İlk iki uzun metraj filmi Shallow Grave (1994) ve Trainspotting (1996) ile İngiliz sinemasının 90’lı yıllardaki en önemli temsilcilerinden biri konumuna gelen Danny Boyle, bu başarının ardından Hollywood’un yolunu tutmuş olsa da ülkesinde de film çekmeyi sürdürmüş yeni kuşağın parlak yönetmenlerinden biri.  Boyle, onuncu filmi Trance’la ne kadar istikrarlı bir yönetmen olduğunu ispatlıyor ve başyapıtı Trainspotting’in ardından kariyerinin en iyi işini kotararak da yılın sürprizini gerçekleştiriyor.

Inception’ın izinden gidiyor

Danny Boyle, Inception’ın bilinçaltı yolculuğunu bir suç-gerilimi olan Trance’a uygulamış. Inception’ın bilinçaltında vuku bulan ‘soyut’ aksiyon-gerilimi burada tek katmanlı ve daha klasik bir yöntem olan ‘trans’ vasıtasıyla devreye sokuluyor. Boyle, uzun zaman bilinçaltının yarattığı gerçeklikte olduğumuzu net biçimde belli ederken, bir noktadan sonra bunu da muğlaklaştırarak kabusvari bir atmosfer kuruyor. Inception’da rüyalara hükmetmeyi, başka bir bireyin bilinçaltına girebilmeyi veya ortak bir rüya görmeyi sağlayan teknoloji, filmi bilimkurguya açarken, amaç olan ‘fikir ekme’ işlemi, Trance’da telkin vasıtasıyla hedefe ulaşma şeklinde karşılığını buluyor. Boyle, bilinçaltında Nolan gibi bir yaratıcılık sergileyemese de, elindeki hikayenin buna pek müsaade etmemesinden kaynaklanıyor bu durum. ‘Bilinçaltına açılan suç filmi’ tanımı Trance’ı suç filmi külliyatı içinde ayrıksı bir noktaya yerleştiriyor. “Biz bu filmi daha önce görmüştük” şeklindeki yorumlar ise Trance’ın etkilendiği filmlerden devşirdiği parlak fikirleri, kendi süzgecinden geçirerek bir araya getirmesinden kaynaklanıyor.

Trance 2

Hikaye bir yap-boz olarak tasarlanmış

Son yıllarda artış gösteren ‘oyunlu’ filmler arasına Trance’ın adını da büyük puntolarla yazalım. Trance, ipuçlarının izini sürüp, sırrına erkenden vakıf olabileceğiniz filmlerden değil. Boyle, filmi baştan sona bir yap-boz olarak tasarlamış ve kontrolün daima kendisinde olacağı bir yapı kurmuş. Yapacağınız en mantıklı şey, arkanıza yaslanıp kendinizi filmin akışına bırakmak. Ve sona yaklaştığımızda, tekrarlanan sahneler ve yeni bakış açılarıyla çarpıcı bir anlatım eşliğinde kördüğüm olan hikaye çözülüyor. Çözüme ulaştığımızda Trance’ın, Inception’ın yanında Oldboy ve hatta Eternal Sunshine of the Spotless Mind’la da bir akrabalık kurduğunu görüyoruz. Bilhassa final, Oldboy ve Inception’ın sonlarının harman edilmiş bir versiyonu gibi duruyor.

Hipnotik anları, sinema dili ve kurgusuyla hatırlanacak!

Danny Boyle filmleri dinamik kurgularıyla dikkat çeker. Trance’da da bu durum değişmemiş. Evet, hızlı bir kurgu ama tek numarası hızlı olmak değil. Brain De Palma’nın Femme Fatale’ında izlediğimiz soygunlu açılış sekansını andıran bir açılışla Trance’ın dünyasına hızlı bir giriş yapıyoruz. İç ses kullanımından, renk değiştirmeye ve farklı açılara kadar türlü numaranın denendiği çarpıcı giriş, seyirciyi hikayeye bağlamakta zorlanmıyor. Boyle’un yap-bozun kilit parçaları diyebileceğimiz sahneleri sık sık tekrarlayıp, müziğin de desteğiyle hipnotik bir etki yakaladığını da söylemek gerek. Sonuç olarak; bittiğinde tekrar başa dönmek isteyeceğiniz filmlerden Trance. Ve parçaları birleştirmeye çalışırken büyük keyif alacaksınız.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi