“Hayatı seçin. Bir iş seçin. Bir kariyer seçin. Bir aile seçin. Kocaman bir televizyon filan seçin. Bulaşık makinenizi, arabanızı, cd çalarınızı ve elektrikli konserve açacağınızı seçin. Düşük kolesterolü, diş sigortanızı, sağlıklı bir hayatı seçin. Ev kredisi ödeme planınızı seçin. Başlangıç için bir ev seçin. Arkadaşlarınızı seçin, günlük giysilerinizi ve bavul takımınızı seçin. Çeşit çeşit oturma grupları arasından taksitle bir tane seçin. Tak-yap bir ürün alıp pazar sabahı kendinizi bir bok zannetmeyi seçin. Kanepeye oturup bir taraftan ruh sömüren programları izlerken o lanet abur cuburları zıkkımlanmayı seçin. Ve sonunda, sizden sonra yerinize geçsin diye doğurttuğunuz bencil veletler için bir utanç kaynağından başka bir şey olmayan sefil evinizde son nefesinizi vermeyi seçin. Ama ben neden böyle bir şey yapmak isteyeyim ki? Hayatı seçmemeyi seçiyorum. Başka bir şeyi seçiyorum. Sebep mi? Sebebi yok.”

-Filmden-

Özgür Uçkan’ın deyimiyle; “‘Yeraltı edebiyatı’, edebi bir türden çok yazıyla girişilen bir ‘eylem’dir: Hayatla, hayatın hakikatiyle, toplumların gösteri düzenine direnişle, otoritenin reddiyle ilgili bir eylem… Hayati bir eylem…”. Bu açıklamadan da anlaşılacağı üzere; ezber bozan bir politik eylem biçimi olan ‘yeraltı edebiyatı’nı bir edebiyat türü olarak değerlendirmek yanlış olur. Düzen anlayışına, toplumsal kurallara, normalleşmeye, yerleşik kodlara karşı bir başkaldırı oluşturmaya çalışan bu yazarların eylem biçimleri ve dil evrenleri politiktir. Kendilerini genel geçer dil ve anlatım kalıplarının dışında bırakan bu yazarların  hepsi birbirinden farklıdır. Bu sebeple onların eserlerini tür kalıpları içerisine dahil etmek; onları sisteme angaje etmek demek olacaktır.

Meseleyi detaylı bir biçimde eşelersek, bu ezber bozan eylem kökeninin Marquis de Sade’a dek gittiğini görebiliriz. Allen Ginsberg, William S. Burroughs, Jack Kerouc gibi Beat Kuşağı yazarları, Jean Genet, Georges Battaile, Charles Baudelaire, Arthur Rimbaud, Edgar Allen Poe, Lord Byron, Willam Blake, Antonin Artaud ve daha niceleri; eserlerini bu yazma eylemi üzerinden yaratmıştır. Charles Bukowski ve Chuck Palahniuk ise günümüzde, özellikle bu alanda oldukça popülerlik kazanmış ve eserleri kültleştirilmiş iki yazardır. En büyük ortak noktaları; yazılarına konu olan birçok şeyi kendi hayatlarından tecrübe etmiş olmaları olan bu yazarlar, yeraltının gerçek sakinleridir. Onların seçimi; yeryüzünün reddidir ya da aynı yeraltı sakinlerinden biri olan Irvine Welsh’in deyişiyle onlar: “Hayatı seçmemeyi seçerler.”

İskoç yazar Irvine Welsh’in en iddialı eserlerinden biri olan Trainspotting; yukarıda bahsettiğim meselenin, yani hayati bir eylem üzerine kurgulanmış bir başkaldırının, en güçlü örneklerinden biri. 1996 yılında, Danny Boyle tarafından, sinemaya uyarlandığında büyük bir yankı uyandıran ve izleyici kitlesini de ikiye bölen Trainspotting’in kült bir yapım olduğunu söylemekte yarar var. Şahsen, hem kitabı okumuş hem de filmi izlemiş biri olarak; Trainspotting’in, tüm zamanlar sıralamamda ilk 50’nin içerisinde olduğunu da belirtmeliyim. Peki, Trainspotting’i bu denli değerli kılan şey ne? Meseleyi sadece junky (uyuşturucu bağımlısı) kültürü ya da karşı kültür üzerinden değerlendirebilir miyiz? Pek tabii hayır.

Trainspotting; her ne kadar eroin bağımlısı bir grup arkadaşın hayatlarına odaklanıyor olsa da, filmin alt metnindeki güçlü politik duruş, gösteri düzenine karşı geliştirilmiş bir antikordur. Her anlamda sömürgecilik karşıtı bir alt metne sahip olan film; Britanya Krallığı’nın arka bahçesi olarak mimlenen İskoçya gençliğinin içine çekildiği çürümüşlüğü, işsizlik ve uyuşturucu sorunsalları üzerinden ele alırken İskoçya’da yıllardır sürdürülen sömürge politikalarının yaratmış olduğu kimliksizlik de gün yüzüne çıkar. Film boyunca yüksek dozlarda kullanılan uyuşturucu maddeler, hem metaforik hem de gerçek anlama gelecek şekilde kurgulanmış göstergelerdir. Tıpkı filmin, birbirinden farklı iki anlama gelen ama özünde çok güçlü bir ironiyi temsil eden ismi gibi.

Trainspotting’in sözlük anlamından ve temsil ettiği ironiden gelecek paragraflarda detaylıca bahsedeceğim; fakat bu noktada söylemek gerekir ki, Irvine Welsh’e ait “İskoçya çıldırmamak için uyuşturucu kullanıyor.” cümlesi, özellikle sömürgeleştirme politikalarının bir sonucu olarak, filmin en eleştirel söylemlerinden biridir. Tam olarak bu noktada izleyicileri ikiye bölerek, ‘uyuşturucuya özendirici’ ya da ‘uyuşturucu kullanımını eleştiren’ bir film olma yaftası yiyen Trainspotting’in derdi, aslına bakacak olursak, her ikisi de değil.  Kendilerine dayatılan seçimleri yapmayı reddeden bu gençliğin derdi yasak olanın özgür kılınması; çünkü onlar için arınma ve kurtuluş, illegal denilerek yasaklanan ve sistem tarafından yönlendirilebilen şeylerin özgür bırakılmasında. Ve, filmin ana karakteri Mark Renton (Ewan McGregor) tarafından dile getirilmiş şu sözler de bu derdin somut ifadesi: “Morfin, diamorfin, siklozin, kodein, temazepam, nitrozepam, fenoborbiton ve sodyum amital, destropropoksin, metadon, nalbufin, pethidin, pentozosin, buprenorfin, dektromoramid, klormetinol aldık. Sokaklar duyduğumuz acı ve mutsuzluğu yok edecek uyuşturucularla doluydu, hepsini aldık. Lanet olsun, C vitamini illegal olsa onu da kullanacaktık.”

Trainspotting; siyasi ve ekonomik bakımdan sınırlandırılan, nasıl mutlu ve başarılı bir hayata sahip olacağı öğütlenen ve futbolla beyni yıkanan bir gençliğin karşı saldırısıdır. Değer kavramının anlamını yitirdiği bu coğrafyada uyuşturucu, amaç değil araçtır. İşsizlikle ve sömürüyle doldurulmuş hayat ve kimlik mücadelelerinde sığındıkları bir limandır. Bu yüzden enjeksiyon iğneleriyle dolu leş gibi bir ev ya da İskoçya’nın en iğrenç tuvaletinin içi; kendileri olabildikleri, iliklerine kadar huzuru hissedebildikleri arınma mekanlarıdır. Mark Renton’un içini boşaltabilmek ve temizleyebilmek –her iki anlama gelecek şekilde- adına girdiği şehrin en pis tuvaletinin, bir mucize mekanına dönüşmesi ve Renton’un yeniden doğumunu simgelemesi boşuna değildir. Danny Boyle özellikle bu sahnede, Carl Gustav Jung’un arketip kavramına göre anne karnını ve yeniden doğuşu simgeleyen ‘su göstergesi’ ile sinematografik anlatım dilini birleştirerek sinema tarihine efsanevi bir sahne armağan eder.

Daha önceki paragraflarda belirttiğim gibi Trainspotting kavram olarak taşıdığı ironiyi filmin geneline yayar. İroni ile başlayan film ironi ile biter. Filmin açılışında, ‘Lust for Life’ şarkısı çalarken, “Hayatı seçmemeyi seçiyorum” diyen Renton; filmin sonunda yine ironilerle dolu bir konuşma yapar “Sizler gibi olacağım. İş, aile, lanet büyük ekran bir televizyon…” İroniden bu denli beslenen filmin isminin ne anlama geldiğini söylemek, açıkçası biraz meşakkatli.  Gerçek ve argo anlamda kullanılan terimin bizim için kıymetli olan kısmı, filmde her iki anlama da gelecek şekilde kullanılıyor oluşu. Argo anlamda kullanılan kelime, eroin gibi uyuşturucu maddeleri vücuda şırınga yoluyla enjekte etmek anlamında kullanılır. Çünkü, eroini vücuda enjekte etmek için, kolda bu işlemin uygulanacağı bölgede siyah ve tren raylarına benzer çizgisel yollar oluşur. Kelimenin gerçek anlamı ise bağımlılık derecesinde tutkunları olan, ilginç bir İngiliz hobisinden gelmektedir. Tren raylarını gözleyerek tüm gün gelip geçen trenleri takip etmek ve seri numaralarını kaydetmek anlamına gelen sözcük, İngiltere’de belli bir dönem oldukça popülerdi. Renton ve Begbie’nin tren istasyonunda buluştukları sahneyi de düşünecek olursak, Irvine Welsh’in kitaba böyle bir isim koymasının sebebini; tüm gün boyunca istasyona gelip giden trenlerin seri numaralarını kaydeden tren bağımlıları ile enjekte edilecek damarı bulmaya çalışan uyuşturucu bağımlılarını birbirine benzetmesiyle açıklayabiliriz.

Irvine Welsh’in kitaptaki anlatım dilini film diliyle buluşturmayı başaran Danny Boyle’un kişisel olarak en sevdiğim bu kültleşmiş eserinin başarısını yalnızca olay örgüsü ve anlatım diliyle de sınırlandırmamak gerek. Zira; filmin soundtrackini de klasikler arasına sokan müzik seçimleri, Iggy Pop’la renklendirilmiş birçok sahne, kullanılan sinema teknikleri ve vurucu oyunculuklar Trainspotting’i kült mertebeye eriştiren diğer sebepler. Trainspotting’i izlemeyen herkesin hayata ve seçimlere dair biraz eksik, biraz yarım kaldığını düşünen biri olarak, son cümleleri filmin ve kitabın tanıtım bültenine bırakmak istiyorum:  “Trainspotting, dibe vurmaktan çekinmeyenlerin öyküsü. Kısa ve hayal kırıklıklarıyla dolu hayatların baştan kabulü… Trainspotting, şimdi ve her zaman, bir iş-bir eş-bir yuva masallarıyla doymaktansa hayatın gerçekleriyle aç kalmayı seçenlerin gün sonu özeti. Yaşamlarını kariyerleri ya da ilişkileriyle anlamlandırmaya çalışanlara inat, bambaşka bir şeylerin üzerine şeytan arabalarıyla tam gaz gidenlerin çarpıcı, unutulmaz, kafası güzel ve hazmı zor hikayesi.”

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi