Paula Hawkins’in aynı adlı çok satan romanından uyarlanan The Girl on the Train – Trendeki Kız bu hafta nihayet gösterime giriyor. 2011 yapımı The Help filminden hatırladığımız Taylor Tate’in yönettiği filmin oyuncu kadrosunda Emily Blunt, Halet Bennett, Rebecca Ferguson, Justin Theroux ve Luke Evans var. Yılın merakla beklenen uyarlamalarından biri olan ve kitabın gördüğü ilgiden dolayı gişede de ilgiyle karşılanacağı kaçınılmaz olan film seyirciye, klasik anlatıma yakın duran, Hitchcockvari bir gerilim sunuyor.

Filmimizin kahramanı her gün evden işe gidiyorum diyerek çıkan, trenle şehir merkezine giden, sonra aynı trenle evine giden alkolik Rachel. Rachel’ın anlatıcı olarak başladığı hikaye daha sonra Megan ve Anna adlı iki kadının daha aramıza katılmasıyla dallanıp budaklanıyor ve bu üç kadının hayatları etrafında şekilleniyor. Rachel seyirciyle konuştukça filmin merkezinde neden bir banliyö treni olduğunu ve neden sürekli sarhoş ve kelimenin tam anlamıyla bitik bir kahramanımız olduğunu anlamaya başlıyoruz yavaş yavaş. Kocası Tom’la New York’un huzurlu banliyölerinden birinde, huzurlu bir hayatı olan Rachel çocuk sahibi olmayı deneyip bunu bir türlü başaramamış ve bu mutsuzluk onu alkole sürüklemiştir. Tom tarafından aldatılan Rachel bu yetmiyormuş gibi onun yeniden evlendiğini ve bu kez mutlu bir hayat kurarak çocuk sahibi olduğunu izlemeye mahkum olur. Her sabah bindiği, her akşam evine döndüğü tren bu yeniden kurulan mutlu yuvanın önünden geçmekte ve Rachel’a kaybettiği hayatı anımsanmaktadır. Eski evinin hemen yanındaki bir diğer evde yaşayan Megan ve Scott çiftini de uzaktan gözetlemektedir, emin olmamasına rağmen onların da ideal bir çift olduğuna ve mutlu bir ilişkiye sahip olduklarına inandırmıştır kendini. Günlerini Tom-Anna ve Megan-Scott çiftlerini izlemekle geçiren ve her geçen gün biraz daha batağa saplanan Rachel’ın hayatı Megan’ın ortadan kayboluşuyla tekrar yön değiştirecektir. Çünkü öğrenmesi gereken sadece onun nerede olduğu değildir. Aynı gecenin sabahında kendini yüzü gözü kanlar içinde uyanmış bir şekilde bulur ve hatırladığı en son şey Megan’a “pis fahişe” diye bağırıp arkasından gittiğidir. Film bu noktadan sonra Rachel’ın takıntılı bir şekilde Megan’ı bulmaya çalışmasının, hem etrafındaki erkeklerin hem de kendi zihninin ona oynadığı oyunlar yüzünden yaşadığı çalkantıların etrafında şekillenir.

Trendeki Kız – The Girl on The Train:Raydan Çıkan Hayatlar

Seyirciyi tıpkı Hitchcock başyapıtı Rear Window / Arka Pencere gibi gözetleyen konumuna yerleştiren; bunu yaparken kendine fon olarak bir tren vagonu ve onun camlarına yansıyan sakin, steril, albenili banliyö hayatlarını seçen yönetmen filmin gizem ve şüphe duygusunu seyirciye karakterlerin değişken ve güvenilmez oluşuyla sağlamaya çalışıyor. Birden fazla sese, yani anlatıcıya sahip filmde Rachel baştan sona dengesiz ve konumu yüzünden şüphe altındayken kurban olarak gördüğümüz diğer kadınlar hikayenin akışı boyunca gösterdikleri değişimle seyirciyi asıl şaşırtanlar olarak öne çıkıyorlar. Rachel, Megan ve Anna arasındaki grift ve kökleri eskiye dayanan ilişkiyi tıpkı romanda olduğu gibi geri dönüşlerle öğreniyoruz. “Tesadüfün de bu kadarı olur mu!” diye izlediğimiz her şeyin makul (en azından kahramanlarımız için makul) açıklamalarıyla karşılaştıkça çözülmesini beklediğimiz düğüm daha da karmaşıklaşıyor. Aslında bu da türe alışkın seyirci için büyük bir sürpriz değil zira seyirciyi ters köşe yapmasını beklediğimiz her hamle “Seyirciyi ters köşe yapmak isteyen hamleyim.” diye bağırıyor. Geri dönüşlerle ve herbir karakterin gözünden farklı şekillerle kurgulanan hikaye bu tür bir “thriller /kara film” denemesi için gayet yerli yerinde bir seçim olsa da filmin kurgusundaki aksaklık anlatımda da aksamaya ve seyircinin kafasının çok da tercih edilmeyecek bir şekilde karışmasına sebep oluyor.

Roman uyarlamalarının yönetmenleri birçok açıdan zorladığı bildiğimiz bir gerçek. Yazıdaki derinliği seyirciye aktarırken filmi izleyiciyi sıkacak kadar uzatmamak mecburiyeti çoğu zaman senaryonun derinliğini azaltan en önemli faktörlerden biri haline geliyor. Trendeki Kız birçok açıdan aslına sadık bir uyarlama gibi görünse de karakterlerin davranışları altında yatan motivasyonu ortaya koymakta sorun yaşıyor. Özellikle filmin erkek karakterlerinin ve onların bu üç kadının hayatında açacağı yaraların ağırlığına tam anlamıyla hakim olamıyoruz. Megan’ın hem bir arzu nesnesi oluşu hem de ortadan kayboluşuyla herkesin hayatını değiştirişi de tüm flashback sahnelerine rağmen istediği etkiyi yaratmakta eksik kalmış.

Gördüklerimiz ve gerçekte olanlar arasındaki farklar üzerine; özellikle de dışarıdan mükemmel gözüken hayatların nasıl yalanlar üzerine kurulu olduğuna dair söyleyecekleri var Trendeki Kız’ın. Kendi kırılışı ve hayatının adeta raydan çıkan bir tren gibi tepetaklak oluşunun bu yalanlara ve kırılganlığa bağlı olduğunu anlıyor Rachel çıktığı yolculukta. Hep aynı yere gidip-gelmesine ve rotasının hiç değişmemesine rağmen. Çünkü gerçek zaten gözünün önünde ve sadece o görmemeyi seçtiği için saklı kalmış durumda. Çoğu zaman içsel yolculuklarımızın metaforu olan tren yolculuğu imgesi Trendeki Kız’da kendi içimizden geçip başkalarını görmeyi, başkalarının gözündeki yansımamızda karşılaştıklarımızı anlatıyor. Emily Blunt’ın müthiş bir inandırıcılıkla perdeye yansıttığı Rachel performansı filmin en büyük artısı. Anlattığı karanlık hikayeyi filmin geneline yaymayı ustalıkla sağlayamayan yönetmen, yaratmak istediği atmosferi kamerasını Blunt’ın yüzünden neredeyse hiç çekmeyerek sağlamaya çalışmış adeta. Blunt’ın kusursuz oyunculuğu da buna bir hayli yardımcı olmuş. Romanı okuyanlar nasıl bir uyarlama olduğunu görmek için, okumayanlarsa son yılların en beğenilen çok satanı hakkında fikir sahibi olmak için izleyebilirler. Emily Blunt’ın performansı bile yeterli olacaktır belki de sinemaya gitmeye. İyi seyirler.

Paula Hawkins’in aynı adlı çok satan romanından uyarlanan The Girl on the Train - Trendeki Kız bu hafta nihayet gösterime giriyor. 2011 yapımı The Help filminden hatırladığımız Taylor Tate’in yönettiği filmin oyuncu kadrosunda Emily Blunt, Halet Bennett, Rebecca Ferguson, Justin Theroux ve Luke Evans var. Yılın merakla beklenen uyarlamalarından biri olan ve kitabın gördüğü ilgiden dolayı gişede de ilgiyle karşılanacağı kaçınılmaz olan film seyirciye, klasik anlatıma yakın duran, Hitchcockvari bir gerilim sunuyor. Filmimizin kahramanı her gün evden işe gidiyorum diyerek çıkan, trenle şehir merkezine giden, sonra aynı trenle evine giden alkolik Rachel. Rachel’ın anlatıcı olarak başladığı hikaye daha sonra Megan ve Anna adlı iki kadının daha aramıza katılmasıyla dallanıp budaklanıyor ve bu üç kadının hayatları etrafında şekilleniyor. Rachel seyirciyle konuştukça filmin merkezinde neden bir banliyö treni olduğunu ve neden sürekli sarhoş ve kelimenin tam anlamıyla bitik bir kahramanımız olduğunu anlamaya başlıyoruz yavaş yavaş. Kocası Tom’la New York’un huzurlu banliyölerinden birinde, huzurlu bir hayatı olan Rachel çocuk sahibi olmayı deneyip bunu bir türlü başaramamış ve bu mutsuzluk onu alkole sürüklemiştir. Tom tarafından aldatılan Rachel bu yetmiyormuş gibi onun yeniden evlendiğini ve bu kez mutlu bir hayat kurarak çocuk sahibi olduğunu izlemeye mahkum olur. Her sabah bindiği, her akşam evine döndüğü tren bu yeniden kurulan mutlu yuvanın önünden geçmekte ve Rachel’a kaybettiği hayatı anımsanmaktadır. Eski evinin hemen yanındaki bir diğer evde yaşayan Megan ve Scott çiftini de uzaktan gözetlemektedir, emin olmamasına rağmen onların da ideal bir çift olduğuna ve mutlu bir ilişkiye sahip olduklarına inandırmıştır kendini. Günlerini Tom-Anna ve Megan-Scott çiftlerini izlemekle geçiren ve her geçen gün biraz daha batağa saplanan Rachel’ın hayatı Megan’ın ortadan kayboluşuyla tekrar yön değiştirecektir. Çünkü öğrenmesi gereken sadece onun nerede olduğu değildir. Aynı gecenin sabahında kendini yüzü gözü kanlar içinde uyanmış bir şekilde bulur ve hatırladığı en son şey Megan’a “pis fahişe” diye bağırıp arkasından gittiğidir. Film bu noktadan sonra Rachel’ın takıntılı bir şekilde Megan’ı bulmaya çalışmasının, hem etrafındaki erkeklerin hem de kendi zihninin ona oynadığı oyunlar yüzünden yaşadığı çalkantıların etrafında şekillenir. Trendeki Kız - The Girl on The Train:Raydan Çıkan Hayatlar Seyirciyi tıpkı Hitchcock başyapıtı Rear Window / Arka Pencere gibi gözetleyen konumuna yerleştiren; bunu yaparken kendine fon olarak bir tren vagonu ve onun camlarına yansıyan sakin, steril, albenili banliyö hayatlarını seçen yönetmen filmin gizem ve şüphe duygusunu seyirciye karakterlerin değişken ve güvenilmez oluşuyla sağlamaya çalışıyor. Birden fazla sese, yani anlatıcıya sahip filmde Rachel baştan sona dengesiz ve konumu yüzünden şüphe altındayken kurban olarak gördüğümüz diğer kadınlar hikayenin akışı boyunca gösterdikleri değişimle seyirciyi asıl şaşırtanlar olarak öne çıkıyorlar. Rachel, Megan ve Anna arasındaki grift ve kökleri eskiye dayanan ilişkiyi tıpkı romanda olduğu gibi geri dönüşlerle öğreniyoruz. “Tesadüfün de bu kadarı olur mu!” diye izlediğimiz her şeyin makul (en azından kahramanlarımız için makul) açıklamalarıyla karşılaştıkça çözülmesini beklediğimiz düğüm daha da karmaşıklaşıyor. Aslında bu da türe alışkın seyirci için büyük bir sürpriz değil zira seyirciyi ters köşe yapmasını beklediğimiz her hamle “Seyirciyi ters köşe yapmak isteyen hamleyim.” diye bağırıyor. Geri dönüşlerle ve herbir karakterin gözünden farklı şekillerle kurgulanan hikaye bu tür bir “thriller /kara film” denemesi için gayet…

Yazar Puanı

Puan - 60%

60%

60

Seyirciyi tıpkı Hitchcock başyapıtı Rear Window / Arka Pencere gibi gözetleyen konumuna yerleştiren; bunu yaparken kendine fon olarak bir tren vagonu ve onun camlarına yansıyan sakin, steril, albenili banliyö hayatlarını seçen yönetmen filmin gizem ve şüphe duygusunu seyirciye karakterlerin değişken ve güvenilmez oluşuyla sağlamaya çalışıyor.

Kullanıcı Puanları: 2.92 ( 3 votes)
60
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi