Şimdiye kadar, ülkenin üstünden buldozer gibi geçen ve büyük bir travma yaratan 12 Eylül askeri darbesini anlatan onlarca film çekildi. Nasıl filmlerdi, neler anlatıldı? Türkiye Sineması’nda 12 Eylül filmleri ve anlatım şekillerini inceledik. 

Ülkemiz siyasi hayatındaki en önemli ve en rezil olaylardan biri de 12 Eylül Darbesi’dir. Çok partili hayata geçişten itibaren, geleneksel olarak, her on yılda bir gerçekleşen darbe / muhtıraların belki de en önemli ayağı olan bu darbe, siyasi hayatı kökünden değiştirmekle kalmamış, Türkiye halkını, etkilerini günümüze kadar sürdüren bir travma ile karşı karşıya bırakmıştır.

Darbenin ana nedeni olarak Sağ – Sol çatışmaları görünse de asıl nedenler daha eskilere dayanmaktadır. 70’lerin ortasından beri süregelen ekonomik bunalım Sol meslek gruplarının ve sendikaların seslerini iyice yükseltmelerine sebep olmuştur. Ülke genelinde protestolar giderek artar. Oluşan huzursuzluk ortamında bu durumdan faydalanmak isteyen unsurlar, milliyetçi – faşist kesmi sokaklarda Sol görüşlülerin üstüne sürerek Sağ – Sol kavgalarını tırmandırır. Tam bu arada meydana gelen 1 Mayıs katliamı hükümetin tutumunun bir göstergesi sayılmıştır.

Ülkede şiddet iyice tırmanmaya başlamıştı. Bazı şehirlerden mezhep çatışmaları haberleri geliyordu. Bu tansiyonlu ortamda erken seçim kararı alınır. Birkaç kez tekrarlanan seçimlerden, koalisyon girişimlerinden sonra Ekim 1979’da yapılan ara seçimle, Mhp ve Msp’nin de dışarıdan desteklediği bir azınlık hükümetiyle Süleyman Demirel hükümeti başa geliyordu.  27 Aralık 1979’da, Genel Kurmay Başkanı Kenan Evren ve kuvvet komutanları Cumhurbaşkanına bir açık mektup yazıp ülkenin kaostan çıkarılması gerektiği mesajını sert bir şekilde veriyordu. Hiçbir parti bu mektubu üstüne alınmasa da aslında bu mektup, gelen darbenin en büyük ayak sesiydi. Ülkede artık her gün onlarca insan katlediliyor, ortalıktan kayboluyordu. Tüm bunların üstüne yeni cumhurbaşkanı seçilmesi için mecliste çoğunluğun bir türlü sağlanamaması ve gericilerin yaptığı ‘’Kudüs’ü Kurtarma Yürüyüşü’’ ordu için son nokta olmuştu.

Beklenen oldu ve ordu, 12 Eylül 1980 günü saat sabaha karşı 03:00’de, Bayrak Harekatı’nı uygulamaya koydu ve saat 04:00’da Milli güvenlik Kurulu’nun ilk bildirisi radyodan yayımlandı:

‘’Yüce Türk Milleti;
Büyük Atatürk’ün bize emanet ettiği ülkesi ve milletiyle bir bütün olan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, son yıllarda izlediğimiz gibi dış ve iç düşmanların tahrikiyle, varlığına rejimine ve bağımsızlığına yönelik fikri ve fiziki haince saldırılar içindedir.

Devlet, başlıca organları ile işlemez duruma getirilmiş, anayasal kuruluşlar tezat veya suskunluğa bürünmüş, siyasi partiler kısır çekişmeler ve uzlaşmaz tutumları ile devleti kurtaracak birlik ve beraberliği sağlayamamışlar…’’

Diyerek devam eden, ülke tarihine geçen ve asla çıkmayacak olan kara bir leke.

”1 milyon kişi gözaltına alındı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi. Açılan 210 bin davada, 230 bin kişi yargılandı, yaklaşık 100 bin kişi ‘örgüt üyesi’ olmak suçundan yargılandı. 7000 kişi için idam istendi, 517 kişiye ölüm cezası verildi, 259 kişinin idam dosyası meclis’e gönderildi, 55 kişi idam edildi, 17 yaşındaki Erdal Eren, yaşı büyütülüp idam edildi, binlerce kişiye müebbet hapis cezası, on binlerce kişiye çeşitli hapis cezaları verildi.

30 bin kişi yurtdışına gitti, 4 bin kişi vatandaşlıktan çıkarıldı, 388 bin kişiye pasaport verilmedi, 30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten çıkarıldı, 171 kişinin işkenceden öldüğü belgelerle kanıtlandı, işkence sonucu ölen diğer yüzlerce insan resmi kayıtlara giremedi, Metris, Mamak, Diyarbakır gibi büyük cezaevleri işkencecilerin sayısız yeni işkenceyi denediği yerler haline geldi, Diyarbakır Cezaevinde 14 kişi açlık grevlerinde yaşamını kaybetti, 300 gazeteci saldırıya uğradı, 3 gazeteci öldürüldü, gazeteciler hakkında toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi, 13 büyük gazete için 303 dava açıldı, gazetecilere toplam 3315 yıl 6 ay hapis cezası verildi, gazeteler 300 gün kapatıldı, 49 ton gazete, dergi ve kitap sakıncalı olduğu için imha edildi, 23 667 derneğin faaliyeti durduruldu, 937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı.”

Yol - filmloverss

Türkiye Sineması’nda 12 Eylül Askeri Darbesi Filmleri

12 Eylül üzerine yapılmış, saptayabildiğimiz filmler şunlardır:

Yol (1981), Duvar (1982), Öç (1984), Sen Türkülerini Söyle (1986), Dikenli Yol (1986), Ses (1986), Su Da Yanar (1986), Av Zamanı (1987), Prenses (1987), Sen De Yüreğinde Sevgiye Yer Aç (1987) , Kimlik (1988), İkili Oyunlar (1989), Kara Sevdalı Bulut (1989), Uçurtmayı vurmasınlar (1989), Sis (1989), Bütün Kapılar Kapalıydı (1990), Bekle Dedim Gölgeye (1990), Darbe (1990), Suyun Öte Yanı (1991), Hoşça Kal Umut (1993), Çözülmeler (1994), Babam Askerde (1994), Bir Yanım Bahar Bahçe (1994), 80. Adım (1994), Gülün Bittiği Yer (1999), Eylül Fırtınası (1999), Gönderilmemiş Mektuplar (2003), Vizontele Tuuba (2003), Babam ve Oğlum (2005), Beynelmilel (2006), Eve Dönüş (2006), Fikret Bey (2007), Zincir Bozan (2007), O… Çocukları (2008), Yağmurdan Sonra (2008), Gecenin Kanatları (2009), Küçük Günahlar (2010), Bu Son Olsun (2012), Bir Ses Böler Geceyi (2012), Eksik (2015), Kafes (2015)

Evrensel Gazetesi yazarı Mesut Kara’nın da belirttiği gibi:

”Bütün bu filmleri izledikten sonra, (Beynelmilel, Eve Dönüş, Bu Son Olsun gibi filmleri, -belki birkaç film daha eklenebilir- dışında tutarak) toplamından ortaya çıkan, geriye kalan sonucu tek cümlede özetlemek istersek ‘yenilgi, teslimiyet’, ‘yılgınlık ve umutsuzluk’ sözcüklerini yan yana/arka arkaya kullanabiliriz. Anlatılan bir yenilgiler tarihidir.

Toplumsal bellek açısından önemli olan “politik dönem filmleri” olarak da değerlendirilen bu filmler, ele aldıkları dönemi, o döneme ait olguları, yaşanmışlıkları işleme, dönemle hesaplaşma açısından yetersiz ve etkisiz kaldıklarını, yaklaşımlarının yüzeysel olduğunu söyleyebiliriz. Ele aldıkları geçmişle, darbeyle, darbenin yarattığı toplumsal dönüşümle hesaplaşmadaki yetersizlikleri bizzat darbenin kendisinin yarattığı dönüşümün sinemaya- yapımcısı, senaristi, yönetmeniyle sinemacıya etkisinin sonucudur denebilir.”

Bianet’ten Emel Gülcan bu filmlerin bir kısmının anlatım şekillerinin analizlerini çok güzel bir şekilde yapmıştır:

”1980’lerde, yıllarca hapis yatan erkek kahramanın eve dönüş teması popülerdir. 1986’da Şerif Gören’in Sen Türkülerini Söyle‘si, Zeki Ökten’in Ses‘i ve Zeki Alasya’nın Dikenli Yol‘u, bu açıdan benzeşir. Üç filmde de, cezaevinden çıkınca dünyaya uyum sağlayamayan devrimciler anlatılır.

Ali Özgentürk, aynı yıl Su Da Yanar‘da farklı bir başrol dener. Bu kez, Nazım Hikmet’le ilgili film çekmeye çalışan sinemacı karakteri, hikâyenin eksenindedir.

1987’de Erden Kıral, eve dönüş temasından kaçış temasına geçer. Av Zamanı‘ndaki yılgın yazar, darbe döneminin karışık ortamında Cunda’ya sığınır.

Bir yıl sonra Zülfü Livaneli’nin yönettiği Sis‘te, başka bir kaçış gösterilir. Sis’te darbe öncesi dönemde, riskli kararlar vermemek için hâkimliği bırakıp avukatlık yapan Ali Fırat’ın mesleki kaçışını izleriz. 1980’lerin sonu, Memduh Ün’ün Bütün Kapılar Kapalıydı filmiyle gelir. Ün, eve dönüş temasını, bu kez kadın kahraman üzerinden yineler.

1990’larda Ümit Efekan’ın Darbe‘si, Atıf Yılmaz’ın Bekle Dedim Gölgeye‘si, Yusuf Kurçenli’nin Çözülmeler‘i,Tomris Giritlioğlu’nun Suyun Öte Yanı ve 80. Adım filmleri, kahramanları ve atmosferleriyle eski temalara göz kırpar.

İpekçi darbeyi, farklı sosyal çevrelerde yetişmiş üç çocuk üzerinden anlatır. Yine çocuklar üzerinden 12 Eylül’ü ele alan bir diğer film Atıf Yılmaz’ın Eylül Fırtınası‘dır. Yılmaz, askeri darbenin ilk günlerinde annesi tutuklanan ve dedesiyle yaşamak zorunda kalan Metin üzerinden darbeyi anlatır.

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin (SSCB) dağılışı ve Berlin Duvarı’nın yıkılışıyla 1990’larda, dünyada tek kutuplu eğilim yükselirken, Türkiye’de liberal rüzgârlar eser.

Bu durum perdede daha açık ve renkli bir üslup yaratır. Ama o yılların 12 Eylül filmleri de darbeyle gerçek anlamda hesaplaşmaz. Perdede görünen tanklar, sobada yakılan kitaplar, evlerin önünde bekleyen polisler ve Kenan Evren’in muhtıra okuyan sesi, bu dönemin popüler imgelerindendir.

2000’lerde Türkiye’de değişen siyasi, sosyal ve kültürel ortamda darbeden söz etmek kolaylaşır. Sancılı sivilleşme sürecinde, darbecilerin yargılanma ihtimali bile konuşulur. Türk sineması da genel gidişata kayıtsız kalmaz.

2000’lerin ilk 10 yılında, 12 Eylül’ü konu edinen pek çok film çekilir. Bu dönem yapılan filmlerde nostaljik anlatım ve mizahi dil göze çarpar. Sanki Türk sineması, yakın tarihine acı acı gülmeyi seçmiştir.

Yılmaz Erdoğan’ın 2004 yapımı Vizontele Tuuba‘sında darbe öncesi, neredeyse güllük gülistanlık anlatılır. Filmde Deli Emin, belli belirsiz çocuk gözünü simgelerken,

Çağan Irmak’ın 2006 yapımı Babam ve Oğlum filminde, darbe mağduru çocuk geri döner. Her iki filmde de 12 Eylül sadece fondur. Seyirci ne Vizontele Tuuba’daki şirin kasabada dengelerin neden alt üst olduğunu anlar, ne de Babam ve Oğlum’da savrulan aile ekseninde, darbeyi kimin, neden yaptığını. İki filmin biraz komedi, biraz hüzün matematiği de epey benzeşir.

Sırrı Süreyya Önder ve Muharrem Gülmez imzalı Beynelmilel’de de trajikomik anlatım hâkimdir. Askeri yönetim yıllarında, Adıyaman’da Gevendelerin başından geçenleri gülerek izleriz.

Beynelmilel, darbenin absürtlüğünü teşhir ederken, ne yazık ki 12 Eylül’ün arka planını pek kurcalamaz. Sırrı Süreyya Önder, benzer üslubunu bir yıl sonra senarist kimliğiyle O… Çocukları‘nda da korur. Murat Saraçoğlu’nun yönettiği film, 12 Eylül sonrasına göz atarken, toplumsal travmamızın ilacı yine mizahtır.

Eve Dönüş ve Zincirbozan, son yılların iki farklı filmi olarak 12 Eylülü anlatan filmler arasında öne çıkar. Eve Dönüş’te Ömer Uğur, apolitik işçi karakteri üzerinden darbeyi anlatırken, o yıllarda taraf olmayanları eleştirir. Filmde solcular, ülkücüler, hatta apolitikler de darbe mağdurudur.

Uğur, izleyiciyi ağlatıp güldürerek hafifletmez, tersine sinirlendirir. Ama filmin didaktik üslubu ve izleyicinin gözüne sokulan işkence sahneleri yine de tartışmalıdır.

Darbe filmleri hakkında ezberimizi bozan Zincirbozan ise olayları kronolojik anlatışıyla belleklerde farklı bir yere oturur. Atıl İnanç imzalı filmde, darbeye kadar yaşanan çatışma dönemini, hatta siyasilerin sürgününü izleriz. Ama 12 Eylül’ün arkasında dış mihrakların olduğu iddiası Zincirbozan’ı, komplo teorilerinden oluşan bir resimli tarih kitabına dönüşmekten kurtaramaz.”

Emel Gürcan’ın bu analizlerinden de anladığımız üzere bana kalırsa 12 Eylül Askeri Darbesi’yle hala tam anlamıyla yüzleşebileceğimiz filmlerin sayısı yeterli değil.  İlk çekilmeye başladıkları dönemden itibaren yeterli olamadılar, hala da ne yazık ki yeterli değiller. 12 Eylül filmlerinin perdeye gelmeye başladığı dönemde arabesk kahramanlar/yıldızlar Türk sinemasındaki yerlerini de çoktan almıştı. Onlar perdenin yabancısı karakterler değildi ama artık kendi özgün sesleri/müzikleri ile konuşuyorlardı, acının ve umutsuzluğun zirvesindeydiler. 12 Eylül filmlerindeki kahramanların çoğu da neredeyse solcu-arabesk kahramanlar olarak girdiler hayatımıza, arabeskin özgün dilini kullanmasalar da seslerinde benzer bir tını vardı, duruşlarında aynı naiflik, arabeskin “yalnız adam”ları kadar yalnızdılar. Kader lanetlendi ve kabul edildi, acılar ve gözyaşı kutsallaştırıldı. Ama Türkiye Sineması öyle bir gelişim (!) içine girmişti ki, ’80’ sonrası yükselen değerlerin temsilcisi olan yeni kahramanlarla seyirciye kısa zamanda bu kötü kaderi unutturacaktı. 12 Eylül’den yaklaşık yirmi – otuz yıl sonra çekilen son 12 Eylül filmleri aslında hatırlayışın değil, unutuşun filmleridir.

Kaynaklar:

Emel Gürcan – Bianet

Mesut Kara – Evrensel

Birikim Dergisi

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi