Çorum’a doğru yol alan bir otobüsteyim. Mottosu; “Ortak hikayenin peşinde” olan; toplumsal belleği diri tutmak ve tarihsel yüzleşmeyi sağlayıp toplumsal barışı gerçekleştirmek adına bir araya gelen bir avuç güzel insanın özel davetiyle ilk kez adım atmak üzereyim bu şehre. Elimde, Sevcan Sönmez’in “Filmlerle Hatırlamak” kitabı, aklımda Özcan Alper’in son filmi Rüzgârın Hatıraları… Hemen arkamdaki koltukta ise konuşmalarından anladığım kadarıyla, “Türk-Müslüman-Erkek” profilini temsil eden iki ihtiyar var. İkisinin siyasete uzanan muhabbetiyle yolculuğumun amacına, yolun varacağı yere ve bende yaratacağı etkiye doğru ironik bir rotanın tam merkezindeyim işin aslı. “Farkında olmak”la “umut etmek” arasında gelgitler yaşadığınız o sürecin tüm ağırlığıyla, kafamı sürekli kurcalayan bir çaresizlik hissi cebimde, arayıştayım.

“Freud yastan bahsederken yası tutulmayan olaylarda insanların asla iyileşmeyeceğini vurguluyor. Peki çoğu zaman yas tutmanın bile yasaklandığı bir ortamda travma anlatısının oluşması mümkün mü, ya da ne kadar mümkün?” diye soruyor Sönmez kitabında. Ve ekliyor;

Toplumsal hafıza oldukça geniş bir kavram, çünkü birçok bileşeni olan topluma dair politik, sosyal, ekonomik meselelerle bağlantılı, gündelik hayatla, sanat pratikleriyle etkileşim içinde birçok altbaşlığı mevcut. …Toplumsal hafızada en önemli meseleler, acı veren taraflar, bastırılarak, yok sayılarak derinleşmiş yaralar, yıllarca konuşulmayan, yüzleşilemeyen ve bu nedenle daha da derinlere inen ve iyileşmeyen travmalar.

Sinema bir eğlencelik, bir hikaye anlatma aracı, kitleleri manipüle etmenin en etkili araçlarından biri, bir endüstri ve bir ideolojik aygıt. Üstelik Adorno’dan beri biliyoruz ki kitle iletişim araçlarının en önemli işlevi ideolojik yönleri. Hafıza Kaydı ekibi de tüm bunların bilincinde olarak işe koyuluyor ve yaklaşık 40 dakikalık sözlü tarih çalışması olarak da tanımlayabileceğim bir tanık belgeseliyle; birçok alanın travmalara sessiz kaldığı, hatta toplumdaki insanların, mağdurların ve tanıkların bile sessiz kalma konusunda ısrarcı olabildikleri bu zor zamanlarda en etkili dışavurum araçlarından biri olan sinemanın kurgusal olmayan gerçekliğiyle bizi baş başa bırakıyor. Koltuklarımıza yaslanıp sinemanın sarsıcı gücüne bir kez daha tanıklık ediyoruz.

Yaşadığımız çağın ulaştığı hız, hızlı tüketimin de temelini oluşturmuş ve kaçınılmaz olarak her şeyin hızla yitip gitmesi durumu ortaya çıkmıştır. Bellek yitimi konusunun, kapitalist kültürün ölümcül hastalığı olarak Adorno tarafından ilk kez 1930’ların sonunda dile getirildiğini belirten, bellek üzerine araştırmalarıyla bilinen Profesör Andreas Huyssen kavramın aynı zamanda, bir anlamda belleğe ilişkin bir saplantı haline dönüştüğünü de düşünür. Sürekli olarak unutmanın eleştirildiği ve belleksizleşmenin vurgulandığı bir çağda aslında bir bellek saplantısının oluştuğu, özellikle de tarihsel birikim ve siyasal olaylarla hatırlanacak birçok toplumsal gerçeğe bakılırsa haklı bir tespittir. 1980’lerden itibaren birçok toplumda yaşanan çeşitli olaylarla, sorgulamalarla ortaya çıkan “hafıza patlaması” bize gösterir ki, geçmişle hesaplaşma özellikle travmalarla çevrili toplumlar öznelinde er ya da geç yaşanacaktır. Travmalar insanlar için en ağır ve rahatsız edici anılar olarak, yüzleşme ve hesaplaşma noktasında ilk ortaya dökülecek parçalardır.

12 Eylül öncesinin siyasi ikliminde 57 kişinin korkunç şekilde can verdiği, yüzlerce kişinin yaralandığı ve kentte bugüne dek uzanan bölgesel ayrışmaya sebep olan bu toplumsal olay üzerine söylenecek söz hem çok, hem hiç yok aslında. Travmaların ortaya dökülmesi yüzleşmeye yardımcı olabilir, toplumsal bir hesaplaşma zemini yaratabilir diye düşünüyorsunuz ve her gün bir yenisini eklediğiniz acınızı bu şekilde avutuyorsunuz belki. Hayır, bu avuntuyu sizden alacak değilim. Keza birçoğunuz buna sarılarak ayakta durabiliyor bugün, biliyorum.

12 Eylül 1980 darbesinin dört ay öncesinde yayınlanan gazete küpürleriyle başlıyor Kabuk. Bıçak gibi kesilmiş bir şehrin görüntülerinin ardından ilk tanık başlıyor anlatmaya. O dönemin siyasilerinin politikaları doğrultusunda Çorum Olayları’nın katliama dönüşen ikinci dalgasının tüm rehaveti çöküveriyor bir anda üstünüze. Temmuz ayının alışılageldik huzurlu esintisinden eser yok. İnsanların ekmek dahi almaya korktukları, ölümün sokaklarda kol gezdiği, işkencecilerin cirit attığı kanlı bir zamandan bahsediyorum. Geliyorum diye diye gelen bir katliam söz konusu ve 11’i erkek, 5’i kadın 16 tanığın yüzlerinden okunan katliamın boyutu ve travmanın etkisi kelimelerle tarif edilebilecek düzeyde değil ne yazık ki.

“Müzikle direndim.”

Olaylar sonrasında haklarını arayan tanıklardan biri, davaların Erzincan’da görüldüğünü ve 500km’lik yolu 23 kere gittiğini ifade ederken, devletin yıldırma ve sindirme politikasının ne denli etkili olup olmadığını görebiliyoruz mesela Kabuk’ta. Bu politikanın tam karşısında ise, Çorum’un Maraş’a dönmesini bir ölçüde engelleyen barikat ruhunun yanı sıra, branşı müzik olan bir öğretmenin şu cümlesinde açıkça vücut bulan direniş olanca gücüyle karşımızda:

Müzikle direndim. Çocukları müzikle bir araya getirdim ve kaynaştırdım. Tek sesli değil, çok sesli müzik. Biri olmadan öbürü olamıyor.

“Çorum kendi acısıyla daha yüzleşmedi. O dönemin emniyet amiri, kolluk kuvveti, savcısı, valisi, kaymakamı, devlet kanalı (TRT) ne yaptı?” sorusuna; “Biz burada çığlık atarken, ölürken toplumun diğer kesimi neden sessiz kalıyor?” sorusu ve daha niceleri eklendi, eklenmeye devam ediyor. Yaralar kabuk bağlıyor, bu doğru. Ama toplumsal olanın bireysele indirgenmesi ve/veya üzerinin örtülmesi ve mağdurları sindirme politikası sürerken suçluları aklamanın devam etmesi tehlikenin varlığını sizce de somutlaştırmıyor mu? Hafıza Kaydı ekibi tam da burada devreye giriyor ve Kabuk belgeseliyle sinematografik değeri standart, manevi değeri yüksek bir ortak kınama istemi ortaya koyuyorlar. Peki bunu başarabiliyorlar mı?

Toplumsal Belleğin İzinde: Kabuk Belgeseli

Gösterimin ardından yapılan soru-cevap kısmından bahsedeyim önce. Seyircilerden gelen; “Neden sadece Milönü cephesi, karşı taraftan neden bir tanık yok?” haklı sorusuna Hafıza Kaydı ekibi görüşmecilerin Çorum Olayları’yla olan mesafesini gözettiklerini söyleyerek, belgeselin asıl sorusunun “Görüşmeci, Çorum Olayları’nda mağdur olmuş muydu?” olduğunu ekliyor. Mağdur, fail ya da devlet tek değildir. Bölünmüş durumdalar ve aralarında kimlik çatışmaları söz konusu. Ders kitaplarında, televizyon programlarında, gazetelerde, sokak cephesinde her yerde faillerin sesini duymaktan bıktıklarını, artık diğer sesi duymanın gerekliliğini dile getiriyorlar. Sesi duyulmayanın, sesi daha kısık olanın, kendini ifade etmek için anlatacağı alan bulamayanın sesine ses vermek istedik ve doğal eylemimiz bu yöndeydi diyorlar. Bir soru diğerini doğuruyor, keza cevaplar da öyle. Ekipten biri daha farklı yaklaşıyor olaya; “Failler her zaman iktidar sahipleriydi ve onlara ulaşmak hep zordu” diyor Sivas Katliamı’nın baş faillerinden birine ve onun getirilmiş olduğu konuma gönderme yaparak. Yeni politik sinemanın kurgusal olmayan temsilinde, tek derdi aynı korkuyu yaşamamak olan susturulmuş insanların sesi oluveriyorlar böylelikle.

Son kertede, yazının başında bahsetmiş olduğum ironiyle bağlantılı olarak belgeselin bende bıraktığı genel izlenimi ve etkiyi açıklayayım. Foucault’nun bilgiye sahip kişi ya da kurumların gerçeği ve söylemi inşa ederek temsil gücünü elde ettiğine dair görüşü hatırlandığında ana akım medyanın veya popüler anlatıların resmi ideolojinin yeniden üretilmesine yaptıkları katkı; iki ihtiyarın baskı, şiddet, korku ve ötekileştirmeyi normalleştiren çoğunluğu temsili üzerinden beni o tartışmasız sonuca ulaştırıyor. Belleksiz bir toplum yaratmak amacındaki devlet ve iktidar yıllar sonra travmalarla gerçekten yüzleşmeye niyet ettiğinde bu belgelerin ve çalışmaların önemi artacak. Tam da aynı sebepten bir totaliter rejim uygulaması olan bilinçli unutturma politikasına karşı direnen Hafıza Kaydı ekibine, toplumsal belleğin diri tutulması yönünde emek harcayan her bireye olduğu gibi çok teşekkür ediyorum.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi