Geçtiğimiz yıl Cannes Film Festivali’nden ilk filmlere verilen Altın Kamera Ödülü ile dönen Toprağın Gölgesinde – Land of Shade, toplumsal gerçekçi damarı ile özdeşleştirdiğimiz Latin Amerika sinemasından bir film. Kolombiyalı yönetmen César Augusto Acevedo, bu film ile kendi çocukluğuna dönerken anlatısını toprak, emek ve aile üçgeninde kuruyor.

Filmde şeker kamışı tarlalarında yok pahasına çalışan bir ailenin, kendi topraklarında yaşama ya da yeni bir hayat kurma ikileminde kalmaları anlatılıyor. Yıllar önce ailesini terk eden evin reisi Alfonso, oğlu Gerardo’nun hastalığı nedeniyle geri dönüyor. Torunu ile ilk kez karşılaşan Alfonso, ailede yeniden yer edinmeye çalışırken bir yandan da uzaklarda olduğu yıllarda yaşanan değişimlere adapte olma sürecine giriyor.

Senaryo temel olarak Acevedo’nun kendi çocukluğuna dayanıyor. Çocukken anne babasının ayrılmasına tanık olan Acevedo da şeker kamışı plantasyonlarının ekonominin temeli olduğu bir bölgede büyüyor. Filmde ise anne-babanın bir araya gelmesi sağlanırken kökleri derinlere uzanan aile, 100 yıllık bir ağaç ile temsil ediliyor. Evlerinin etrafını kaplayan plantasyonlar içerisinde ağacın gölgesine sığınan ve yeniden kendilerini bulmaya çalışan aile fertleri, aynı zamanda baba figürünün eve dönüşü ile bir değişim geçiriyorlar. Yönetmen, bu geçişi oldukça yumuşak yapıyor hatta toplumsal cinsiyet rollerini değiştirerek ilginç bir bakış açısı geliştiriyor. Eve dönen Alfonso bulaşıkları yıkayıp Gerardo’ya bakarken eşi ve gelini ise her gün plantasyona gidip ekmek kavgası veriyorlar. Bu esnada Alfonso’nun torunu ile yakınlaşması ise, son yıllarda karşımıza defalarca çıkan ve farklı kuşakların bir aradalığını vurgulayan duygusal filmleri getiriyor.

Filmin en zengin yönü, şüphesiz ki görüntü yönetmenliği. Görüntü yönetmeni Mateo Guzman, kameranın arkasındaki ilk deneyiminde görsel açıdan oldukça dingin ve çarpıcı planlar hazırlıyor. Olmazsa olmaz sabit planlar aracılığıyla zamanı yavaşlatıyor, ailedeki değişimi daha gözle görülür kılıyor. Ses kurgusu ile filme şiirsel ve büyülü bir hava katılıyor. Böylece gerçekçi yapı, zaman zaman düşsel imgelerle bölünüyor. Tarlalar yakıldığı zaman ortaya çıkan külün yarattığı tahribat nedeniyle pencereler ve perdeler bir yandan doğayla bütünleşmeye engel, bir yandan da koruyucu unsurlar haline geliyorlar.

Guzman’ın özenli çalışmasına karşın Acevedo’nun senaryosu aynı güce sahip değil. Öncelikle Alfonso’nun geri dönüşünün yaratacağı dramatik etki, özensizce geçiştiriliyor. Birçok karakterin geçmişine yönelik fazla bilgi edinemiyoruz. Sonuçta Alfonso’nun eşi Alicia’nın kendi toprağına olan bağlılığının ve inadının karşılığı hikayede yok. Karakterlerin sessizliği filmin dinginliğine uysa da, izleyicide bir ikna sorunu yaratıyor. Plantasyonda yaşanan emek sömürüsü ve işçilerin organize olma(ma) çabası da oldukça yüzeysel olarak anlatılıyor. Bu yaklaşım; “kaderini kabullenme” gibi okunabilecekken, aslında filmin dramatik açıdan zirve noktasını vurgulamak için kullanılıyor.

Toprağın Gölgesinde, sanki kendi hikayesini ve sinema dilini yaratmaktan çok kendisinden önceki örneklere benzemeye çalışan bir film. Karakterlere olan mesafesi, belgesel türüne yakın dursa da filmin içine girmek ancak karakterlerle özdeşleşme ile sağlanabiliyor. Daha doğrusu Acevedo, bu özdeşleşmeyi çaresizce istiyor gibi görünüyor. Sonuçta da ortaya teknik açıdan özenli ama senaryo açısından sanki festivallerde dolaşıma girecek şekilde biçimlendirilmiş; sanatsal kaygıların, senaryodaki yaşamsal kaygıların önüne geçtiği bir film çıkıyor.

Geçtiğimiz yıl Cannes Film Festivali’nden ilk filmlere verilen Altın Kamera Ödülü ile dönen Toprağın Gölgesinde – Land of Shade, toplumsal gerçekçi damarı ile özdeşleştirdiğimiz Latin Amerika sinemasından bir film. Kolombiyalı yönetmen César Augusto Acevedo, bu film ile kendi çocukluğuna dönerken anlatısını toprak, emek ve aile üçgeninde kuruyor. Filmde şeker kamışı tarlalarında yok pahasına çalışan bir ailenin, kendi topraklarında yaşama ya da yeni bir hayat kurma ikileminde kalmaları anlatılıyor. Yıllar önce ailesini terk eden evin reisi Alfonso, oğlu Gerardo’nun hastalığı nedeniyle geri dönüyor. Torunu ile ilk kez karşılaşan Alfonso, ailede yeniden yer edinmeye çalışırken bir yandan da uzaklarda olduğu yıllarda yaşanan değişimlere adapte olma sürecine giriyor. Senaryo temel olarak Acevedo’nun kendi çocukluğuna dayanıyor. Çocukken anne babasının ayrılmasına tanık olan Acevedo da şeker kamışı plantasyonlarının ekonominin temeli olduğu bir bölgede büyüyor. Filmde ise anne-babanın bir araya gelmesi sağlanırken kökleri derinlere uzanan aile, 100 yıllık bir ağaç ile temsil ediliyor. Evlerinin etrafını kaplayan plantasyonlar içerisinde ağacın gölgesine sığınan ve yeniden kendilerini bulmaya çalışan aile fertleri, aynı zamanda baba figürünün eve dönüşü ile bir değişim geçiriyorlar. Yönetmen, bu geçişi oldukça yumuşak yapıyor hatta toplumsal cinsiyet rollerini değiştirerek ilginç bir bakış açısı geliştiriyor. Eve dönen Alfonso bulaşıkları yıkayıp Gerardo’ya bakarken eşi ve gelini ise her gün plantasyona gidip ekmek kavgası veriyorlar. Bu esnada Alfonso’nun torunu ile yakınlaşması ise, son yıllarda karşımıza defalarca çıkan ve farklı kuşakların bir aradalığını vurgulayan duygusal filmleri getiriyor. Filmin en zengin yönü, şüphesiz ki görüntü yönetmenliği. Görüntü yönetmeni Mateo Guzman, kameranın arkasındaki ilk deneyiminde görsel açıdan oldukça dingin ve çarpıcı planlar hazırlıyor. Olmazsa olmaz sabit planlar aracılığıyla zamanı yavaşlatıyor, ailedeki değişimi daha gözle görülür kılıyor. Ses kurgusu ile filme şiirsel ve büyülü bir hava katılıyor. Böylece gerçekçi yapı, zaman zaman düşsel imgelerle bölünüyor. Tarlalar yakıldığı zaman ortaya çıkan külün yarattığı tahribat nedeniyle pencereler ve perdeler bir yandan doğayla bütünleşmeye engel, bir yandan da koruyucu unsurlar haline geliyorlar. Guzman’ın özenli çalışmasına karşın Acevedo’nun senaryosu aynı güce sahip değil. Öncelikle Alfonso’nun geri dönüşünün yaratacağı dramatik etki, özensizce geçiştiriliyor. Birçok karakterin geçmişine yönelik fazla bilgi edinemiyoruz. Sonuçta Alfonso’nun eşi Alicia’nın kendi toprağına olan bağlılığının ve inadının karşılığı hikayede yok. Karakterlerin sessizliği filmin dinginliğine uysa da, izleyicide bir ikna sorunu yaratıyor. Plantasyonda yaşanan emek sömürüsü ve işçilerin organize olma(ma) çabası da oldukça yüzeysel olarak anlatılıyor. Bu yaklaşım; “kaderini kabullenme” gibi okunabilecekken, aslında filmin dramatik açıdan zirve noktasını vurgulamak için kullanılıyor. Toprağın Gölgesinde, sanki kendi hikayesini ve sinema dilini yaratmaktan çok kendisinden önceki örneklere benzemeye çalışan bir film. Karakterlere olan mesafesi, belgesel türüne yakın dursa da filmin içine girmek ancak karakterlerle özdeşleşme ile sağlanabiliyor. Daha doğrusu Acevedo, bu özdeşleşmeyi çaresizce istiyor gibi görünüyor. Sonuçta da ortaya teknik açıdan özenli ama senaryo açısından sanki festivallerde dolaşıma girecek şekilde biçimlendirilmiş; sanatsal kaygıların, senaryodaki yaşamsal kaygıların önüne geçtiği bir film çıkıyor.

Yazar Puanı

Puan - 60%

60%

Teknik açıdan özenli ama senaryo açısından festivallerde dolaşıma girecek şekilde biçimlendirilmiş; sanatsal kaygıların, senaryodaki yaşamsal kaygıların önüne geçtiği bir film

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
60
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi