Sanata ve sanatçının ruhuna değinen belgesel serilerine büyük bir aşkla devam eden efsane yönetmen Wim Wenders, son olarak karşımıza fotoğraf sanatının büyük ustalarından Sebastiao Salgado ve onun yaşam öyküsü ile çıkıyor. Aynı zamanda usta fotoğrafçının oğlu olan görüntü yönetmeni  Juliano Ribeiro Salgado ile ortaklaşa gerçekleştirilen proje, Wenders açısından bir tür saygı duruşu niteliğinde. Bu açıdan samimiyetinden zerre kuşku duymasak da ortaya koyduğu hümanizmle biraz toz pembe bir belgeselle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz.

Josef Koudelka, Kikos Economopoulos ve -daha çok savaş fotoğrafları ile tanınsa da- Robert Capa gibi sosyal belgesel  fotoğrafçılığının sayılı isimlerinden olan Sebastiao Salgado, ismi geçen diğer sanatçılardan ayrı olarak 68 kuşağı ile olan bağları vesilesiyle ayrı bir öneme sahip. Zaten Toprağın Tuzu – The Salt of the Earth için samimi söylemlerle yaratılan anlatıyı derinlikli hale getiren de bu oluyor.

Salgado’nun çocukluk döneminden bugüne gelene kadar; hem kendi hayatında yaşadığı değişimleri aktaran hem de bu akış içinde gerçekleştirdiği fotoğraf projelerini kronolojik olarak ve derinine inerek inceleyen belgesel, aslında iki farklı yolda ilerliyor. İlk yol -ki bu aynı zamanda belgeselin esas söyleminin olduğu kısım-, Salgado’nun geçmişteki projelerini gerçekleştirirken hayata bakışının arkasında yatan düşünceleri içeriyor. Zaten Salgado bu bölümleri bizzat yaşadığı ilginç olaylarla harmanlayarak anlatıyor. Toprağın Tuzu’nun ilerlediği ve aslında belgeselin anlatmadığı diğer yol ise, Salgado üzerinden 68 kuşağıyla ilgili tipolojik bir izleğin oluşturuluyor olması. Hatta bu izlek belirli okumalarla öylesine farklı çözümleme ve günümüze dair söylemelere evriliyor ki, açıkçası belgeselin zaten daha önce defalarca yapılmış şeyleri yeniden yapışını anlatmaktansa buna değinmeyi daha uygun görüyorum.

Birazdan meselenin özüne dair derinlemesine bir sorgulamaya girişeceğiz ama öncesinde meselenin ne olduğunu açıklayalım. Salgado Meksika’da doğar, daha sonra askeri diktatörün de baskısıyla Paris’e yerleşir. Aslında ekonomi üzerine eğitim görmüş olan sanatçı bir süre bu alanda çalıştıktan sonra; tam da 68 kuşağı dönemine denk bir zamanda, radikal bir kararla işten ayrılıp tüm parasını fotoğraf ekipmanlarına yatırır ve dünyayı dolaşmaya başlar. Yıllar süren yolculuklarından sonraysa yaklaşık olarak 1990’larda artık bir şeylerin asla gerçekleşmeyeceğini fark eder ve sosyal belgesel fotoğrafçılığını bırakıp memleketindeki babadan kalma çiftliği işletmeye başlar. Sonundaysa tamamen farklı bir alanda, doğa fotoğrafçılığı alanında medeniyetten uzak olanları fotoğrafladığı yeni projesine başlar.

Bu öykü, içinde barındırdığı iki kırılma anı ve 68 kuşağı ile olan bağları vesilesiyle şu anki görülen halinden aslında çok daha fazla şey anlatıyor bizlere. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı ile tam da medeniyetin merkezi denilen Avrupa’nın ortasında yaşanan kıyım ve vahşet, dünya tarihini olduğu kadar düşünsel tarihi de derinden sarsmıştı. Adorno; “Auschwitz’den sonra sanat yapılamaz” derken, aslında burada yaşanan acıları kast etmiyordu. Hayal gücü olarak sanatı tanımlarsak eğer, burada yaşananları yaratmaya kimsenin hayal gücü yetmezdi. O halde artık gerçek, sanatı ezmiştir. Artık sanatın bir değeri kalmamıştır. Burada Adorno elbette ki sanatı eleştirmiyordur. Anlatmak istediği: “Bizim insana dair söylediğimiz her şey yanlıştı.” İşte aslında 68 kuşağının kökleri de buraya dayanıyor, savaş sonrası özünü yitiren insanlığa. Haliyle 60 sonrası modernizmin yeniden inşası ile her şeyin unutulup hiçbir ders çıkarılmadan yeniden aynı yola girilmesi, beraberinde büyük bir çatışmayı da doğuruyordu. Fakat burada çok temel bir problem vardı. Bu yeniden modernizasyona karşı olan tarafın temel aldığı argüman, Marx ve beraberinde gelen hümanizmdi. Ve bu düşünce açıkça şunu haykırıyordu: “Dünyayı değiştirmeliyiz!

Dünyanın birçok yerinde ve Avrupa’da da var olan ayaklanmalar hep bu fikir üzerinden, bir devrim umuduyla yaşanıyordu. Bu devrim kimileri için komünistlerin yönetimi ele geçirmesiyken, kimileri için Afrika’daki katliam ve kıtlıkların batılı eliyle engellenmesiydi. Bizim burada Salgado üzerinden dahil olduğumuz konu ikinci kısımdır. Salgado da bu devrimsel fikirle, Afrika ve Güney Amerika’ya sayısız yolculuklar gerçekleştirdi ve oralarda BM eliyle yapılan yardımların denetimcisi oldu. Fakat sonunda yaşanan tüm o vahşet ve soykırımlara tanık olunca her şeyden elini eteğini çekti. Peki tüm o yardımlar neden başarısız olmuştu? Aradan geçen onca yılda niye her şey daha da iyiye gidecekken kötüleşmişti?

Alain Touraine meşhur “Modernliğin Eleştirisi” kitabında modernizmi tanımlarken, her ne kadar tarihsel sürece odaklansa da aslında günümüzdeki yansımaları üzerinden bir tür “açıklama” getirmeye çalışmıştır. Modernizm, tek tipleştirme ve bu şekilde üretim süreçlerinin denetim altına alınması fikrini, liberal özgürlük altında tüm dünyaya satıyordu. Almıyorlarsa da savaşıp, yok edip öyle veriyordu. İşte tam burada ünlü Fransız düşünür Henri Lefebvre çok önemli bir tespitte bulunuyordu. Modernliği savaş zoruyla uzaklara götürenler ile yardım yoluyla götürenler arasında ne fark vardır? 68 kuşağının hümanist söylemle dünyayı değiştirme düşüncesi aslında sapına kadar modernist bir yaklaşımdı. Bu yüzden her şey daha da kötüye gitti, çünkü gitmek zorundaydı. Yapılan her yardım, orada yapılan sömürüyü daha da güçlendiriyordu. Bu yalnızca maddi anlamda değil, insanların hayatlarındaki pratikler anlamında da yaşanıyordu. Yani sonunda Salgado’nun pes edip, asla istedikleri şeyin gerçekleşmeyeceğini fark etmesi acı bir gerçekle yüzleşmesi anlamına geliyordu. Peki bundan sonra ne olacaktı? Ahmet Boyacıoğlu’nun Siyah Beyaz filminde Tuncel Kurtiz şunu söylüyordu: “Biz dünyayı değiştirmek için yola çıktık, olmadı. Dünyayı değiştiremedik ama , dünya da bizi değiştiremedi.

Fransız sosyolog Gabriel Tarde; o dönemde müthiş bir özgüllüğe sahip Durkheim’la tartışırken, aslında meseleyi hep aynı yere çekmeye çalışmıştır. Makro düzeydeki yaklaşımlar, beraberinde indirgemeciliği ve tek düzeliği getirir. Ancak mikro bakış bize farkı ve gerçeği sunar. Bu açıdan, dünyayı değiştirmek istiyorsan önce mikrodan başlaman gerekir diyordu kısaca. Zaten 68 kuşağının bu hatasını belirten Lefebvre, çalışmalarının çoğunu gündelik hayatın sosyolojisine ayırarak da buna bir tür çözüm getiriyordu. Hegel’in “Aşina olunan bilinmez” sözünden yola çıkarak gerçek bilginin ve gerçek değişimin aslında gündelik hayatta yaşandığını ve mücadele alanının da burası olduğunu özellikle işaret etmektedir düşünür. Peki gündelik hayatta mücadele nasıl olacaktır? Protestolar mı? Örgütlenmeler mi? Eğitimler mi? Hayır, bunların hepsi zaten var olan modernist yaklaşımlardır. Önemli olan bunları modernist temelinde kopararak yeni bir mücadele alanı yaratmaktır, ama bu nasıl mümkün olabilir?

Burada konu biraz uzayıp tarihsel bir sürece giriyor. Descartes, 1600’lerde “ben”i inşa ederken aslında çok devrimsel bir süreci başlatıyordu. Çünkü o zaman dek var olan düşünce hep birlik üzerineydi. Yani beden ve ruhun birliği, ancak ölünce bozulan bir birlik. Fakat Descartes bu birliği ölümden sonra değil bizzat yaşamın içinde bozmuştu. “Dışarıda dolaşan bu insanların, onların üzerlerine kıyafet geçirilmiş birer otomat olmadıklarından nasıl emin olabilirim? Tek emin olabildiğim, düşündüğüm ve dolayısıyla ruhum ise bedenim nedir?” Bu öylesine zor bir meseleydi ki ardından geçen neredeyse iki yüz sene boyunca düşünürler bu ikiliği çözmeye çalıştılar. Sonunda 1800’lerde getirilen çözüm yoluysa öz kavramıydı. Bu bedensel bir özün ruhsal alanda bulunmasıyla alakalı bir düşünceydi. Yani insan olmanın beraberinde getirdiği bir öz. En nihayetinde modernizmi de doğuran bu düşünceydi. Fakat bu yeniden kurulan görece birliğin Ortaçağ’dakinden farkı, metafizik olarak değil ideolojik olarak yaratılmasıydı. O yüzden Nietzsche tanrının ölümünü ilan ettiğinde bu öze dair düşünceler de sert bir şekilde sarsıldı. Çünkü ortaya konulan insan tanımı, tüm varoluşsal düşüncelerinden de koparılmıştı. Bu her türlü etik ve ahlaki tanımın yeniden yapılmasının gerekliliği anlamına geliyordu. Çünkü eskiden güçlü olan ruhtu ve beden öldüğünde bile yaşamaya devam eden oydu. Oysa artık ruh daha baştan öldürülmüş, bedene ruhani bir görev atfedilmeye çalışılmıştı. En nihayetinde bu, günümüze dek gelen modernizmin en temel düşüncesiydi. Bu açıdan modernizm, dini aslında kabul etmez sadece onu kullanır. İşte 68 kuşağının kaybedişi sonrası içine düşülen boşluk da aslında bununla ilintiliydi. Hümanizm de aslında bir tür öz kabul ediyor ve bu onu modernist bir hale getiriyordu. Tüm bunlardan sonraysa çağdaş felsefeyle birlikte, günümüz için Foucault’nun getirdiği alternatif; kendilik etiği ya da bir sanat yapıtı olarak yaşam fikriydi. Kendilik etiği bir anlamda etik öznenin, yani Descartes’ın yaptığı şekliyle, “ben”in oluşturulmasıydı aslında. Devamı olarak, bir sanat yapıtı olarak yaşam da bu yaratılan özne, yani ruh ile bedeni birleştirmeyi amaçlıyordu.

Yani sonunda Salgado’nun her şeyi bırakıp çiftliğine dönmesi ve buradaki kuraklığa karşı ağaçlandırmayla yeni bir hayat kurması tam da Tarde ve Foucault’nun bahsettiği meselelerin pratikteki yansıması haline geliyordu. Mikro düzeyde, kendilik etiği üzerinden hayatını bir sanat yapıtına dönüştürerek Lefebvre’in bahsettiği mücadele alanını yaratmış oluyordu.

Tüm bu bahsettiklerimiz belgeselin ikinci yolunun bir parçası. Fakat başta da belirttiğimiz gibi bu, aslında Toprağın Tuzu’nun söylemi değil. Sadece onda var olanın bir okuması. İşte tam da bu yüzden aslında belgesel son kısmında kendi elleriyle, en azından düşünsel anlamda kuyusunu kazmış oluyor. Çünkü bahsettiğimiz üzere Salgado’nun yaptığı artık hümanizmden tamamen farklı bir şeydir. Bu açıdan sonunda doğaya saygı çerçevesinde yaptığı proje de, bu ruh beden birliğinin bir parçasıdır. Haliyle sonunda Salgado’yu hümanist bir bakış açısıyla göstermek, aslında var olan durumu yeniden eski kötü haline getirmeye çalışmaktan başka bir şey değildir.

Bir sonuca bağlayacak olursa; Toprağın Tuzu ortaya koyduğu samimi saygı duruşunun ötesinde aslında ele aldığı konu ile gerçek değerine ulaşan bir yapım. Bu açıdan hem Wim Wenders’i hem de Juliano Ribeiro Salgado’yu aşıyor aslında. Bu yüzden onların bazı hamleleri de bu anlamı baltaladığı için gereksiz kayıplara yol açabiliyor. Ama yine de Salgado üzerinden yapılacak okumalar ile en nihayetinden farklı yollardan da olsa amacına ulaşıyor diyebiliriz. Sadece bu açıdan bile ufuk açıcı bir yapım olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Sanata ve sanatçının ruhuna değinen belgesel serilerine büyük bir aşkla devam eden efsane yönetmen Wim Wenders, son olarak karşımıza fotoğraf sanatının büyük ustalarından Sebastiao Salgado ve onun yaşam öyküsü ile çıkıyor. Aynı zamanda usta fotoğrafçının oğlu olan görüntü yönetmeni  Juliano Ribeiro Salgado ile ortaklaşa gerçekleştirilen proje, Wenders açısından bir tür saygı duruşu niteliğinde. Bu açıdan samimiyetinden zerre kuşku duymasak da ortaya koyduğu hümanizmle biraz toz pembe bir belgeselle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Josef Koudelka, Kikos Economopoulos ve -daha çok savaş fotoğrafları ile tanınsa da- Robert Capa gibi sosyal belgesel  fotoğrafçılığının sayılı isimlerinden olan Sebastiao Salgado, ismi geçen diğer sanatçılardan ayrı olarak 68 kuşağı ile olan bağları vesilesiyle ayrı bir öneme sahip. Zaten Toprağın Tuzu – The Salt of the Earth için samimi söylemlerle yaratılan anlatıyı derinlikli hale getiren de bu oluyor. Salgado’nun çocukluk döneminden bugüne gelene kadar; hem kendi hayatında yaşadığı değişimleri aktaran hem de bu akış içinde gerçekleştirdiği fotoğraf projelerini kronolojik olarak ve derinine inerek inceleyen belgesel, aslında iki farklı yolda ilerliyor. İlk yol -ki bu aynı zamanda belgeselin esas söyleminin olduğu kısım-, Salgado’nun geçmişteki projelerini gerçekleştirirken hayata bakışının arkasında yatan düşünceleri içeriyor. Zaten Salgado bu bölümleri bizzat yaşadığı ilginç olaylarla harmanlayarak anlatıyor. Toprağın Tuzu’nun ilerlediği ve aslında belgeselin anlatmadığı diğer yol ise, Salgado üzerinden 68 kuşağıyla ilgili tipolojik bir izleğin oluşturuluyor olması. Hatta bu izlek belirli okumalarla öylesine farklı çözümleme ve günümüze dair söylemelere evriliyor ki, açıkçası belgeselin zaten daha önce defalarca yapılmış şeyleri yeniden yapışını anlatmaktansa buna değinmeyi daha uygun görüyorum. Birazdan meselenin özüne dair derinlemesine bir sorgulamaya girişeceğiz ama öncesinde meselenin ne olduğunu açıklayalım. Salgado Meksika’da doğar, daha sonra askeri diktatörün de baskısıyla Paris’e yerleşir. Aslında ekonomi üzerine eğitim görmüş olan sanatçı bir süre bu alanda çalıştıktan sonra; tam da 68 kuşağı dönemine denk bir zamanda, radikal bir kararla işten ayrılıp tüm parasını fotoğraf ekipmanlarına yatırır ve dünyayı dolaşmaya başlar. Yıllar süren yolculuklarından sonraysa yaklaşık olarak 1990’larda artık bir şeylerin asla gerçekleşmeyeceğini fark eder ve sosyal belgesel fotoğrafçılığını bırakıp memleketindeki babadan kalma çiftliği işletmeye başlar. Sonundaysa tamamen farklı bir alanda, doğa fotoğrafçılığı alanında medeniyetten uzak olanları fotoğrafladığı yeni projesine başlar. Bu öykü, içinde barındırdığı iki kırılma anı ve 68 kuşağı ile olan bağları vesilesiyle şu anki görülen halinden aslında çok daha fazla şey anlatıyor bizlere. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı ile tam da medeniyetin merkezi denilen Avrupa’nın ortasında yaşanan kıyım ve vahşet, dünya tarihini olduğu kadar düşünsel tarihi de derinden sarsmıştı. Adorno; “Auschwitz’den sonra sanat yapılamaz” derken, aslında burada yaşanan acıları kast etmiyordu. Hayal gücü olarak sanatı tanımlarsak eğer, burada yaşananları yaratmaya kimsenin hayal gücü yetmezdi. O halde artık gerçek, sanatı ezmiştir. Artık sanatın bir değeri kalmamıştır. Burada Adorno elbette ki sanatı eleştirmiyordur. Anlatmak istediği: “Bizim insana dair söylediğimiz her şey yanlıştı.” İşte aslında 68 kuşağının kökleri de buraya dayanıyor, savaş sonrası özünü yitiren insanlığa. Haliyle 60 sonrası modernizmin yeniden inşası ile her şeyin unutulup hiçbir ders çıkarılmadan yeniden aynı yola girilmesi, beraberinde büyük bir çatışmayı da doğuruyordu. Fakat burada çok temel bir problem vardı. Bu yeniden modernizasyona karşı olan tarafın temel aldığı argüman, Marx ve beraberinde…

Yazar Puanı

Puan - 80%

80%

80

Toprağın Tuzu ortaya koyduğu samimi saygı duruşunun ötesinde aslında ele aldığı konu ile gerçek değerine ulaşan bir yapım.

Kullanıcı Puanları: 3.85 ( 1 votes)
80
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi