Bu hafta vizyona giren ve Uygar Şirin’in aynı adlı romanından uyarlanan, başrollerinde Sarp Apak ve Özge Özpirinçci’nin yer aldığı Karışık Kaset’in yönetmeni Tunç Şahin ile oldukça keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. 

Söyleşi: Ecem Şen, Utku Ögetürk

Utku Ögetürk: Filminiz cuma günü gösterime girdi ve ilk gelen tepkiler ne yönde oldu? Uzunca bir süre emek verdiğiniz bir dönemden sonra filmin vizyona girmesinin ardından gelen yorumlardan mutlu musunuz? 

Tunç Şahin: İlk gelen tepkiler basın gösterimi sonrasında olumlu; yani değişik değişik şeyler okuyorum. Birbirinden farklı noktalara değinen eleştiriler… Salı günü basın gösterimi ve gala yapıldı. O gün itibarıyla sinema sitelerinde ve bloglarda ilk yorumlar çıkmaya başladı. Ben de o gün itibarıyla tüm bu platformlardan ve gazetelerden filmle ilgili yapılan yorumları okuyorum. Açıkçası tüm yazılanları da bir anda okumaktan ziyade biriktirerek görmek istiyorum. Memnumum. Hatta şaşırdığımı bile söyleyebilirim. Çok güzel tespitleri olan yazılar okuyorum.  Öte yandan tuhaf da geliyor. Bir kısım 90’ların hızlı geçtiğini savunurken bir kısım 90’ların oldukça yavaş işlendiğini savunuyor. Bir kısım çok iyi bir kadın temsili olduğunu düşünüyor; bir diğer kısım ise İrem karakterine pek alan kalmadığını savunuyor. Bu benim çok alışık olduğum bir durum değil açıkçası. Bir yandan ise alışık olduğum bir durum tabii ki Bir Film olarak birçok filmi vizyona sokuyoruz ve gelen eleştirileri takip ediyorum ama kendi yaptığım işle ilgili doğrudan bana gelen yorumlar konusuna pek alışık olduğumu söyleyemem. Çok eğlenceli olduğu kadar aynı zamanda gergin de bir süreç oluyor. Değer verdiğim yazarların fikirlerini merak ediyorum. Tabii ki bir de şöyle bir durum var ben 15 senedir bu sektörün içerisindeyim ve birçok kişiyi tanıyorum, ama konu benim filmim olduğu için biraz uzaklaşmayı ve bu süreci uzaktan takip etmeyi doğru buluyorum ve buna özen gösteriyorum.

Utku Ögetürk: Filmin başlangıç sürecine değinecek olursak, romanla tanışmanızı ve bu romanı beyazperdeye uyarlamaya karar verdiğiniz andan itibaren yaşanan süreci bize anlatabilir misiniz? 

Tunç Şahin: 

Uygar (Şirin) ile tanışmamız 90’ların sonuna dayanıyor. Ben İTÜ sinema kulübündeyken Uygar bize konuşmacı olarak gelmişti ve ben kendisini kapıda karşılamıştım. Bir senaryo yazmışlardı Karışık Pizza diye ve ben okuldaki sinema kulübünün başkanıydım. O zamandan beri tanışıklığımız ve güzel bir dostluğumuz var. Benim bir kısa filmimde oynamasının yanı sıra onun senaryosunu yazdığı Ses filminin yapımcılarından birisiyim. Yazdığı kitaplardan da ben kitap yayımlanmadan önce haberdar oluyorum. Aslında Karışık Kaset ilk olarak Uygar’ın aklında da bir senaryo çalışması olarak var olmuştu. O zaman bunun hakkında konuşmuştuk ama filmi benim çekmem gibi bir durum söz konusu bile değildi. Çok net hatırlıyorum “baba” hikayesi orada da vardı ama adının Karışık Kaset olduğundan bile emin değilim. Sonra ne oldu ne olmadı Uygar da bir sürü başka projelerde bulundu ve bu proje de roman fikrine dönüştü ki roman yayımlanmadan önce ben okuma şansı buldum. Hatta uçakta okumuştum ve birçok kişinin başlayıp bir solukta bitirebileceği bir romandı. Bunun üzerine konuştuk ve kendisine çok beğendiğimi de söyledim ki o zaman da bunda film olacak malzeme var diye aramızda yorumlarda da bulunduk. Ama açıkçası bu orada kalan bir konuşma oldu. Geçen sene bizde Bir Film olarak Karışık Kaset’i filmleştirme gibi bir fikir belirdi. Kendisi de sinema yazarı olan arkadaşım Engin, Uygar’a bu film Tunç’un yapabileceği bir proje demiş ve aslında bu işin tohumu ilk oradan geliyor. Onlar konuştuktan sonra bu fikri bana ilettiler ve ben açıkçası o saatten sonra alıcı gözüyle bakmaya başladım ve oturduk filmi yaptık.

Utku Ögetürk: Bu noktada tekrar başlangıca dönecek olursak çektiğiniz kısa filmlerin ardından mutlaka sizin de uzun metraj bir film yapmak aklınızda vardır. Karışık Kaset’i sinemaya uyarlama fikrinden önce tasarladığınız veya senaryosunu yazdığınız bir uzun metraj planı var mıydı?

Tunç Şahin: Başka çekmek istediğim bir film tabii ki vardı ve dört yıldır üzerinde çalışıyordum. Keza belirli bir noktaya kadar da gelmişti. Başka yapmak istediğim uzun metraj işler de vardı ama film çekmek denilen süreç çok zor. Birçok yönetmenin belirli bir noktaya kadar gelen ve bir türlü tamamlanamayan filmleri vardır. Ben bu Yemen Türküsü adlı projemin ne zaman hayata geçeceği konusunda gerçek bir planlama yapamıyordum. Ama bu noktada Karışık Kaset araya girdi diyemem çünkü her gün kalkıp Yemen Türküsü için çalışıyor değildim. Muhtemelen bu kadar zaman sonrasında ben Yemen Türküsü’nün senaryosunun üstünden bir kez daha geçerim ama Karışık Kaset gelince onun üzerine çalışmaya başladım. Filmin senaryosu bana ve Mert Atalay’a ait. Mert ile bir odaya kapanıp aylarca bunun üzerinde çalıştık ve ortaya böyle bir şey çıktı.

Utku Ögetürk: Genel olarak baktığımız zaman romana sadık kalan ama aynı zamanda kendi yarattığınız dünyayı da filmin içine yediren bir senaryo görüyoruz. Siz bu konuda romanı uyarlarken nasıl bir süreç izlediniz?

Tunç Şahin: Aslında biz ilk başta Uygar ile bunu yapabilir miyiz diye düşündük. Çünkü onun elinde hazır bir senaryo vardı. Ama beraber uyarlamamız çok zor olacaktı. Bu onun oluşturduğu bir hikaye ve benim onunla aynı düşünceleri benimsemem çok uzun bir zaman alacaktı. Yoksa, oturduk ve konuştuk biz bunu beraber yapmalı mıyız diye. Tamamen iş olarak baktık buna ve bana “sen yaz” dedi. Biz de başka bir arkadaşımla senaryolaştırmaya karar verdik ve ardından oturup kitabı okuduk. Sonrasında bu bir film olacak dedik. Bunun içinde neler olmalı ve neler olmamalı konusu başladı. Çünkü romanın içinde onlarca şarkı var, iç ses var. Biz bunlardan hangilerini anlatacağız hangilerini anlatmayacağız konusunda uzun süre konuştuk. Bizim için önemli olan ne kadar sadık kalacağımızdan ziyade iyi bir film yapmaktı ama tabii ki bir kitap uyarladığımızın farkındaydık. Bazı yerlerinde kitabın çok yakınında geziyoruz, bazı yerlerde ise çok uzağındayız.

Utku Ögetürk: Sanırım en keskin kararı iç ses kullanmak konusunda vermişsiniz diyebiliriz.

Tunç Şahin: Evet, çünkü kitapta iç ses non-stop devam ediyor ve okurun Ulaş’ı anlamak gibi bir derdi yok çünkü okur zaten Ulaş’ın zihninin içinde geziyor. Sinemada iç ses kullanılmayacak bir şey değil tabii ki Scorsese veya birçok yönetmen kullandı, kullanıyor ama benim çok tercih ettiğim bir yöntem değil. Açıkçası hiç düşünmedik iç ses kullanmayı çünkü o zaman bambaşka bir film olacaktı.

Utku Ögetürk: Ulaş’tan bahsetmişken casting sürecine değinmek istiyorum. Her ne kadar popüler isimler olsa da Sarp Apak konusunda film vizyona girmeden önce bu tercihin bir risk oluşturabileceğini düşünüyordum.

 Tunç Şahin: Neden?

Utku Ögetürk: Açıkçası hem Sarp’ın daha önce rol aldığı filmler ve/veya dizilerde canlandırdığı karakterler hem de ana akım bir drama – romantik komedi filmi için Yeşilçam’dan bu yana görmeye alışık olduğumuz “jön” tiplemesinden bir hayli uzak gözükmesi ilk bakışta riskli bir tercih gibi görünüyordu. Şunu da söylemekte fayda var filmi seyrettikten sonra bu önyargımın kırıldığını söyleyebilirim.

Tunç Şahin: Şöyle söyleyeyim ben bütün oyuncularla uzunca bir süre konuştum. Sarp ile oturup konuştuktan sonra ben o an emindim Ulaş’ı onun canlandırması gerektiğinden. Tabii ki bir risk olarak gözüküyor ama Ulaş karakteri daha zaafları olan bir karakter ki çok işlenmiş bir karakter de değil. O sebeple bu rollerin adamı şudur diyebileceğimiz çok fazla alternatif de yok. Ulaş çok duyarlı bir karakter ve sevilebilir olması gerekiyor. Yalan Dünya’da daha karikatürize bir karakteri canlandırıyor ama Sarp başka bir şeye yapmaya çok hevesli. Ve kendisi de onunla ilgili yerleşen bu önyargıların farkında. Benim içimde hiçbir zaman Sarp yapabilir mi gibi bir kuşku olmadı ki çalışması da inanılmaz keyifli ve düzgün bir oyuncu. İnanılmaz bir mimik ve kas kontrolü var ve bu sebeple hiçbir sorun yaşamadık. Jön meselesinde ise bir taraftan Sarp bence kesinlikle doğru tercihti.

karisik-kaset2-filmloverss

Ecem Şen: Naif bir karakter.

Tunç Şahin: Naif bir karakter ve örneğin bir mekana girdiği zaman tüm kadınların baktığı bir kişi olamazdı. Öyle bir kişi cast seçseydik belki gişe açısından daha farklı olabilirdi ama kesinlikle daha inandırıcı olamazdı. Ama söylemek de gerekiyor ki Sarp da oldukça hoş bir adam. Özge ile de kimyalarının gayet iyi tuttuğunu düşünüyorum. Ben son tahlilde baktığımızda romantik komediye uygun bir karakter gördüğümüzü düşünüyorum. Zira ben oyuncuların hepsinin tüm yaptıklarının sorumluluğunu alıyorum çünkü ben ne dersem onu yaptılar ve benim kafamdaki her şeyi de yansıttıklarını düşünüyorum

Utku Ögetürk: Film 90’larda açılıyor ve burada Ulaş ve İrem karakterlerinin ilk olarak çocukluklarıyla tanışıyoruz. Bu noktada çocuk oyuncuların performansı bana açılışta inandırıcılıktan uzak geldi.

Ecem Şen: Ben bunun filmde daha sıcak bir atmosfer yarattığını düşünüyorum.

Tunç Şahin: Duvardan atlama sahnesinden bahsediyorsunuz sanırım. O sahne daha da uzun bir sahneydi aslında ve mizansen kendini çok hissettirmiş olabilir ki onu anlayabilirim. Ama çocuk oyuncuların performanslarını nasıl bulduğunuzu bilmek isterim.

Utku Ögetürk: Ben kendi açımdan değerlendirdiğim zaman yeterli bulmadığımı söyleyebilirim.

Ecem Şen: Ben asıl  karakterler büyüdükten sonra filme yabancılaştım.

Tunç Şahin: 

Bu aslında en başta belirttiğim gibi gelen eleştiriler ile ilgili şaşırdığım noktalardan biri. Genelde çocuk oyuncularla ilgili muazzam bir övgü geliyor. Ben çok mutluyum son gelinen noktadan. Onlarla çalıştığımız sahneler hiç bitmesin istedim. Mesela Ulaş’ın kaseti yere attığı sahneyi defalarca çektik ama Ulaş’tan her denemede aynı performansı aldık. Aynı konu İrem’i canlandıran Aslıhan için de geçerli. Kaseti aldığı ve “başka bir şey söylemeyecek misin?” dediği sahnede biz ona burada ağlaman gerekiyor demedik ama kız role giriyor ve o konuşma o kadar doğal gidiyor ki her defasında o role aynı şekilde giriyor. Ve bu çocuklar henüz 13-14 yaşındalar bir kez dahi yorulduk demediler. Ben genel olarak çok memnunum ve bu konudaki tüm sorumluluğu da üstüme alıyorum.

Utku Ögetürk: Ulaş karakterine dönecek olursak, hem yaş açısından hem de hayatın size getirdikleriyle ilgili Ulaş ile aranızda bir benzerlik veya yakınlık olduğunu düşünüyor musunuz?

Tunç Şahin: Tabii ki gördük. Bunu Uygar da bir röportajında söylüyor; Ulaş’ın müzik tutkusu Uygar’ın sinema tutkusu gibi bir şey aslında. Bizim için de aynı şey geçerli. Biz, sanırım siz de başarının ve hayatta  yapmak istediklerimizin doğru düzgün sorgulanmadığı bir jenerasyonuz. Üniversite sınavında örneğin kazanıyoruz, seviniyoruz ama neyi kazandığımızı bilmiyoruz. Hayatta ulaşmak istediğimiz amaçların ne olduğunu bilmeden büyüdük. Oysa hepimizin birçok tutkusu var. Üçümüzün örneğin ortak tutkusu sinema, başka insanların başka bir şeyler.  Ulaş ile babasının hayali ise müzik. Ve tabii ki tanıdık geliyor. Hayat seni bir yere sürüklerken başka bir yere tutunma zorunluluğu…

15827569335_25124b78b1_h

Utku Ögetürk: Biz de filmi bir aşk hikayesinden daha çok bir büyüme veya büyüyememe hikayesi olarak görüyoruz. Bu noktada da en önemli figür baba olarak karşımıza çıkıyor.

Ecem Şen: Evet, filmde Ulaş’ın babasıyla olan sorununun bir ampule sıkıştırılması gibi bir metafor var. Ama siz gerçekten izleyicinin bu temeldeki baba sorunsalını anlayabileceği kadar iyi işlediğinizi düşünüyor musunuz? 

Tunç Şahin: Bir şeylerin yüzde yüz olarak kapsül halinde alınması ve “arkadaşlar! dikkatinizi tamamen buraya çekmek istiyoruz.” gibi bir anlatım şekli olmasının gerektiğini düşünmüyorum. Babayla ilgili olan konuları çizdik mi derseniz Uygar bir röportajında romanda baba figürüne planladığından çok daha fazla yer verdiğini söylüyor. Filmde ise kitaptan da daha fazla yer verdik. Mesela ampul hikayesi kitapta yok, onun bir görsel karşılığını oluşturmak için, bir görsel metafor oluşturmak için yapılmış bir tercihti. Baba ile oğul arasında evet bir benzerlik oluşturmaya çalıştık. Ama bu hikaye olarak orada duruyor. Babanın bitirmek istediği bir kitap var  ama bir yandan hayatını da yaşayacaksın. Örneğin Ulaş “Senin arkadaşın mı var baba?” diyor. Baba eve hapsedilmiş durumda. İlk gördüğünüzde perde takıyor, hep cam kenarlarında oturuyor ama hiçbir zaman babayı dışarıda görmüyoruz ve Ulaş da babasına dönüşmek üzere.

Aynı zamanda İrem ile anne karakteri arasında da benzerlikler yaratmaya çalıştık. Giydikleri kıyafetlerden mizansen olarak benzerliklerine kadar… Anne sürekli evden çıkmak üzeredir ve İrem de her zaman sahnelere girer ve çıkar. O iki dünya arasında bir benzerlik, metafor var.

Ecem Şen: Filme baktığımızda sanat ekibi de çok çalışmış farklı dönemleri yansıtmakla ilgili. Benim renkler çok dikkatimi çekti, pastel tonlar ve özellikle ailecek yaşadıkları evde sarı renk kullanımı oldukça dikkat çekici. Özel bir sebebi var mı?

Tunç Şahin: 

Renk olayına oldukça takıktık. Örneğin anne ve İrem mavi giyiyordu. Baba hep toprak renginde giyiniyor. Bunların her birini hep konuştuk aramızda ve filmin en keyifli detaylarından biriydi benim için. Renkle ilgili benim aklımda kalan kavun içi tonları. Sanat grubunun başka önerileri de vardı. Daha mavi ve pastel tonlarda yapalım gibi önerileri vardı. Örnek filmler çıkardılar ama onu kullansaydık film daha farklı olacaktı ve ben daha sıcak olması açısından böyle bir karar verdim. Ben 90’ları öyle hatırlıyorum. 2000’lere geldiğimizde ise her şey daha bir dijitale döndü. Atilla Taş’ın klibi de oldukça renkli ama 90’lar gibi değil. Ta ki İrem gelene kadar. İrem gelince renkler canlanıyor, ısınıyor. İrem’in dünyasında şöyle bir şey de vardı İrem geldiği zaman kendiyle birlikte maviyi de getiriyordu.

Utku Ögetürk: Bu film kabul etmek gerekiyor ki Ulaş’ın filmi siz İrem karakterinin derinine indiğinizi düşünüyor musunuz? Ya da İrem’i de seyirciye daha fazla anlatmayı düşünmediniz mi?

Tunç Şahin: Aslında bu da kitapla daha paralel ilerlediğimiz bir bölüm. Kitapta sadece Ulaş’ın zihnindeyiz ve kitapta da yalnızca bir yerde “bu kısmı İrem anlatsın” diyor ve okuyucu olarak İrem’in kendi evindeyiz. İki paragraf kadar olaylar İrem’in dünyasından anlatılıyor. Bu film ve bu kitap Ulaş’ı merkeze alan ve İrem’e aşık Ulaş’ın hikayesi. Biz aslında onu yaptık. İrem’le ilgili neler söyleyebiliriz? İrem bir adım atılması gerektiğinde atan kişi, Ulaş’a “bir kafe var gidelim mi?” diyen kişi, öpülecekse öpen kişi, gidip “bu kitabı yazalım.” diyecek kişi. İrem hayatı yaşamayı seçen birisi, hatta gerektiğinde birini aldatabilen bir karakter. İrem ile ilgili ne biliyoruz ya da davranışlarının ne kadarı bize geçiyor dersen – ki ben Özge’nin oyunculuğuna bayılıyorum – Özge için de başta “bu film bu adamı anlatıyor ben ne yapacağım?” durumundayken film bittiğinde ben bile İrem karakterine müdahale edemeyecek konumdaydım. Özge, İrem saçını böyle yapmaz şöyle yapar diyecek kadar karaktere hakimdi. Ve biz çok uyumlu çalıştık. Şunu bu hafta içerisinde çok duydum ve sanırım hayatım boyunca duyacağım : 2000-2010 arasındaki olay anlatılmıyor. Kitapta da anlatılmıyor. Biz bunu yazdık, kendimiz için, Sarp ile Özge’nin bilmesi için. Ama bu filmin konusu değil. 2000’lerin sonunda film çok yukarıda bitiyor. İrem’i başka birisinin yanına yatırıyoruz yatırdığımız kişi de Uygar (gülüşmeler) ve tekrar başladıktan sonra seyirci orada ne olduğunu bilmek istiyor. Kız aşık olmuş ama İzmir’e gitmesi gerekmiş ve anlatmaya fırsatı olmamış. Aslında biz bunu anlatıyoruz. Daha fazlasını bilsek ne değişir bilmiyorum bana bir şey değişmez gibi geliyor. Ama görmek istiyor musun, evet görmek istiyorsun. Sonuç olarak ben şunu anladım, seyirci bana bunu hep soracak ben bunu görmek istemiştim diye.

Ecem Şen: Aslında bu biraz ana akım sinemanın seyirciyi her şeyi bilen, muktedir bir bakış açısında konumlandırmasından da kaynaklanıyor. Ama biz burada İrem’i, Ulaş’ın hayatına müdahil olduğu kadar görüyoruz beni bu açıdan rahatsız etmedi.

Tunç Şahin: Tabii, daha çok bilseydik finalde olan şeyden daha mı fazla etkilenirdik bilmiyorum ve bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Ben kendi açımdan yine olsa yine aynı şekilde yazarım. Ama mevzunun bu kısmına takılan bir seyirci için evet, o kısmı görmek istemesini anlıyorum.

karisik-kaset4-filmloverss

Ecem Şen: Bu metaforlardan bahsederken,  bir de sürekli bir dönüş vardı filmde : Açılış sekansı, kasetlerin dönüşü, atlıkarınca, son sahne ve daha birçok yerde.

Tunç Şahin: 

O aslında kaset dönen bir şey ya oradan başlıyor. Ve o çok heyecan verici bir şeydir. Biz bunu şu şekilde düşündük : Ulaş’ın mutlu olduğu yerlerde bir dönüş var, bu onun aslında iç heyecanı gibi bir şey. Daha fazla da olabilirdi ama kurguda giden yerler de oldu. Bu devam eden döngüsel şeyler umarım kendini çok fazla öne çıkmıyordur ama bizim için görsel açıdan heyecan verici bir fikirdi. Evet senaryo çok heyecan verici bir şey ama film çekmek de aynı şekilde heyecan verici. Instagram’da bile bir fotoğraf yayınlamadan elli tane filtre seçiyorsun, film çekerken de ne yapabileceğini görmek istiyorsun. Bunlar da bizim için, yaratıcılık konusunda neler yapabileceğimiz görmemiz açısından önemliydi. Örneğin kullanmadığımız bir kapı fikri vardı. Filmin içeriğine zarar vermediği sürece biçimle uğraşmaktan büyük keyif alıyorum.

Ecem Şen: Karakterleri eşleştirmek konusunda, örneğin İrem ile Ulaş’ın annesini, farklı lens ya da aynı çekim açılarını kullandınız mı?

Tunç Şahin: Lens kullanımı açısından sadece 90’lar ile 2000’ler arasında farklı lens kullandık diyebilirim. Karakterler arasındaki yakınlıkları mizansen ile çözmeye çalıştık. Anne ile İrem’i hiçbir zaman aynı yerde tutmamaya çalıştık. Anne ve İrem sürekli hareket halindedir, örneğin bir İzmir’de bir Bursa’da bir Fethiye’de; kadınlar sürekli bir yerlere gidiyorlardı. Adamlar ise bir yerlere çakılı kalmışlardı. Atmak istedikleri adımları atamıyorlar. Aslında çok fazla kadın erkek temsili üzerinden anlatmak istemiyorum. Bence hayatta Ulaş olmak için illa ki erkek olmak gerekmiyor. Kadın Ulaş da olabilir. Ulaş gibi gidemeyen, yapamayan birçok kadın da olabilir. İrem karakterinde de birçok erkek olabilir. Ama genel olarak Ulaş ile babası arasında, İrem ile de Ulaş’ın annesi arasında benzerlikler söz konusu. Ama benim için kesinlikle bir kadın – erkek temsili söz konusu değil.

Utku Ögetürk: Peki, dönemler arası geçişler söz konusu, bu dönemleri yansıtırken zorlandınız mı veya sizi en çok zorlayan hangi dönem oldu?

Tunç Şahin: Yakın dönem. Yaklaştıkça daha zor olabiliyor.

Utku Ögetürk: Evet örneğin orada Pandora’ya girdiklerinde Pandora, o dönemdeki görüntüsünde değil.

Tunç Şahin: Pandora yok şu an mesela.

Utku Ögetürk: Evet, kapanmadan son haliyle çekim yapmışsınız, bilenler Pandora’nın o zamanki görüntüsünün öyle olmadığını biliyor. Ya da Facebook’un messenger olayı, gerçekten o dönem de böyle miydi görüntüsü? Bu tam olarak emin olamadığım bir konu.

Tunç Şahin: Messenger var ama Facebook konusunda evet, ki sadece o da değil Word sürümleri de çok yakın bir tarih ve ayırt edemiyorsun ama filmde seni dışarı çıkartabilecek her şey dışarı çıkartabilir – tabii ki çıkartmasa daha iyi olur – ama evet bazı konularda atladığımız durumlar olduğu gerçek. 2010 çok yakın ve atlayabiliyorsun. 2000’lerde örneğin o telefonun o telefon olduğuna eminiz ve 2010’larda durum böyle değil. Örneğin arkada bir T-shirt görüyorum ve o T-shirt biliyorum ki yeni bir t-shirt, 2010’larda yoktu. Ama bizi daha çok zorlayan dönemlerden ziyade sahnelerdi. İstiklal Caddesi’nde koşmaları gerekiyor, kitapta da yazıyor “Emek’e gittiler” ama Emek yok. Ee İstiklal’de koşmaları gerekiyor. Ne yapacağız? Her şey çok hızlı değişiyor. Filmi çekiyoruz iki hafta sonra Pandora kapanıyor. Bu ülke gerçekten ışık hızıyla ve hiçbir şey koymadan değişiyor. Yine de şöyle düşündük herhalde dünyada başına böyle bir durum gelen bir tek biz değilizdir. Doğal olarak başka bir kurguya gidiyorsun ve o şekilde çekiyorsun. Örneğin hikaye Acıbadem’de geçiyordu ama Acıbadem’de çekmenin imkanı yok. Şu an Acıbadem’de yer alan her şey bugüne ait. Ben Pendik’te büyüdüm, o yüzden Pendik’te çektik. Çocukların önünde servis beklediği apartman örneğin benim çocukluğumun geçtiği apartman.

Utku Ögetürk: Bu aslında bana Boyhood’u anımsattı. Gelecekte sinema böyle mi olacak veya geleceğin sineması isimli bir makale okumuştum. Acaba sürece yayılması uzun dönemleri anlatan filmlerin gerçekçiliğini koruması için daha doğru bir tercih mi diye düşündürüyor.

Tunç Şahin: Boyhood tabii ki oldukça ekstrem bir örnek. Sanat departmanı onun için orada. Prodüksiyon tasarımı diyorlar ya işte senaryoyu yazdıktan sonra böyle bir şey var ve kafayı ona yorup yaratıcı çözüm üretmek gerekiyor ve aslında zevkli de bir süreç bu. Buna cevap buluncaya kadar çok zor ama bulduktan sonra çok keyifli oluyor. Ama bana sorsan bir daha 2000-2010 arası geçen bir film yapmak ister misin diye açıkçası öncelikli tercihim olmaz.

Ecem Şen: Tekne sahnesi kitapta yok ve bende açıkçası biraz aceleye gelmiş izlenimi yarattı. Ve ben o sahnede yaşanan kopmayı tam olarak hissedemedim gibi geliyor.  Kısacası bu sahne tüm o olay örgüsünü birleştirebilmek ve Ulaş’ı artık çözülmesi gereken sorununun tırmanışına götürmek için mi koyuldu?

Tunç Şahin: 2010 kitapta aslında çok daha sözel bir şekilde geçiyor. Baba ölmüş ve İrem babasının kırkı çıktığı için geliyor. İrem’in kalkıp Ulaş’a gelmesi bu konuda kitap için çok mümkün, uzun uzun konuşuyorlar. Orada oturup konuşuyorlar; burada oturup konuşuyorlar ve 2000’e göre uygulaması çok daha zor olan bir bölümdü ve bize  daha net bir olay  örgüsü gerekiyordu. Öyle bir şey gerekiyordu ki ben, İrem ile Ulaş’ı tekrar karşılaştırmalıyım.  Öyle bir şey yapmalıyız ki seyirci onların bir araya gelmesini yeniden istemeli.

İrem Ulaş’ı her 10 yılda bir gelip test ediyor. Hikayenin tamamlanması için bize üçüncü bir karşılaşma ve üçüncü bir test daha gerekiyordu. Ulaş örneğin başta çok makul duruyor, bazı yaşananlar için “Yok canım daha küçüktük” diyor ama biraz kazıyınca, birisi erkeklik duygularına dokunduğu anda aslında bir adım dahi ilerleyemediğini görüyoruz. Ulaş, hala Erdinç’i arıyor, hala babasıyla ilgili çözmesi gereken sorunları var. Bu sahne 14-15 dakika sürüyor ve tekrar buluştukları, olayın patladığı ve karakterin düştüğü bir sahneye ihtiyaç vardı ve düğün bunun için çok uygun bir tercihti. Aceleyle ilgili olarak ise yok kesinlikle hiç aceleyle çekilmiş bir sahne değildi.

Ecem Şen: Acele derken acele çekilmesinden bahsetmiyorum,  climaxe götürmesi için hazırlanan bir kapsül gibiydi sanki.

Tunç Şahin: Evet evet, şöyle bir soru sorabiliriz orada. Bir günde o noktaya gider mi insan? Aslında dikkat ederseniz sonrasında o gecenin, Ulaş’ın üzerinde etkisi çok büyük. Ve bizim az önce de söylediğim gibi bir test sahnesine daha ihtiyacımız vardı.

Ve benim kafamdaki Ulaş gerçekten şapşal birisi. Düğün de benim için aslında hayatta hem evlenen kişi için hem de düğüne katılanlar için herkesin bir şekilde deneyimlediği bir sosyal test gibi. Ben düğün sahnelerini seyretmeyi de pek sevmiyorum aslında. Bu noktada biz ne yapsak diye düşünürken tekne düğünü çok açık alanda geçmesine rağmen çok klostrofobik bir ortam çünkü kaçmak istesen de kaçamayacaksın. O sahne benim için tutar zincirinin dışına çıkması gereken bir sahneydi. Filmin içinde tutarlı mı değil mi derseniz benim içime tamamen sinen bir sahne oldu.

Utku Ögetürk: Genel olarak konuşmanın bütününe baktığım zaman şu an çok mutlu bir yönetmen görüyorum karşımda. Ve bu işin en güzel tarafı da bu olsa gerek. 

Ecem Şen: O tatmin olmuşluğu görebiliyoruz.

Tunç Şahin: Örneğin hasta olan insana geçmiş olsun denir ya, evlenen insana mutluluklar denir. Yönetmen olduğunda ise sorulan soru “İçine sindi mi?” ve bu akıl almayacak bir durum. Sektörle hiç ilgisi olmayan biri çıkıp aynı soruyu soruyor. “İçine sindi mi?” “Sindiyse tamamdır o.” Bir T-shirt yaptırmayı düşündüm “Sindi” yazan. (Gülüşmeler) Çok uzun bir süreç  film yapmak, zaman içerisinde mutlaka alışıyorsun ve daha iyi geliyor gözüne. Benim de mutlaka yapacağım daha farklı şeyler vardır, vardı. Ama bir kısmı kayboldular gittiler kafamda ve bu son halini ben çok sevdim. Ve günün sonunda içime sindi mi? Evet ya, sindi.

Ecem Şen: Bu soruyu mutlaka sormak istiyorum, oldukça beğenilen iki de kısa metraj filminiz var. Kısa metraj ile uzun metraj çekmek arasında ne gibi farklılıklar var?

Tunç Şahin: 

Kısa metraj acayip güzel bir şey. En azından bu stres yok. Bu çok pahalı bir iş, birçok insanın kariyeri buna bağlı. Benim için de öyle, oyucu için de öyle, set çalışanları için de öyle. Çok fazla para yatırılıyor. Oysa kısa metrajda çok daha özgürsün. Kafandaki her şeyi gerçekleştirebiliyorsun. Ve ben uzun metrajdan kısa metraja dönülmez fikrine katılmıyorum. Ben kesinlikle tekrar kısa metraj çekerim. Ama uzun metraj da kişisel olarak insanı değiştiren bir proje. Örneğin benim 2014 yılım tamamen kayıp. 2014 yılım sadece Karışık Kaset üzerine kurulu. Kariyerinde 50 film çeken veya bir yıla üç film sığdıran yönetmenleri mutlaka dinlemek isterim.

Utku Ögetürk: Son olarak, yönetmenlik kariyeri size ayrı ve güzel bir yol çizecektir. Ancak, Bir Film sizin için çok değerli ve önemli. Bir Film de her geçen gün daha fazla sinemasevere ulaşmaya başladı. Şimdi iki ayrı yol, daha büyük hayaller. 

Tunç Şahin: Benim sinemayla ilgili girişim tamamen Bir Film kapsamında geçti. Ve hiçbir zaman Bir Film haricinde bir şey hayal etmedim. Bir Film dediğimiz şey de sonuçta vergi dairesine bağlı bir firma. Ama içindeki insanlarla birlikte bir vizyon paylaşmak ve içimizdeki sinema sevgisini paylaşmak… Biz oradaki herkesle aynı filmlere gittik, aynı filmleri beğendik, beraber büyüdük. Ben oranın bir parçasıyım ve her zaman öyle kalmak istiyorum. İrem Facebook’ta Cafe Film diye bir yer de çalışıyor gözüküyor ben de Bir Film’de çalışıyor gözükmekten çok mutluyum. Çok gururluyum.

Utku Ögetürk: Bu söyleşi için çok teşekkür ederiz. Umuyoruz ki, kariyeriniz için planladığınız için her şey gerçekleşir.

Tunç Şahin: Sizin hikayeniz de bizim hikayemize çok benziyor aslında. Ben teşekkür ederim.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi