“Deneysel” tabiri, sinemamızda asıl anlamının dışında kullanılmaya çok meyilli. Ne yapacağına karar verememiş sinemacı adaylarımız, ürünlerini savunmak için sıklıkla başvuruyorlar bu terime. Oysa ki “deneysel sinema”, genel sinema külliyatı içinde bir şeyleri özümseyip, ortaya farklı ne koyabilirim diyen insanların işlerini nitelendirirken kullanılması gereken bir tanım.

Kağan Kerimoğlu’nun 2013 yapımı kısa filmi ‘TWAIN’, deneysel sinema denildiğinde bir an duran insanlar için ilaç niteliğinde. Karanlık bir gelecekte, teknoloji-insan ilişkisine odaklanan film, teknik başarısıyla benzeşlerinden çok ayrı bir konumda. İmece usulü yapılan filmlerde olduğu gibi Twain’de de oyunculuk konusundaki zayıflıklar dikkat çekiyor fakat bütüne bakıldığında tatmin ediciliğinden bir şey kaybetmediğini görüyoruz filmin. 

20. Adana Altın Koza Film Festivali, Ulusal Öğrenci Kısa Film Yarışması, Deneysel Dalı’nda finale kalan, 25.Uluslararası İstanbul Kısa Film Festivali’nde, 4.Malatya Uluslararası Kısa Film Festivali’nde, TISFEST Uluslararası Film Festivali’nde ve 19. Londra Türk Film Festivali’nde gösterimi yapılan TWAIN’i sadece paylaşmakla kalmak istemedik ve yönetmeni Kağan Kerimoğlu ile keyifli bir de röportaj gerçekleştirdik. 

Öncelikle sizi biraz tanıyalım; Kadir Has Üniversitesi Radyo,TV, Sinema bölümü mezunusunuz. Aldığınız bu eğitim, geriye dönüp baktığınızda size nasıl yansıdı?

Açıkçası henüz mezun olalı birkaç hafta olduğu için çok geriye bakarak bir şey söylemem mümkün değil. Kişisel tecrübelerimden ziyade genel anlamda bir analiz yapabilirim. Bilindiği gibi Türkiye’de sinema eğitimi, aslında insanlara “iletişim” başlığı altında sunulan bir genel kültür eğitiminden ibaret. Bu tarz bir eğitimin kuşkusuz bir çok artısı var ve ben elimden geldiğince bu olanaklardan faydalanmaya çalıştım. Kadir Has Üniversitesi’nin eğitim kadrosundaki çok değerli hocaların gerek sinema kültürü gerekse vizyon anlamında bana katkıları oldukça fazladır. Ancak üniversitede öğrendiğim bilgiler bir tarafa, sinemayı büyük oranda kendi kendimi geliştirmeye çalışarak öğrendim, ki günümüzde internetin sağladığı bilginin neredeyse iyi bir film okulunun sağlayacağına yakın oranda olduğunu düşünürsek bu şaşılacak bir durum değil. Açıkcası gerçek anlamda sinema eğitimi veren bir film okulundan mezun olmanın getireceği farklılığı kişisel olarak bilmem mümkün değil. Birkaç sinemacıyı dışarıda tutarak konuşacak olursam, yaşadığımız ülkede tam anlamıyla yeterli düzeyde ve branşlaşmış bir sinema okulunun eksikliğinin açıkça hissedildiğini düşünüyorum. Ancak elbette, iyi bir film okulundan mezun olmak da iyi bir sinemacı olunacağını garanti edemez. 

TWAIN dışında başka projeleriniz de mevcut. Sinemada üretmeye başlama maceranızı anlatır mısınız? Okuldan önce hayata geçirdiğiniz başka projeler de var mıydı, yoksa üniversite ile mi başladı macera?

Malesef üniversiteye başlamadan önce gerçekleştirdiğim herhangi bir proje olmadı. İlk kısa filmimi üniversiteye başladıktan sonra çektim. Hatta ilk kez üniversite birinci sınıftayken elime kamera aldım diyebilirim. Bunun sebebi ise sinemaya olan ilgimin nispeten geç bir yaşta başlamış olması. İlk kez lise üçüncü sınıftayken bir kaç yönetmenin filmlerini izlememle başladı. Bunların başında ise sanırım David Lynch’in Kayıp Otoban, Stanley Kubrick’in Otomatik Portakal ve Ingmar Bergman’ın Kış Işığı filmleri geliyor. 

kagan-kerimoglu

TWAIN’e dönecek olursak; ülke sinemamız içinde çok denenmeyen bir türe ait olduğunu söyleyebiliriz. Fikrin zihninizdeki oluşma evresinden son haline gelmesine kadar geçen sürede neler yaşadınız merak ediyorum açıkcası…

Evet, sanırım çok denenmeyen bir tür. Tabii, belki de benim var olan denemelerden haberim olmayabilir. Yine de 1990 öncesi Türkiye Sineması’nın, özellikle 60’lar-70’ler döneminin tür ve deneme anlamında oldukça zengin olduğunu göz önünde bulundurursak mutlaka denenmiştir diye düşünüyorum. Benim böyle bir türü denemek istememin sebebi ise “Türkiye’de daha önce yapılmamış bir şeyi yapayım” gibi bir çıkış noktasından ziyade kendim denemediğim bir şeyi ve teknik olarak kendime meydan okuyabileceğim bir şeyi denemek istememdi. Filmi yaptığım dönemde bir üniversite öğrencisi olduğumu ve henüz yirmi iki yaşında olduğumu düşünürsek yapmam gerekenin, kendimce doğru olanın bu olduğunu düşündüm. Sonuçta filme büyük paralar koymuyorum, kimse benden bir şey beklemiyor. Yani kaybedecek hiçbir şeyim yok. Dünyanın en saçma işini yapsam da, ben dahil kimsenin umrunda olmayacaktı. Bu bana inanılmaz bir rahatlık verdi. Kafamda hiçbir şekilde şunu anlatayım, hikayesi olsun, çok iyi film olsun gibi bir şey yoktu. Kısacası kafamda böyle fikirlerle filme giriştim. Ancak daha sonra aslında kendime göre zorlu bir işe girişmiş olduğumu gördüm. Bir ders geçme projesi olduğundan dolayı bir an önce yapabilmem gerekiyordu ancak tecrübem ve elimdeki post imkanları buna yeterli değildi ve tabii ki filmin kaba kurgusu dışında hiçbir şeyi yetiştiremedim. Filmi, dersin hocasına teslim ettiğimde çok komik bir şekilde film yalnızca yeşil perdeden ve henüz dijital ekranlar olmadığından dolayı, sürekli olarak boşluğa bakan bir adamdan ibaretti. Ancak görevimi gerçekleştirip filmi teslim ettikten sonra rahatça filmin üzerine uğraşabildim ve gerçekten çok ciddi bir zaman aldı. Ancak teknik anlamda çok şey öğrendim.

Gerçeklik benim için korkunç bir şey

Filminiz ‘kurgu’ya dayalı da olsa, yarattığınız alt metin, bu tarz yapımlara sıcak bakmayan kitleler tarafından dahi fark edilebilecek potansiyelde. Sizce bu ‘farkındalığın’ altındaki esas neden neydi?

Başka insanlardan da sizin yaptığınız yorumun aynısını alıyorum. Henüz birkaç tane kısa film yaptığımdan dolayı ben şu şekilde film yapıyorum demem mümkün değil, ancak şimdiye dek yaptığım işlerde aslında hep kafamın içinde beliren bir görüntüden yola çıktım. Asla film şunu anlatsın, alt metninde şu olsun gibi bir düşüncem olmadı. Benim için bu tarz şeyler filmin yapım sürecinde, hatta daha spesifik olarak filmi çekmeden önce, senaryoyu revize ederken, çekim planlarını yaparken ve daha sonra filmi kurgularken ortaya çıkıyor. Belki de kısa filme en uygun olan benim için budur. Yani aslında önce ortaya kendimce bir biçim çıkarıyorum, kafamda belli bir atmosfer ve ritm biçiyorum, daha sonra ise buna uygun bir şekilde yazıyorum ve yazdıktan sonra yazdığım şeyi kendi kendime çok analiz edip, yaptığım işe kendim anlam yüklüyorum. Bahsettiğiniz durum belki buradan ortaya çıkıyordur. Sonuçta “ben film yaptım yorumu size kalmış” diyenlerden değilim. O da çok önemli, değerli bir şey tabi. Demek istediğim, “ben bir şey yaptım, sizin için başka bir anlam ifade edebilir ancak benim için bunun ne olduğu çok net” gibi bir durum. Ancak bu durum farkındalıkla ilgili bir şey değil. Dürüst olmak gerekirse farkındalık dediğimiz şeyin ne olduğunu bilmiyorum. Yalnızca bazen kendimle ilgili şunu farkediyorum; bir çoğumuz gibi çok kapalı bir evrende yaşıyorum, çoğu zaman kendimi insanlara, hatta kendime dahi çok yabancı hissediyorum, çok paranoyak bir insanım, çok fazla şeyden korkuyorum ve sanırım en çok da bir gün, içinde bulunduğum gerçekliğin kırılmasından korkuyorum. Sanırım bu sebeple de hep bir kaçış yolu arıyorum, ve günlük hayatı çok ciddiye alıp, enine boyuna tartışmak bana can sıkıcı gelebiliyor. Gerçeklik benim için korkunç bir şey. O sebeple de kendi gerçekliğimi aşan şeyleri düşünmeyi ve konuşmayı çok seviyorum. Ama bunlar başıma gelsin istemiyorum. Belki yaptığım kısa filme de bunun gibi bir şey yansımış olabilir. Ancak sonuçta yapmış olduğum şey bir kısa film. Bu sebeple bahsettiğim bu şeyler yaptığım kısa filmden ziyade kendimle ilgili, bir kısa filme yansıtamayacağım şeyler. Elimde bir film yapmak için en azından 90 dakikam olmadığı sürece ve o filmin senaryosunu yazmak için hayatımdan çok ciddi bir zamanı feda etmediğim sürece yaptığım işi çok da ciddiye alıp, çok derin bir şeymiş gibi davranmayı komik buluyorum. 

Bir sinemacının hayata dair bazı dertlerinin olmasından ve bunları filmlerine işlemesinden yana olmuşumdur hep. Twain’in; olay, kurgu, eleştirel bakış açısı ve kapalı anlatımı oldukça başarılı. İnsan ve teknoloji ilişkisinden dem vuruyor. Bu konu ile alakalı düşünceleriniz neler? Teknoloji sonumuzu getirecek mi cidden?

Yorumunuz için çok teşekkür ederim. Yapmak istediğim tam olarak buydu, ve bunu duyabilmek çok hoş. Yalnızca bir sinemacının değil aslında her insanın hayata karşı dertleri olduğunu düşünüyorum. Sinemacıları özel kılan bir durum yok ortada. Ancak her nasıl insanlar sokakta tüm dertlerini başkalarına kusmamalıysa, sinemacılarda bence dertlerini olduğu gibi, tümüyle kusmamalı. Bir filmin kesinlikle sorguladığı, söylediği bir şeyi, bir önermesi ya da sorusu olması gerektiğini düşünüyorum. Sonuçta insanlar hikayeleri hayatı anlamlandıramadıkları için sever ve takip ederler. Bu sebeple bir şey söylemeniz gerekiyor. Ancak bunun bir dozu olmalı. Ne yazık ki günümüz sinemasında filmler, film dilini nasıl kullandığı, nasıl bir biçime ya da kurguya sahip olduğundan ziyade söylediği şey üzerinden değer görüyor ve bu sinemanın, hatta genel anlamda sanat dediğimiz şeyin başına gelebilecek en korkunç şeylerden biri. İstediğiniz yalnızca bir şey söylemek ise sinema yapmamalısınız. Pekala sokağa çıkıp istediğinizi haykırabilir, veya internet üzerinden bunu yaparak milyonlara ulaşabilirsiniz. Hem de bunun için film yapmak kadar ağır bir işin altına girmemiş olursunuz. Film dediğimiz şey başka şeyler de sunmalı bana göre. Sorunuzun asıl cevabına gelecek olursam, teknolojinin sonumuzu getirdiğini düşünmüyorum. Bence zaten bizim sonumuz geldi, ve bu, teknolojinin bu kadar gelişmesinden çok daha önce gerçekleşti. Şu anda uzatmaları oynuyoruz. Yanı başımızda her dakika insanlar öldürülüyor ve bu eski zamanlarda ki gibi nispeten onurlu bir şekilde değil, hiç bir kurtuluş şansının olmadığı bir bomba ile gerçekleştiriliyor. Ancak burada sorun teknolojide değil. Sıkıntı bana kalırsa insanın kendisinde. Teknoloji insandan bağımsız gelişmiş bir şey değil.  Hikayeler de bence bu yüzden teknolojiye yöneldiler. Bundan önce doğaya karşı, insana karşı, yaratana karşı, kendimize karşı, topluma karşı olan savaşımız anlatıldı. Post-modernizmin getirdiği şey ise insanın teknolojiye ve gerçekliğe karşı olan mücadelesi. Yani aslında insanlar bin yıllardır aynı hikayeyi, yani kendine karşı olan, kendi yaratımı olan veya belli bir yaratımın ya da sistemin içinde kendinden pay bulduğu şey ile savaşımını anlatıyor. Bu sebeple sözgelimi köpekler hakkında olan bir hikayeyi hikaye olarak görmeyip, mutlaka içinde insan hakkında bir şey bulunması gerektiğini düşünüyoruz. Asıl mesele sınırlarımızla ilgili. Her şeyde olduğu gibi çektiğimiz çizgiler aşıldığı anda sıkıntı yarattığımız şeye, bu konu içerisinde ise teknolojiye geliyor. Mesela çok basit bir örnekle açıklamak gerekirse, evinden çıkamayan bir insan pekala teknoloji sayesinde kendine bir kimlik, bir dünya yaratabilir ve çok şükür ki kendine bir yaşam alanı oluşturabilir. Ancak bu kimlik ile gerçek olduğuna inandığımız hayatın içindeki kimlik arasında ki sınır ortadan kalkarsa işte o zaman sıkıntı başlıyor. Bu da gerçekten sıkıntı mı, yoksa gerçekten aslolan, hakikat dediğimiz şeyi bir tek bu insanlar mı tam anlamıyla görüyor bilmiyorum.

Christopher Nolan’ın en iyi iki filmi en düşük bütçeyle yaptığı iki film…

Teknik olarak oldukça tatmin edici bir iş ortaya çıkmış. Büyük bir prodüksiyona ait gibi gözükse de, filmin küçük bir bütçeyle, aslında tamamen sizin emeğinizin bir sonucu olduğunu biliyorum. Bu durumda; ortaya düzgün bir iş çıkartmak için “Para olmazsa olmaz” diyemeyiz sanırım…

Düzgün bir iş çıkarmak aslında iki şekilde ele alınabilir. Birincisi, içerik olarak, film dili olarak, düzgün veya iyi bir iş çıkartmanın parayla çok fazla ilgisi yok. Ancak paranın önemini de tamamen yadsıyamam. Örneğin en basitinden, insanın yaptığı işe gereken vakti ayırabilecek rahatlığa sahip olması gerekiyor. Teknik olarak düzgün bir iş çıkarmak ise aslında bir noktada parayla ilgili. Ancak şunu söyleyebilirim ki, otuz bin dolarlık bir kamerayla ortalama bir görüntü yönetmeninin alacağı görüntüden daha iyi görüntüyü 3 bin dolarlık kamerayla başka bir görüntü yönetmeni alabilir. İkincisi, post aşaması ise yine tamamen parayla ilgili bir şey değil bence. Sonuçta çalıştığınız kişi işini iyi yapan biriyse iyi yapar, iyi yapmayan biriyse de dünyanın en iyi sistemine sahip bile olsa iyi yapamaz. Mesele sanırım biraz gönüllü olmakla ilgili. Bugün dünyanın en iyi görsel efekt sanatçısıyla normal şartlarda çalışmak istersem elbette çalışamam, çünkü işte o zaman “para olmazsa olmaz” olur. Ancak bir şekilde o seviyede biri size yardım eder, gönüllü olursa çok iyi bir iş yapabilirsiniz, ki genç olmak sanırım böyle bir şey. Sonuçta sorumluluklarınız ne kadar az ise o kadar yardım edebilirsiniz. Ancak bu durum bazen tam tersi işleyebilir. Bazen çok paraya ihtiyacınız olur, ancak o zaman yapabilirsiniz diye düşünüyorum. Paranız olmadığı sürece belki konu olarak, derinlik olarak Blade Runner’a yakın bir film yapabilirsiniz, ancak kesinlikle o film bir Blade Runner seviyesinde olmaz. Ancak henüz yolun çok başındayım ve net bir şey söylemem çok doğru değil. Umarım ileride bana hep çok para veren insanlar olur. Sonuçta kim çok fazla bütçeye sahip olup, işinde en iyi olan insanlarla en rahat şekilde çalışmayı istemez ki. Ancak şunu da unutmamak lazım, bugün Christopher Nolan’ın en iyi iki filmi en düşük bütçeyle yaptığı iki film. Yanılmıyorsam 6-7 bin dolar gibi bir paraya yaptığı Following filmi ile 250 milyon dolara yaptığı The Dark Knight Rises arasındaki farkı belirtmeme gerek yok.

Filminiz düşük bütçesine rağmen, en iyi görsel efektçilerin işleri kadar başarılı. Sizin dünya sinemasından örnek aldığız, takip ettiğiniz görsel efekt sanatçıları kimlerdir?

Açıkcası görsel efekt işleriyle o kadar ilgili değilim, izleyiciliğimi saymassak. Kendisine görsel efekt sanatçısı demek çok doğru olmaz ama görsel efektlerle ve kurgu ilüzyonlarıyla bezeli oldukça çok işi olan, kısa filmler, vidyo işleri ve daha bir çok olağanüstü çalışmalar yapan Edouard Salier isimli yönetmeni son bir yıldır çok sıkı şekilde takip ediyorum. İşleri inanılmaz bir biçime ve yaratıcılığa sahip. Direkt olarak görsel efekt sanatçılığı yapan takip ettiğim, ya da işlerini gördüğüm insanlar varsa bile şu an pek aklıma geldiğini söylemem. Ancak aklıma gelen, kendisi Türkiye’den çıkma biri olan Onur Şentürk isimli harika bir sanatçı var. İçinde bulunduğu bilindik işleri arasında David Fincher’ın The Girl with Dragon Tattoo filminin jeneriğini, kişisel işleri arasında ise Nokta isimli işini sayabiliriz. Gerçekten dikkate değer biri ve benim gibi düşünen oldukça fazla insan var. TWAIN filminin görsel efekt işlerini Lütfican Umut isimli bir arkadaşım gerçekleştirdi. Kendisi film için neredeyse benim kadar emek verdi. Bu vesileyle ona tekrar teşekkür etmek isterim. 

kagan-kerimoglu-2

Türkiye Sineması yavaş yavaş tabularını yıkıyor ve Kurgu/Animasyon yapımlarına da yer vermeye başlıyor. Hatta geçtiğimiz aylarda vizyona giren ilk Türk 3D animasyon filmi için, bu kategorideki en büyük adım diyebiliriz. Sizin sinemamıza karşı yorumlarınız nedir?

Türkiye Sineması üzerine çok fazla şey söylememin çok bir anlam ifade edeceğini düşünmüyorum. Bu, daha çok gencim, çok yeniyim, ne haddime gibi düşünceden kaynaklanmıyor. Zira herkes üzerine kafa yorduğu, değer verdiği şeyler üzerine istediği herşeyi söyleme hakkına sahiptir. Mesele ne yazık ki ülkemizde yalnızca sinema alanında değil, her alanda geçerli bir durum olan kraldan çok kralcı olma durumu. Türkiye’de aslında yıkılması gereken bir tabu varsa bence budur. Teknik anlamda gerçekleştirilemeyen şeylerin tabu olduğunu düşünmüyorum. Sonuçta Türkiye’de ki sinema sektörü çok ufak bir sektör ve insanlar risk almaya çekiniyor. Risk almak dışında ise, sonuçta bilgisayar üretimi imajların iyi bir şekilde oluşturulması diğer her şeyde olduğu gibi zamanla, yani günümüz dünyasında parayla ilgili bir şey. Ben sonuç olarak henüz sektörün çok içinde bir insan değilim ve Türkiye’de sinema alanında ki teknik adamların niteliklerini bilmiyorum. Bu sebeple söyleyeceklerim bu sektörün içinde yeteri kadar zaman geçirmiş bir çok değerli insanınki kadar dikkate alınacak sözler olmayabilir. Ancak az da olsa haberim olan, takip ettiğim insanlar var ve bu insanlara yeterli zaman ve imkan sağlanırsa bence dünya standardında teknik işler yapabilirler. Ancak risk almak zor bir mesele. Sonuçta ben para harcamadığım, öğrenciyken yaptığım bir iş ile risk almış olmuyorum. Mesele hikaye kurgusu ile ilgili ise ben Türkiye’deki sinemanın hiçbir şekilde geliştiğini düşünmüyorum. Bence hikayeler eski Türkiye Sineması’ndakinden bile çok daha zayıf durumda. Gerçi hikayeler dünya genelinde biraz zayıflamakta. Ancak buna rağmen bence sinemanın gücünden hiçbir şey eksilmedi. Bu da bence diğer anlamdaki kurguyla ilgili bir durum. Diğer anlamdaki kurgu ile kastettiğim şey ise, sinemaya dair bir öğe veya oyuncak olarak adlandırabileceğimiz montaj. Bu anlamda Türkiye Sineması’nın geliştiğini düşünüyorum. Özellikle, umarım hiçbir zaman başımızdan eksik olmayacağını dilediğim Reha Erdem gibi gurur duymamız ve sevinmemiz gereken çok özel bir sinemacımız var. Kosmos ve Jin filmleri bana kalırsa kurgu adına dünya sinemasında bile eşine az rastlanacak düzeyde işler. Öyle ki, bu filmler hikayenin kurgusundan, hikayecilikten ziyade montaj anlamındaki kurgu ile harika bir anlam ve duygu yaratmış muazzam sinema örnekleri. Ve utanarak söylemeliyim ki, neden bilmiyorum ama Jin filmini ilk izleyişimde hiç beğenmeyip ikinci izleyişimde ve daha sonraki her izleyişimde hayran kalmıştım. Sanırım montaj dediğimiz şeyin gizli etkisi ve gücü böyle bir şey olsa gerek. 

Sadece yönetmenlik değil, başka proje ve görevlerde de yer alıyorsunuz. Gelecekte nasıl projeler içerisinde göreceğiz sizi? Yakın zamanda heyecanlanmamızı sağlayacak yeni kısa filmleriniz de olacak mı?

Bir kaç kısa filmde görüntü yönetmenliği yapmışlığım var. Gelecekte nasıl projeler içinde olacağımı açıkcası bende bilmiyorum. Umarım güzel projeler üretir veya içlerinde olabilirim. Öncelikli hedefim şu anda üzerine çalışmakta olduğum kısa filmi bitirmek ve gerekli koşulları sağlayabilirsem yurtdışına gidip görüntü yönetmenliği üzerine yüksek lisans eğitimi almak. Ancak yapmak istediğim şey yine yönetmenlik. Yakın zamanda bitireceğim bir kısa filmim var. İsmi Zamanın Çarkı. Her ne kadar filmi üniversiteden mezun olabilmek adına hızlıca bitirmiş olsam da, şu anda revize etmekteyim. Eylül ortası gibi bitirmeyi planlıyorum. Daha önce yaptıklarıma göre çok daha iyi bir iş ortaya çıkacak gibi duruyor. Filmin prodüksiyon tasarımcısı olan arkadaşım İsmet Akgün ile filmin “cyber-punk polisiye” türünde olduğuna karar verdik. Sonra da zaten “artık türler kırılmaya başladı, ne yaparsın post-modernizm” diyerek bu düşüncemizi savunduk. Sonuç olarak, Zamanın ÇarkıTWAIN gibi fütüristik bir filmden ziyade daha old-school tavrı olan, ve bilgisayar üretimi imajlar yerine, reel imajlar ile yapılmış bir film.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi