Travma, Amerikan Psikoloji Derneği (APA) tarafından yayımlanan Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı 5’e (DSM-5) göre kişinin yaşamını veya fiziksel bütünlüğünü tehdit eden, ağır yaralanmalara, cinsel istismara yol açabilecek, oldukça yoğun strese sebep olan yaşantıları deneyimlemesi veya bunlara tanık olması olarak tarif edilir. Bu tür olaylar kişide korku, dehşet ve çaresizlik hissi yaratır. Böyle bir deneyime maruz kalan kişi istemsiz bir şekilde yaşanılanları tekrar tekrar anımsayabilir, olayı anımsatabilecek her türlü ögeden kaçınabilir, güvensiz ve tedirgin hissedebilir. Travmalara sebep olan olay deprem, sel, yangın gibi doğal bir afet olabileceği gibi, savaş, işkence, tecavüz gibi toplumsal olaylar da olabilir. Her iki durumda da insan kolay kolay baş edemeyeceği bir durumla karşı karşıyadır ve olayın etkilerinin azalması, duygusal bir iyileşmenin sağlanması yıllar sürebilir. Fakat yine de ikincisinin, ilkinden çok daha yıkıcı etkilere yol açtığını söylemek mümkündür. Çünkü doğal afetlerde olayın sebebi insanın müdahil olamadığı dışsal bir ögeye atfedilebilir ve olayı anlamlandırmak görece daha kolay olur. Peki ya travmaya yol açan olay insan eli ile gerçekleştirilmişse? İşte o zaman bir insanın başka bir insana bunu nasıl yapabilmiş olduğu sorusu ortaya çıkar ve bu soruya yanıt vermek o kadar da kolay değildir. Yaşanılan olayı anlamladırmak çok daha güçtür ve nihayetinde insana ve insanlığa duyulan müthiş bir güvensizliği ve tedirginliği de beraberinde getirir.

Travmalar yalnızca bireysel düzlemde yaşanmazlar. Yıkıcı doğal ya da toplumsal olaylar belli bir insan topluluğunu etkileyebilirler. Savaş, göç gibi önemli toplumsal olaylar sırasında belli bir topluluk veya etnik bir grup hedef alınabilir. O topluluğun fiziksel varlığını ya da onları topluluk yapan temel özellikleri yok etmeye yönelik girişimlerde bulunulabilir. Bu da toplumsal travmalara yol açar. Yaşananlar yalnızca olaylara birebir maruz kalan ya da bunlara tanık olan kişileri etkilemekle kalmaz, toplumsal belleğin bir parçası haline gelerek sonraki nesillere aktarılır. Toplumsal travmalar bir etnik topluluğu ya da ulusu tanımlayan, onun kimliğine içkin temel bir ögeye dönüşebilir.

Böyle düşününce yaşanılan travmatik olayların unutulması ya da bunlar üzerine konuşulmaması yaşanılan travmaların etkilerini azaltmak için iyi bir yöntemmiş gibi görünebilir. Fakat yadsımak hiç de iyi bir başa çıkma yöntemi değildir. Zaten yaşanılan olayların ağırlığı onların unutulmasına kolay kolay izin vermeyecektir. Aksine konuşulmadıkça, paylaşılmadıkça bu anılar kontrolsüz bir şekilde bilinç düzeyine çıkacak, rahatsız edici rüyalara dönüşecek ya da bastırıldığı için çeşitli patalojik semptomlar olarak kendini gösterecektir. Konuşulmadıkça kişi kendini yalnız ve dünyaya yabancı hisseder. Bu deneyime ortak olmayan hiçkimsenin onu anlamayacağı hissi, yalnızlık duygusunu pekiştirir. Bu da güvensiz ve tekinsiz bir dünya algısını beraberinde getirir. Paylaşmak ve bu deneyimler üzerine konuşmak belki tam da bu nedenle sağaltıcı bir etkiye sahiptir. En başta yalnız olmadığı ve onu anlamaya çalışan, acısını paylaşmak isteyen insanların var olduğunu hissetmek, bu yalnızlık çemberini kırmaya yardım eder. Kişi anlattıkça hikayesi anlam kazanmaya, hayatının içinde bir yerlere oturmaya başlar. Bu da travmatik bir olayla yitirilen yaşamın bütünlüğü hissinin geri gelmesine yardım eder. Tüm bunlar, belki hiçbir zaman tam bir iyileşmeye yol açamaz ama yine de yaşananların ağırlığının azalmasına katkı sağlar.

Peki söz konusu travmatik olaylar, binler, on binler, hatta milyonlarca insanı etkilediğinde, o zaman iyileşme nasıl sağlanır? Büyük savaşların, sürgünlerin, göçlerin izleri nasıl silinir? Ya da silinebilir mi? Bu anılar toplumların belleklerinden silinebilir, hiçbir şey olmamış gibi yaşamaları mümkün olabilir mi? Adı katliamlarla, savaşlarla anılan bir kent, bir ülke, bir halk nasıl soluk alıp vermeye devam edebilir? Bunlar hiçkimsenin kolay kolay yanıtlayamayacağı türden ağır sorular. Ama yine de en başta insan olmanın getirdiği sorumlulukla hepimizin üzerine düşünmesi, yanıtlarını bulamasa da aramaya devam etmesi gereken sorular. Bu bakımdan toplumsal travmaların mağdurlarının bir araya gelerek paylaşımlarda bulunmalarına katkı sağlamak; kendilerini anlatabilecekleri araçlar sunmak; yaşananları yok saymadan, değersizleştirmeden başkaları ile paylaşmanın yollarını hep birlikte aramak en azından yaraların sarılmasına bir nebze katkıda bulunabilir. Yaygın bir kitleye sözünü anlatma; insanların hayatlarınlarına, duygularına ve düşüncelerine aynı anda dokunabilme yetisi ile sanatın kendisi de pekala bu araçlardan biri olabilir. Hele ki müthiş etkileme gücü ile sinema! Tabii hikayesini anlattığı insanları nesneleştirmeyen, izleyiciyi edilgenleştirmeden, sürecin aktif bir katılımcısı haline getiren bir dil ile birlikte.

Hiroshima Mon Amour filmiyle Alain Resnais de sinemayı tam da böyle bir araç olarak kullanıyor ve üstesinden gelmenin bir hayli güç olduğu bir işe kalkışarak, insanlığın görüp görebileceği en ağır toplumsal travmalardan birini, Hiroşhima’yı anlatmaya koyuluyor. Resnais’nin ustalığı ve anlatım biçimindeki tercihi ile ortaya incelikli bir eser çıkarıyor. Hiroshima Mon Amour hem ele aldığı konu hem de sanatsal anlatım gücü ile kolay kolay akıllardan çıkmayacak bir şahesere dönüşüyor.

Hiroshima Mon Amour

hiroshima-2

6 Ağustos 1945… İnsanlığın gördüğü en büyük yıkımlardan biri… Yeryüzünün cehennemi… Yaklaşık 140.000 insan, insanoğlunun tahayyül sınırlarını aşan bir saldırı ile hayatını kaybediyor. Ve ardından 9 Ağustos Nagazaki saldırısı… Bu defa 75.000 insan… Atmosfere yayılan tonlarca kül ve radyoaktif madde… II. Dünya Savaşı ile birlikte insanlığın da sonu… İnsanoğlunun görüp görebileceği en ağır travmalardan biri. Böyle bir acıyı, travmayı filme almak mümkün mü? Cehennemi bu dünyada görmüş insanların acılarını anlamak ve anlatmak… Muhtemelen her söz, her kare kiyafetsiz kalacaktır anlatmaya. Ama anlatmak gerekiyor. Bu büyük yıkım unutulmasın, unutturulmasın diye; yaşanılan acılar bir nebze olsun paylaşılsın, anlaşılsın diye! Kuşkusuz cesaret gerektiren bir iş bu. Ama 1956 yılında çektiği Guernica (1951) ile İspanya’nın Bask bölgesindeki Guernica kasabasının 1937 yılında Almanlar tarafından tek bir uyarı olmaksızın bombalanması sonucu yaklaşık iki bin sivilin nasıl katledildiğini; Gece ve Sis (Nuit et brouillard, 1956) ile II. Dünya Savaşı’nın o meşum toplama kamplarını oldukça etkileyici bir şekilde anlatan Alain Resnais bu cesareti gösteriyor ve 1959 yılında Hiroshima Mon Amour’u çekiyor. Ve ortaya oldukça etkileyici ve kolay kolay unutulamayacak bir film çıkarıyor.

Resnais Guernica ve Gece ve Sis’ten farklı olarak bu defa belgesel ve kurmacayı iç içe kullanıyor. Bu tercih bir yandan belgeselin katı dilini kırarken, diğer yandan kurmaca dilinin kifayetsiz kaldığı o acı gerçeği seyirciye kısmen de olsa aktarmaya yardım ediyor. Filmin kurmaca yönü hikayenin insanileşmesine ve seyircinin filme daha fazla dahil olmasına da katkıda bulunuyor. Oldukça etkileyici açılış sahnesi ile birlikte Resnais seyirciyi gerçekliğin içine usulca bırakıyor. Birbirine sarılmış halde bulunan kül rengi bedenlerin görüntüsü ile açılan film, kadının “Her şeyi gördüm Hiroşima’da” sözleri ile başlayan anlatısı ile devam ediyor. Kadın zihnindeki Hiroşima’ya ait görüntüleri tanımlarken Hiroşima saldırısının ardından çekilmiş gerçek görüntüler kadının sesine eşlik ediyor. Bu görüntüleri müze ziyareti izliyor. Biz de kadının zihninde yeniden gezdiği müzeyi geziyor, erimiş demirleri, yanmış taşları, toz zerresine dönüşmüş harabelerin fotoğralarını görürüz. Ama adamın kadına sürekli tekrar ettiği gibi gördüğümüz aslında hiçbir şeydir. Ne görüntüler, ne müze ziyaretleri ne de anıtsal mekanlar yaşanılan korkunç travmayı kavramaya yetiyor.

Yolları bir şekilde Hiroşima’da kesişmiş iki aşıktır adam ve kadın. Aslında Hiroşima, onların biraradalığının yegane sebebidir. Adam, uzakta bir yerde savaşırken tüm ailesini Hiroşima’da kaybetmiştir. Kadın ise Paris’ten barış ile ilgili bir film çekimi için gelmiştir Hiroşima’ya. Ama kadını Hiroşima’ya getiren şey çok daha derinlerindedir. Bunu sesinin tınısından, seçtiği sözcüklerin acısından anlamak mümkündür: “Fotoğraflar, fotoğraflar… Birleştirilen kalıntılar arasında… Başka bir şey olmadığı için… Bilgi veren yazılar arasında… Başka bir şey olmadığı için… Dört kez müzede, Hiroşima’da, insanlara baktım. Dikkatle demire baktım. Yanık demire. Kırık, et ve kemikmiş gibi yara alabilen demire. Demet biçimi almış şişe kapaklarına; kimin aklına gelirdi? Çiçeği burnunda acısıyla, diriliğini yitirmeden yüzen insan derisine. Taşlara. Yanık taşlara. Parçalanmış taşlara. Bir sabah uyanıp da saçlarının döküldüğünü gören, kimlikleri seçilemeyen Hiroşimalı kadınların başlarına. Sıcaktan yanıyordum Barış Alanı’nda. Barış Alanı’nda 10.000 dereceydi ısı. Biliyorum. Güneşin kaç derece olduğunu Barış Alanı’nda. İnsan nasıl bilmez?” Fakat tüm ailesini Hiroşima’da yitirmiş bir adamın acısını paylaşmaya yeter mi bu sözler? Hangi söz yeter ki zaten? Adamın sürekli “Sen hiç bir şey görmedin Hiroşima’da. Hiç!” deyişi tam da bu yüzden. Toplumsal bir travmanın mağduru adam, anlaşılmadığını, o travmatik olayı yaşamayan hiçkimsenin onu anlayamayacağını düşünmektedir. Kadın “Ben hep ağlamışımdır Hiroşima’nın alınyazısını duyduğumda. Hep” dediğinde adamın yanıtı “Hayır. Ne diye ağlamış olasın” olur. Ve ekler: “Bütün dünya sevinç içindeydi. Sen sevinç içindeydin dünyayla birlikte. Duyduğuma göre güzel bir günmüş o gün Paris’te değil mi?” Bu sözlerde film çekimi için Hiroşima’ya gelmiş, müze gezerek Hiroşimayı anlamaya çalışan batılı bir göze sitem vardır.

Ama kadını oraya getiren şey yakın tarihle kurduğu naif bir duygusallığın çok ötesindedir. Onu adamdan önce Hiroşima’ya bağlayan şey kendi geçmişindeki travmalardır. Doğduğu büyüdüğü, ilk aşkını yaşadığı Fransa’nın Nevers’si onun Hiroşimasıdır. II. Dünya Savaşı sırasında, Fransa’nın Almanlarca işgal edildiği dönemde bir Alman askerine aşık olur kadın. İlk aşkı yurdunun düşmanıdır. Ve ülkesinin kurtuluşu onun için ilk aşkının ölümü demektir. 20 yaşındaki genç kalbi, vücudunun altında usul usul can veren Alman askeri ile birlikte ölüp gider. Kadın bunu şu sözlerle anlatır: “Çünkü o anda bile diyebilirim ki en ufak bir ayrılık bulamıyordum bu ölü gövdeyle benimki arasında. Yalnız benzerlikler bulabiliyordum bu ölü gövde ile benimki arasında.” Ne uzun, ne acı bir ölümdür bu! Ona kalan yurdunun düşmanına aşık olmanın lekesi ve yitirdiği ilk aşkına yaktığı ağıdıdır. Ailesi, kenti için bir yüz karasıdır. Ne yas tutmasına izin vardır ne de yurdunun o “asil” insanları ile birarada bulunmasına. Önce odasına hapsedilir, sonra sevdiği gencin Alman ismini haykırdığı için buz gibi bir mahzene. Upuzun süren bir yastır bu. Hem yas hem de sevdiği artık yaşamıyorken hala nefes alıp vermenin getirdiği suçluluk duygusu. Yaşayan bir ölüye dönüşmesinin altında bu suçluluk duygusu yatar. Bu suçluluk duygusuyla kanatır kendini her gün: “Eller bir işe yaramıyor mahzende. Duvarları tırmalıyor. Derileri sürtünüyor. Kanasınlar diye. İyi gelsin diye yapacak bir bu kalıyor. Bir de hatırlamak için. Senin kanını tattığımdan beri sevdim kanı.” Neden sonra yaşamı içinde usul usul hissetmeye yeniden başladığında, ailesi onu Paris’e gönderiyor. İki gün süren bisiklet yolculuğunun sonunda nihayet Paris’e vardığında, duyduğu isim Hiroşima oluyor Paris sokaklarında. Yazgısı Hiroşima’nın yazgısı ile birleşiyor.

Bu yazgı belki de adama olan ilgisini tetikliyor. Yaşadığı o büyük travmadan tam 14 yıl sonra Hiroşima’ya geliyor. Bu geliş, gündelik hayatında yer etmese bile sık sık rüyalarına giren bu travmatik anıların açığa çıkmasına yol açıyor. Hem Hiroşima’nın kendisi, hem de belki yıllardır hissetmediği aşkın içinde yeniden filizlenmesi Hiroşimalı adamı, ilk aşkı olan Alman askeri ile özdeşleştirmesine sebep oluyor. Adamın uyurkenki bir el hareketi, ilk aşkının öldüğü ana götürüyor kadını. Ve yıllardır kimselere anlatmadığı hikayesini usul usul adama anlatmaya başlıyor. İki adam arasında kurduğu özdeşlik ve aktarım, kadının travmaları ile yüzleşmesini kolaylaştırıyor. Sanki karşısında ilk kez aşık olduğu o adam varmış gibi anlatıyor yaşadıklarını. Travmaları adam ve kadını yakınlaştıran ve bütünleştiren öge oluyor. Birbirlerini travmaları üzerinden tanıyor ve travmaları üzerinden sevmeye başlıyorlar. Bu yakınlaşmada paylaşma ve anlaşılma hissinin etkisinin büyük olduğunu söylemek doğru olacaktır. Tam da bu yüzden adam kadına “Ancak Nevers yoluyla anlamaya başlayabilirim seni?” diyor. “Sanki orada neredeyse seni kaybettiğimi ve neredeyse bir daha asla seni görememe riski olduğunu anladım gibi geliyor bana. Sanki orada bugün olduğun insan olmaya başladığnı anladım gibi geliyor bana.” Bu paylaşma ve rahatlama hissi, iyileşmenin de ilk adımı oluyor. Kadın kendi hikayesinin de “anlatılabilir bir hikaye” olduğunun farkına varıyor. Uzun yıllar boyunca tek başına omuzladığı bu ağır yük nihayet hafiflemeye başlıyor ve kadın 14 yıl sonra ilk defa Nevers’i ziyaret etmeyi, yaşadığı onca acıyla yüzleşmeyi isteyebiliyor.

Resnais tüm bu hikayeyi hatırlamak ve unutmak üzerine kuruyor. Bu ikilik kendini hem tarihsel ögelerde hem de karakterlerin bireysel hikayelerinde gösteriyor. Bir yanda hatırlamanın dayanılmaz ağırlığı, diğer yanda unutmanın getirdiği büyük suçluluk duygusu… Bir yanda cehenneme dönem bir Hiroşima, diğer yandan kedilerin kayıtsızca dolaştığı, rehberlerin gülümseyerek turistleri gezdirdiği bir Hiroşima… Getirdiği tüm güzellikleri ile sonsuza kadar sürmesi istenen aşk ve o aşkın acı bir şekilde sonsuza kadar yitirildiği gerçeği… Hatırlamak mı daha kolay, yoksa unutmak mı? “Seni daha az hatırlamaya başlıyorum. Unutmaya başlıyorum seni. Ürperiyorum bunca sevgiyi unuttuğumu düşündükçe. Ellerini bile doğru dürüst hatırlamıyorum. Acıyı hala hatırlıyorum biraz. Bu gece hatırlıyorum. Ama bir gün hatırlamayacağım. Hiçbir şeyi…” Ama tam bir unutuş mümkün mü? Yoksa tüm yaşadığımız o acılar, travmalar benliklerimizin ayrılmaz bir parçası olarak son ana kadar bizim nefes alıp vermeye devam mı edecek? “Birkaç yıl içinde seni unuttuğum zaman, bu çeşit başka hikeyeler geçince başımdan, aşkın unutuluşu olarak anacağım seni. Unutmanın korkunçluğu olarak düşüneceğim bu hikayeyi. Şimdiden biliyorum bunu.” Aslında unutmak üzerine söylenen bunca söz tam da unutuşun imkansızlığını anlatmıyor mu? Travmaların bir araya getirdiği, bir ettiği adam ve kadın… Birbirlerinin isimlerini bilmeseler kaç yazar. Kadın artık Nevers’dir adam için, adam ise Hiroşima’nın ta kendisi.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi