Pazar günü yayınlanan final bölümüyle sona eren True Detective 2.  Sezon, geride oldukça fazla tartışma bıraktı. Peki, ilk sezonu ile altın çağını yaşayan dizi sektörünün en iyilerinden sayılan yapım, ikinci sezonunda neden aynı övgülerle karşılanmadı?

***Bu yazı True Detective 2. Sezonu ile ilgili keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içermektedir.***

Aslında bu değerlendirmede ilk sezona çok fazla değinmek istemiyordum, zira iki sezon arasında hikaye olarak neredeyse hiç bağlantı yok. Fakat bir yandan da yaratıcı yapımcı olarak Nic Pizzolatto’nun zaman zaman aynı doğrultuda ilerlediğini ve sadece referanslarını değiştirdiğini söyleyebilirim. Bu nedenle ilk sezona dair atıflarda bulunmaya karar verdim.

Eskiyi Parlatarak Sunma Fikri Bu Sefer Tutmadı mı?

True Detective, ilk sezonu ile antoloji yapısındaki dizilere öncü olabilecek bazı unsurlar içeriyordu. Son yıllarda iyice artan anti-kahraman anlatısını, Rust Cohle üzerinden empati sağlayarak fazlasıyla içselleştirmeyi başarmıştı. Karakterin nihilist ve varoluşçu felsefe ile olan ilişkisi üzerinden modern bireyin dünya üzerinde hissettiği çaresizlik ete kemiğe bürünüyordu. Woody Harrelson’ın canlandırdığı Marty ise oldukça klişe bir karakter olarak Cohle’un temsil ettiği her şeyin zıttıydı. Böylece Pizzolatto eski bir şeyi yeni biçimde söylemeyi başarıyordu. Bütün bu anlatıya ek olarak yönetmen Cary Fukunaga’nın estetik tercihleri ile hikaye, görsel bir tutarlılık ile birleşiyordu. Bütün bu övgülere karşın dizi aslında sanıldığının aksine oldukça az izleniyordu. Bu gidişatı değiştiren iki şey vardı: Matthew McConaughey’in yükselen oyunculuk grafiği ile rolün altından başarıyla kalkması ve dördüncü bölüme yerleştirilen plan sekansın, özellikle sosyal medyayı sallaması. Böylece True Detective sonradan açılarak akıllarda yer etti ve yılın en iyi işlerinden biri olarak kabul edildi.

true-detective-2-sezon-degerlendirmesi-colin-farrell-matthew-mcconaughey-filmloverss

True Detective 2. Sezon ise, eski bir şeyi yeni biçimde anlatma ruhunu devam ettirdi aslında. Pizzolatto’nun 70’li yılların kirli polislerinin yer aldığı neo-noir filmlere öykünen hikayesi, belki çok ilgi çekici değildi. Fakat Pizzolatto; karakterlerine bir ruh aşılamayı ve onlarla kurulacak empatiyi, bu sefer bir değil dört karakter üzerinden yaratmayı denedi. Sekiz bölümlük bir dizi çekiyorsanız, bunu gerçekleştirmenin oldukça zor olduğunu düşünmekte haklısınız. True Detective 2. Sezon da bu zorlukları fazlasıyla hissettirdi. Ray, Frank, Ani ve Paul dörtlüsünün hikayeleri her ne kadar paralel gitse de bazen bir karakterin unutulduğunu ve hatta onun da kendi çevresinin hikayeye pek yedirilemediğini hissettik. En büyük açıklardan biri, sosyal medyada dalga geçilen Stan konusuydu. Frank’in yardımcılarından biri olan Stan’in öldürülmesi, izleyicilerde “Stan de kim?” tepkisi yarattı zira karakterin adı dizide hiç geçmemişti. Hatta sonrasında Frank’in her bölümde Stan’den bahsetmesi gülünçlük katsayısını artırdı. Buna karşın merak duygusunu artırmadan öteye gitmeyen yan karakterlerin başarısızlığına rağmen dizi, ana karakterlerini ancak ikinci sezonun yarısından sonra hakkıyla işleyebildi. Zaten dörtlünün hikaye gereği yakınlaşmaları da bunu sağlayan bir unsurdu.

Karakterlerden bahsetmişken; yine ilk sezonun en çok eleştirilen unsurlarından biri, kadınların dizideki görünmezliğiydi. İlk sezonda Marty’nin eşi Maggie dışında tüm kadınlara fahişelik, delilik ya da ölü olmak gibi güzel (!) özellikler bahşedilmişti. Bu sıkışıklık, yeni sezonda Antigone Bezzerides karakterinin ön plana çıkmasıyla aşılmaya çalışıldı. Ani’nin erkeklerle yaşadığı sorunlar ve cinselliğe bakışı, geçmişi vs. oldukça özgün fikirler içeriyordu ve karakter her ne kadar zaman zaman daha çok erkek gibi davransa da, kendi ayakları üzerinde durmayı başaran bir kadın portresi çiziyordu. Zaten karaktere adını veren “Antigone” trajedisi üzerinden okumalar yapılması mümkündü. Son kertede Pizzolatto, hikayenin anahtarını Ray ve Frank’e vermeyi tercih ederek biraz hayal kırıklığı yaratsa da karanlıktan aydınlığa giden yolun kadınlardan geçeceği mesajını vermeyi de ihmal etmedi. Yine de benim düşüncem: Jordan, Betty, Erica ve gizemi son bölümde çözülen Felicia gibi yan karakterler daha iyi işlenebilirdi. Özellikle Jordan, sadık bir aşık rolünden daha fazlasını hak ediyordu. Erkek-kadın karakterlerden söz etmişken dizide cinsel kimlikler ve tercihler ön plandaydı. Örneğin; Paul’ün bir eşcinsel olması, hikayede önemli kırılmalara neden oldu. Aynı biçimde bu kimliğe dışarıdan bakışın ne kadar olumsuz olduğunun işlenmesi de takdir edilecek bir durumdu. Fakat hikayenin temelinin iktidarsız karakterler üzerinden kurulması ve bunun sürekli gözümüze sokulması oldukça banal bir tercihti. Sanıyorum, izleyicilerin büyük çoğunluğunu diziden soğutan ilk bölümler, bu sıkıntıdan muzdaripti ve neyse ki bu vurgu zamanla arka plana atıldı.

true-detective-2-sezon-rachel-mcadams-filmloverss

Pizzolatto Bu Kez Yalnız Başına!

Dizi, hikaye anlatımı bakımından ilk sezondan farklı bir yol izledi. İlk sezonda katilin kim olduğu sorusu neredeyse ikinci plana atılırken karakter psikolojisine daha ağırlık verilmişti. Bu sezonda ise olay örgüsü daha ön plandaydı ve karakterler de olayların akışına göre biçimlendiler. Az önce söz ettiğim gibi dört karakterin bu açıdan işlenmesi, izleyici için yorucu bir deneyim olsa da sınırların zorlanması açısından başarılıydı. Hikaye anlatımının farkılılığına rağmen Pizzolatto’nun gizemlerle dolu hikayeyi çözmesi için izleyicilere küçük yemler atması yine oldukça keyifliydi. Sahnelerin içine saklanan sırların varlığından, ancak birinci sezonun sonlarında haberdar olabilmiştik. Bunun en büyük kanıtı “Notice King” yazısının gizlenmesiydi. Bu sezon diziyi izlemeye biraz daha bilinçli başladık ve geleneğin sürdüğünü gördük. Yunan ve Mısır mitolojilerinin yanı sıra, kara filmin ve neo-noir’in altın çağından filmlere yapılan göndermeler de çok barizdi. Detective Story, Chinatown, The French Connection, Bring Me The Head of Alfredo Garcia gibi birçok film gözümüzün önünden geçerken, hikaye Los Angeles İsyanı gibi gerçek olaylara bağlanarak zenginleştiriliyordu. Yine de Pizzolatto’nun bu ayrıntıları aşırı biçimde vurguladığını ve görünür kılmak için uğraştığını söyleyebilirim. Biraz da ilk sezondaki ayrıntıları izleyicinin geç fark etmesinden olacak, ne kadar zeki ve entelektüel bir yazar olduğunu göstermek istemiş olabilir. İlk sezonda çocukluğunun geçtiği Louisiana’yı mesken edinirken bu sefer oldukça fazla araştırma yapmak durumunda kalmış gibiydi ve bu nedenle referansları oldukça artmıştı. Yine de yazarın “Galveston” romanını (Saklan, Kaç, Vur ismiyle Türkçeleştirildi ve Okuyan Us Yayınları’ndan çıktı) düşündüğümüzde Ray Velcoro ile bu romanın kahramanı Roy Cady arasında bağlantılar kurmak mümkündü. Bir bakıma Pizzolatto, Galveston’daki anlatımının çok daha üstüne çıkmayı başardı. Yazarın birince sezonda Thomas Ligotti’nin eserlerinden intihal yaptığı ve bazı diyalogları olduğu gibi diziye eklediği iddiası sıcaklığını koruyor. İşin ilginç tarafı bu iddialar, oldukça inandırıcı deliller içeriyor. Bu açıdan Pizzolatto’nun ikinci sezonda daha olgun bir işe imza attığını itiraf etmek lazım. Gerçi ikinci sezonda, ilk sezondan intihal yaptığı iddiaları da yok değil!

true-detective-2-sezon-degerlendirmesi-1-filmloverss

Gelelim dizinin verdiği mesaja ve temalara. Sezon başlamadan önce dizinin “Amerikan ulaşım sisteminin okült tarihini ele alacağını” söyleyen Pizzolatto, sonrasında bunun bir şaka olduğunu belirtse de ayrı ayrı baktığımızda ulaşım sisteminin sadece konu itibarıyla kullanıldığını, okült tarihin de yerli yerinde olduğunu gördük. Bu açıdan ilk sezonu hatırlatan bazı ortak tercihler mevcuttu; gizli örgütler, önderler, tecavüzcüler, şiddet ve hunharca işlenen cinayetler yine karşımıza çıktı. Uzun vadede ise yaşanan yozlaşma, kanunun işlevsizleşmesi, polislerin amaçlarından saparak kendi çıkarları için çalışmaları vb. gibi konulara çok yeni bir söylem getirilemedi. İnsanın doğası ve kötülüğü gibi mevzular çok fazla derinleştirilemedi. Fakat belirttiğim gibi hikayenin olay odaklı olması da bunu etkileyen bir faktördü. Final bölümünde Ani’nin, etrafımızda olan bitenin farkında olmamız yönünde verdiği mesaj ise Türkiye’de yaşayan bizler için fazla iyimser olsa gerek. Bazı şeylerin farkında olsak bile her şey o kadar absürt ki, siz bir şey yapmadan başka bir engelle karşılaşmanız çok olası! İşin yolsuzluk kısmına hiç girmiyorum bile…

Oyunculuklar Yine Beklentilerin Üstündeydi

Dizinin çok eleştirilen kısımlarından biri de oyunculuk kısmıydı ama bence parlak performanslar izledik. Frank dizide en iyi işlenen karakterlerdendi ve Vince Vaughn, iyice düşüşe geçen oyunculuk kariyerini bir nebze kurtarmış gibiydi. Her an ne yapacağını bilemediğimiz bir karakteri iyi canlandırdı. Velcoro’nun genizden konuşma hali neredeyse karakteri Leonard Cohen’in seslendirdiğini düşünmeme neden olsa da, Colin Farrell’ın performansı eleştirilerin aksine başarılıydı. Gerçi ben Farrell’ın kariyerinde 2-3 film dışında çok fazla hata yapmadığını düşünüyorum, rüştünü ispat etmiş bir isim olarak kaliteli yapımlarda kendisini görmeyi devam ederiz. Rachel McAdams, kadınlara bakışı konusunda adı kötüye çıkmış olan dizinin itibarını biraz olsun kurtarmayı başardı ve sonlara doğru senaryonun azizliğine uğrasa da güçlü bir performans sundu. Son olarak Taylor Kitsch… Her ne kadar Paul rolünde pek etkileyici bir başlangıç yapamasa da en çok değişen ve bu yolda çaba gösteren karakter olarak rolünün hakkını verdi. Belki de ölümünden dolayı en çok üzüldüğümüz karakteri canlandırdı çünkü gerçekten yeni başlangıçlara en çok ihtiyaç duyan isimdi.

True Detective 2. Sezon: Daha İyisi Gelene Kadar…

Sonuç olarak; bana göre True Detective’in ilk sezonu da, ikincisi de mükemmel değillerdi. En azından ikinci sezonda, Pizzolatto’nun biraz daha kendi ayakları üstünde durmaya çalıştığını ve gelen eleştirilere karşın, dizinin son bölümüne kadar merak duygusunu vermeyi başardığını düşünüyorum. Hikaye ve kurgu zaman zaman çok dağıldı fakat karakterlerle bağ kurmayı başardık ve referanslarını iyi kullanan dizi, entelektüel seviyede belirli bir doygunluk sağladı. True Detective’in üçüncü sezonunu görebilecek miyiz, bu sorunun cevabı henüz bir muamma. Pizzolatto’nun gelen eleştirilere kulak tıkamaması ve agresifliğini bir nebze azaltması, daha iyi işler çıkarmasını sağlayacaktır.

  • Şehnaz Rizeli

    Ne güzel, ne objektif bir kritik 🙂 Büyük çoğunluğuna katılıyorum yazınızdaki hususların… İlk sezon mükemmele oldukça yakındı’da uzlaşır mısınız diye sorasım var bu arada :)))

    Kaleminize sağlık… Teşekkürler… Bu arada Filmloverss da hârika… Kutluyorum 🙂

  • Hoosierr

    Her cümlesine katıldığım bir yazi olmuş dizinin 2 sezonu da senaryo acisindan sıkıntıliydi ilk sezon rust gibi bir karaktere sırtını dayamasi diziyi bu noktalara getiren sey ve bu da yönetmen ve Matthew un başarısı nic show mu yapmak istemis diye de düşündüm 8 sezonluk hikayede 4 ana karakterle çıkınca

  • Dilek

    Her cümlesine katıldığım muhteşem bi kritik ve bakış açısı. Çok teşekkürler, kolay gelsin.

  • serhat

    Baştan sona keyifle okudum. “evet ben de aynen böyle düşünmüştüm!” dediğim çok cümle vardı. Yazarını tebrik ederim.
    True Detective çerezlik bir dizi değil. Aman hadi oturayım da kafamı dağıtayım bir saatliğine diyenler bu diziyi izlemiyor. Birazcık beynimizi kullanmak gerekiyor. Bunu günümüzde yapan insan sayısı ender olduğundan da diziyi izleyen, beğenen sayısı kimseyi şaşırtmamalı.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi