek yanlış olmaz. Özellikle 8. bölümde devreye giren deneysel biçim bunun en büyük kanıtı gibi duruyor.

Karakter

Twin Peaks bu sezonda, eski kadrodaki karakterlerden ziyade Ajan Cooper’a ve Kylie MacLachlan’ın canlandırdığı bir diğer karakter olan Dougie Jones’a odaklanıyor. Eski oyuncuların yanı sıra birçok yeni karakter de kadroya ekleniyor. İçinde çok fazla karakter barındıran bu yeni sezon, MacLachlan’ın canlandırdığı karakterleri anlatının çekirdeğine taşıyor denilebilir. Önceki sezonlarda Dale Cooper suçu araştıran bir FBI ajanı olarak anlatıya dahil olurken, bu sezonda suçun bizzat öznesi olarak konumlandırılıyor. Ajan Cooper ve Dougie karakterlerine dair gizemler çözülmemiş olarak beklerken, şimdilik anlatıdaki ‘’ayrıcalıklı’’ yeleri devam edecek gibi gözükmekte.

Kayıp Zamanın İzinde?

Aradan geçen 25 yıllık sürenin birçok değişim getirmesi kaçınılmazdı. Sinemanın ve televizyon dizilerinin anlatım dilinin teknolojik, sosyokültürel, ekonomik vb. değişimler ile paralel olarak geçirdiği transformasyon dizide de hissediliyor denilebilir. Bu dönüşüm sadece formel bir çeşitlenmeyi içermiyor aynı zamanda dizinin öyküsündeki yapıya da değiyor. Twin Peaks ilk iki sezonda, seyirciyi çok fazla zorlamayan bir öykü yapısı kurarken ve seyircinin anlatıya erişimini kolaylaştırırken bu sezonda kompleks yapısıyla bu erişimi güçleştiriyor denilebilir. Şimdiye kadar 8 bölüm izlememize rağmen, ilk bölüm başlamadan önceki meraklarımız ve sorularımız giderilmek bir yana katlanarak çoğaldı. Bu kompleks yapıyı ve dizinin seyirciyle kurduğu ilişkinin değişmesini David Lynch’in ziyadesiyle bilinçli olarak tercih ettiğini söylemek mümkün. Hiçbir zaman çok kolay angaje olunabilen yapıtlar ortaya çıkarmayan yönetmen, bu sezonda da aradan geçen zamanı seyirciye altın tepside sunmuyor. (Şimdi bir aşırı yorum geliyor) Yönetmenin yaşının ilerlediğini düşününce zaman mefhumunun kendisiyle çetrefilli bir ilişki kurmuş olması ihtimali pek uzak görünmüyor. Bu açıdan bakıldığında aradan geçen 25 yılın anlatısının seyirciye hala verilmemiş olması da yönetmenin anlatım tercihleri kadar hayatta durduğu noktaya da tekabül ediyor sanki.

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi