***Bu yazı True Detective 2. Sezon 1. Bölümüyle ilgili keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içermektedir.***

Giriş

2000 sonrası televizyon yayıncılığı için sıklıkla kullanılan terimlerden biri “Altın Çağ”dır. Hollywood’un yaratıcılık krizine girdiği ve dijital teknolojilerin gelişimiyle küçük ekranların hayatımızın her alanını kapladığı bu dönemde televizyon da 1950’ler ve 60’lardaki zirvesine geri dönmeye başladı. Tabii bu gelişimde internetin payı da yadsınamaz; televizyonlar ile bilgisayarların bir araya gelmesi, geleneksel izleme pratiklerinin yeni medya araçları üzerinden de sürmesini sağladı.

Altın Çağ’ın başlangıcı The Sopranos ve The Wire dizilerine –kimilerine göre Buffy The Vampire Slayer– dayandırılırken sonrasında gelen Lost, Mad Men, Breaking Bad gibi yapımlar kendi efsanelerini yarattılar. Son yıllarda ise Game of Thrones, The Walking Dead gibi dizilerin yanı sıra bir de işlerini sessizce yapan ve fısıltı gazetesinin katkılarıyla efsaneleşmiş diziler var. Bunlardan biri de, geçen yıl çok konuşulan True Detective oldu.

İlk Sezonun Başarısıyla Beklentiler Tavan Yaptı

İtalyan asıllı Amerikalı kısa öykü yazarı ve akademisyen Nic Pizzolatto’nun yarattığı ve yazdığı True Detective, bir antoloji olarak düşünülmüştü. Yani tek sezonluk bir hikaye ve karakterler yaratılmıştı. Bu hikaye, kağıt üstünde oldukça klasik duruyordu: Uyumsuz iki dedektif, bir cinayet davasını çözmeye çalışacaklardı. Fakat dizi bunun çok ötesine geçti. Rust Cohle (Matthew McConaughey) ve Marty Hart (Woody Harrelson), sadece zıt kutuplar olmaktan öte kanlı canlı karakterlerdi. Özellikle nihilist felsefeden esintiler taşıyan Cohle karakteri için McConaughey tam 450 sayfalık bir karakter analizi hazırlamıştı. Yenilikçi yönetmen Cary Fukunaga’nın stilistik yönetmenliği, Adam Arkapaw’ın -diziden sonra Fassbender’in Macbeth’ine terfi etti- Louisiana’nın uçsuz bucaksız arazilerini tekinsiz yansıtan görüntü çalışması ve görünenin ötesinde inanılmaz bir sembolizme dayanan bir anlatı vardı. Yeri geldiğinde dramaya, yeri geldiğinde ise doğaüstü korku türüne kayan senaryo ile dizinin ilk sezonu tam bir başarıydı. 10 milyonu geçen izleyici sayısıyla HBO’nun da 2001’den bu yana en büyük başarısı oldu.

Dizinin ikinci sezonunun yeni konu ve karakterler ile devam edeceği belliydi. Antoloji tarzının avantajları ve dezavantajları vardır: Her seferinde yeni başlangıçlar yapabilmek ve eski hataları düzeltmek bir avantaj, izleyicilerin alıştıkları –ve hatta bu dizi özelinde yücelttikleri- karakterlerden kopuş ve yeni karakterleri, yeni mekanlar içerisinde anlatmaya çalışmak ise bir dezavantajdır. Yine de avantajların ağır bastığını düşünüyorum, çünkü ilk sezonun sonunda bence Cohle ve Hart ile işimiz bitmişti. Dizideki spiral sembolü gibi tam bir döngüye ulaşmıştık. İkinci sezon için Colin Farrell, Vince Vaughn, Rachel McAdams ve Taylor Kitsch gibi isimlerin yanı sıra yönetmenlik için Hızlı ve Öfkeli serisinden tanıdığımız Justin Lin’in tercih edilmesi bazı şüphelere yol açtı. Yönetmen konusunda bu şüphelere katılmakla birlikte oyuncular konusunda çok da endişe duymamıştım; zira başta Farrell olmak üzere oyunculuk açısından kendisini kanıtlamış bir kadro vardı. Bence asıl endişe, Pizzolatto’nun Cohle gibi bir karakter yaratıp yaratamayacağıydı ve Farrell’ın bıyıkları önümüzü görmemizi engelliyordu.

Yeni Sezon Yeni Acılar

İkinci sezonun ilk bölümü olan “The Western Book of the Dead” ile yeni bir yapım ekibine, oyunculara, mekanlara ve intro’ya “merhaba” dedik. Sonuncusundan başlamak gerekirse; ilk tepkimin çok olumlu olmadığını söyleyebilirim. İlk sezona damga vuran The Handsome Family’nin “Far From Any Road”u melodik bir country şarkısı olarak diziye melankolik bir hava katıyordu. Diziye bu sefer Leonard Cohen ustanın tok sesiyle söylediği “Nevermind” ile başlıyoruz. Şarkının sözleri ilk bölümden yakaladığımız kadarıyla hikaye ve karakterler ile oldukça uyumlu. Karşımızda geçmiş hayatlarının enkazında yaşamaya devam eden insanlar var ve bu geçmişi arkalarında bırakmaya çalışsalar da tek yapabildikleri bunu gizlemek. Yine de Alt-J’nin Tessellate’inin eşlik ettiği, şu resmi olmayan açılışı tercih ederdim.

İlk bölümde dört ana karakter ile tanıştık. Polis memuru Ray Velcoro (Colin Farrell), geçmişinde büyük acılar saklı bir adam. Tecavüze uğrayan eşi hamile kalıyor ve Ray, kendisinden olmayan bu çocuğa bakmasına karşın eşi tarafından terk ediliyor. Yine bu olayların hemen ertesinde bir diğer önemli karakterimiz Frank Semyon (Vince Vaughn) ile tanışıyor. Frank; kirli ilişkilere sahip bir girişimci ve Ray’e, eşine tecavüz eden adamı bulmak konusunda yardımcı oluyor. İkili arasında sonradan karşılıklı bir çıkar ilişkisi gelişiyor ve günümüze kadar sürüyor. Suç Araştırma Departmanı’nda şerif olan Ani Bezzerides (Rachel McAdams) -akıllara ünlü film-noir senaryo yazarı A.I. Bezzerides gelse de Pizzolatto bu bağlantıyı yalanlıyor– ise yine geçmişin harabeleri içerisinde kendisine yaşam kuramayan karakterlerden biri. Annesi babasını terk etmiş -intihar olması da muhtemel-, babası ise kendisini mistisizmin kucağına bırakmış. Kız kardeşi ise para karşılığında webcamde canlı seks yaparak yaşamını sürdürüyor. Ani’nin özel hayatının da pek iyi gitmediğini görüyoruz; bir kez evlenmiş ve boşanmış, birkaç tane de ilerlemeyen ilişkisi olmuş. Son karakterimiz ise savaş gazisi olduğunu düşündüğümüz –The Black Mountain operasyonundan bahsediliyor fakat henüz bir ayrıntı yok. Orta Doğu’yu çağrıştırmıyor desek yalan olur-, şimdinin otoyol polisi Paul Woodrugh (Taylor Kitsch). Her ne yaşadıysa bunu atlatamamış, intiharın eşiğinden dönen bir karakter ve bu açıdan Ray ve Ani ile oldukça fazla ortak yönleri var.

İlk bölümün temelinde ise büyük bir proje ve bir kayıp vakası bulunuyor. Semyon’un kirli ilişkileri o kadar genişlemiş ki, Kaliforniya’nın merkezinden geçecek bir tren projesinin içerisinde yer alıyor. Proje bölgesindeki arazilerin holdinglere satışı ile yüklü miktarda para kazanılması hedefleniyor. Bu uğurda, belediye aleyhine yazılar yazan bir gazetecinin Ray tarafından susturulduğuna şahit oluyoruz. Fakat belediye başkanı Ben Caspere’nin zamansız ortadan kayboluşu ile işler sarpa sarmaya başlıyor. Semyon’un Doğu Avrupalı ortağı Osip’in işleri ağırdan almaya başlaması, ikili arasında bir gerginlik doğuruyor. İlerleyen bölümlerde bu gerginliğin şiddete dönüşmesi kaçınılmaz gibi.

Erkekler Bildiğiniz Gibi, Peki Ya Kadınlar?

Şiddet demişken; ilk sezonda olduğu gibi bu sezonda da erkek şiddetinin ön plana çıktığı bir hikayeyle karşı karşıya kalmamız muhtemel. Bu şiddetin arkasında ise yine erkeklerin iktidarsızlığı yatmakta. Makro boyutlarda kirli ve acımasız düzeni simgeleyenlerin –devlet, mafya, kolluk güçleri- mikro iktidarı gerçekleştiremediklerini ve eksik olduklarını görüyoruz. Ray’in çocukluğundan bahsettiği 5-10 saniyelik bölümde bile hayallerinin gerçekleşmediğine ve bunun nedenlerinden birinin de Amerikan rüyasının bir yanılsamadan ibaret olmasına dayandığını görüyoruz. (Artık astronotlar Ay’a bile gitmiyorlar, bugünlerde gidip gitmedikleri bile yeniden tartışılıyor.) Günümüzdeki yaşantısında ise ancak, oğlu Chad’in diğer çocuklardan şiddet görmesi durumunda kendisini bir aileye ait hissetme durumu var. Yüz yüze iletişim yerine bir kayıt cihazı ile oğluna mesajlar gönderen Ray’in kaybeden imajının ne yöne gideceği merak konusu.

Bir diğer iktidarsız karakterimiz ise Paul. Cinsel ilişki için gizlice ilaç alan ve dizinin başında tanık olduğumuz biçimde hiçbir teklife de hayır demeyen Paul’ün, bu yolda kayıp bir genç kızı alıkoyduğunu da görüyoruz. Ani ise erkek dünyasının içine düşmüş ve etik kurallarını bu dünya içerisinde şekillendirmiş gibi görünse de bahsettiğim aile ilişkilerinden dolayı oldukça kırılgan bir yapıya sahip. Babasının nihilizmi ve kardeşinin gerçek hayattan kopuşu, bir bakıma onun da sorunlarının daha görünür kılınmasına neden oluyor. Fakat isminin kökeninin Antigone olduğunu düşünürsek Ani’nin diziye yön verecek karakterlerden biri olacağını öngörebiliriz. Zira Sofokles’in ünlü tragedyasında krala karşı gelme cesareti gösteren, siyasal direnişin başlangıç noktalarından sayılan ve bunu hayatı pahasına yapan Antigone’nin söyleyecek çok sözü olmalı.

Dizinin ilk sezonunda kadın karakterlerin neredeyse görünmez kılınması ya da erkeğe tabi olması çokça eleştirilmişti. Marty’nin eşi Maggie dışında baş kadın karakter göremediğimiz gibi o da çilekeş eş portresi çizmişti. Onun dışında ise öldürülen, fuhuşa sürüklenmiş ya da çıldırmış kadın karakterlere rastlamıştık. Bu sefer karakter gelişimine oldukça açık bir Ani varken, Pizzolato’nun bu şansı ona tanımış olduğuna umalım. Aynı şekilde Frank’in kız arkadaşı Jordan’ın da aynı yolda ilerleyebileceği iddia edilebilir ama bu yolda iki engel görünüyor: İlki Jordan’ın, J.C. Chandor filmi A Most Violent Year’da yer alan Anna Morales’i andırması. Jessica Chastain’in canlandırdığı Anna, daha çok başarılı erkeğin arkasındaki kadın imajı çiziyordu. Jordan’da yeri geldiğinde Frank’i iten ya da onu dengeleyen bir karaktere benziyor. Yani “Frank nereye Jordan oraya” diyebiliriz. İkinci neden ise Jordan’ın sadece 5 bölümde yer alacak olması. Bunun nedeni ikincil bir karakter olarak çizilmesi mi yoksa başına bir şeyler olacak gelmesi mi, şu an için bilmiyoruz. Fakat acı hikayelerle dolu olan dizinin daha fazla acı yaratacağı muhakkak.

Doğaüstü Unsurlardan Neo-Noir’e Geçiş

Hikayenin geçtiği Los Angeles’a bağlı Vinci ise hayali bir şehir olarak karşımıza çıkıyor. Açıkçası günümüz sanayi kentlerinden çok bir farkı yok, ilk bölümde de sık sık helikopter çekimleri ile büyük enerji santrallerini, örümcek ağını andıran yolları –Enemy’e selam olsun- ve keşlerin cirit attığı banliyöleri gördük. İlk iki bölümün yönetmenliğini üstlenen Justin Lin’in ilk bölümdeki etkisinin sınırlı kaldığını söyleyebilirim. Fukunaga’nın aksine memur yönetmen anlayışı ile ilk bölümü kotarmış. Bir diğer açıdan bakarsak alıştığımız True Detective temposunun korunduğu görülüyor. Yani Hızlı ve Öfkeli’den eser yok. Olayların Kaliforniya’da geçmesi nedeniyle bir kez daha, ya hayat kadınlığı rolü biçilen ya da ikincil işlerde çalışmak durumunda kalan göçmen kadınlara tanıklık ettik. Ana karakterlerden çok, Osip özelinde doğu mafyasının ve göçmen karakterlerin nasıl konumlandırılacağını merak ediyorum. Çünkü hepimiz klişe tiplemelerden çok sıkıldık diye düşünüyorum. Pizzolatto’nun Louisiana’da doğup büyüdüğü düşünülürse ilk sezonun o bölgede geçmesi büyük bir avantaj yaratmıştı. Katolik bir ailede büyüyen; şiddet, alkol ve fanatik dini tarikatların ortasında bir çocukluk geçirdiğini söyleyen Pizzolatto, bu bölgeyi anlatmak için ekstra bir çabaya ihtiyaç duymamıştı. Fakat yazarımız, bu sefer deplasmanda ve esin kaynakları ne olacak merak konusu. İlk izlenimler kara film estetiğini ödünç alan ama bunu stilize bir şiddet ile besleyen neo-noir’e kayıldığı yönünde. Görüntü yönetmenliği görevini Adam Arkapaw’dan devralan Nigel Bluck’u, Handsome Harry ve Son of A Gun gibi filmlerden tanıyoruz. Bölgenin konumundan kaynaklanan sıcak atmosferi yansıtan sarı ve kirli ilişkilerin ve iç mekanların donukluğunu yansıtan mavi renk tonlarının zıtlığı ile Steven Soderbergh’in Traffic’ini hatırlatan Bluck, aynı zamanda yakın plan çekimleri ile karakterlerin psikolojilerini daha yakından hissetmemizi sağlıyor. İlerleyen bölümlerde bize ne gibi sürprizler hazırladığını göreceğiz.

True Detective 2. Sezon: In Pizzolatto We Trust

True Detective; ikinci sezonunun ilk bölümüyle, geçen sezon yarattığı heyecanı yaratamamış gibi görünüyor. Fakat Pizzolatto’ya şans vermek gerekiyor çünkü izlediğimiz bir antoloji ve eksik parçalar tamamlandıkça karmaşık hale gelecek olan ilişkilerin vereceği haz artacaktır. Bu noktada en önemli unsur karakter gelişimleri olacak. 2000’lerden sonra Amerikan dizi sektörüne damga vuran anti-kahraman anlayışı; o eski iyi yürekli Amerikalı kahramanların yerine çoğu zaman kendisini düşünen, izleyicinin karanlık yönlerini dürterek boşaltım sağlayan karakterleri getirmişti. Son zamanlarda ise izleyicinin daha çok empati kurabileceği karakterlere doğru bir yönelme olduğunu görüyoruz. Nasıl geçen sezon Cohle; tüm sorunlu kişiliğine rağmen felsefesi sayesinde izleyici ile bağ kurmuştu, bu sezon da karakterlere birkaç bölüm şans tanımak gerekiyor. Hem zaten Ani’nin babasının söyledikleri de, bu felsefi bağlantının şekillenmesi yönünde önemli bir adım:

Bugünkü alıştırmanız, dünyayı anlamsız bir yer olarak fark etmeniz ve Tanrı’nın anlamsız bir dünya yaratmadığını anlamak. İki fikri de inkâr edilemez ve eşit olarak düşünün, çünkü artık böyle yaşamalıyız. İnsanlığın son devrindeyiz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi