Üç yıl önce yabancı dilde en iyi film Oscar’ında da yarışan İçimdeki Yangın (Incendies) ile yürek yakan bir drama imza atıp sesini duyuran Denis Villeneuve, Prisioners ile kariyerine yeni bir başarı halkası daha ekliyor. Şükran gününü kutlamak için bir araya gelen iki ailenin yemek sırasında küçük kızlarının ortadan kaybolmasıyla açılan hikaye, çocukların kaçırıldığının anlaşılmasıyla birlikte önce polise intikal eden bir davaya, ardından da suçlu ile masumun yer değiştireceği ilginç bir noktaya doğru hareket eden bir suç dramasına dönüşüyor.

Filmin ilk cümlesi Keller’ın Tanrıya yakarış sözcükleri oluyor. “Bize karşı suç işleyenleri bağışladığımız gibi, sen de bizim suçlarımızı bağışla” diyen Keller filmin ilerleyen safhalarında da anlayacağımız üzere iyi bir Hristiyan. Buradan varacağımız nokta, kızı kaçırılan Keller’ın kanunun adaletin tecelli etmesini sağlayamayacağını fark ettiğinde ya da o kanıya vardığında az önce bahsettiğimiz yakarış sözcükleri ve inancıyla ters düşerek ahlaken tehlikeli sularda yüzmeye başlıyor oluşu. Adaleti sağlamak için suç işlemeyi göze alan, doğruya ulaşmak için yanlış bir yönteme sarılan bir adamın hikayesi bu ama Villeneuve, bunun doğru ya da yanlış olduğunu söylemiyor. Söylemek istediği kendinizi çocukları kaçırılan anne-babaların yerine koyun, yüreğinizde kuracağınız mahkemede terazinin hangi tarafı ağır gelecek? Yönetmenimiz Villeneuve, karakterlerimizi de bir ikilem içine sürükleyip, neyin doğru neyin yanlış olduğuna seyircinin hayat görüşüne bağlı olarak kendi cevaplarını vermesini istediği bir hikâye anlatıyor diyebilriiz özetle.

Denis Villeneuve, olayı araştıran ve bir türlü sonuç alamayan başarılı dedektif Loki ile kaçırılan kızlardan Anna’nın babası Keller’ın bu sonuçsuzluk karşısında adaleti kendi eliyle araması biçiminde paralel olarak ilerleyen bir anlatı tutturuyor. Prisones, bir açıdan seri katil polisiyelerini anımsatıyor. Babanın olaya müdahil olmasını es geçersek, polis soruşturması, ipuçlarının izinin sürülmesi ve en önemlisi ortaya çıkan her yeni şüpheliyle seyirciyi ters köşeye yatırmaya hazırlanan ya da öyle bir izlenim veren, seyircinin merak duyusuna seslenip tahmin yürütmeye ve kendi cevaplarını bulmaya yönelten bir film bu.

Villeneuve, uzun süresine rağmen hiçbir anında aksamayan, sarkmayan ve seyircinin dikkatini dağıtmayan bir film çıkarmayı başarmış. Kayıp çocuklarının bulunmasının zamana endekslenmesi gerilimi yukarı çekerken, olayın derinleştikçe düğümlenmesi de karakterlerimizi yıpratarak dramatik etkiyi artırmış. Filmdeki dönemeçler sürpriz sona yürüdüğümüz fikrini güçlendiriyor ve o yola sapılıyor ancak sürpriz son etrafında kurgulanan bir hikaye yok Prisoners’da.

Prisoners’ın adından söz ettirmesinde önemli bir pay da oyunculuklarda. Özellikle Hugh Jackman’ın etkili oyunu unutulacak gibi değil. Jack Gyllenhaal, Terrence Howard ve Mario Bello da Jackman’a ayak uydurmakta fazla zorlanmıyorlar.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi