Sinemada üzerine kötü adam karakteri yapışan oyuncular olduğu gibi, her daim jön rollerinde ya da her daim baş karakter rollerinde oynatılan aktör ve aktrisler de vardır. Bazı oyuncular ise, “iyi” yahut “kötü” karakterleri canlandırmaz, etraflıca bir performans sunarlar. Tiyatro kökenli oyuncuların özellikle büyük başarı sağladığı bu karakter oyunculuğu da bazen “yıldızlar” çıkarır: Gary Oldman gibi, Steve Buscemi, Tilda Swinton, Peter Stormare, Shelley Duval, Richard Dreyfuss ya da Frances McDormand gibi…

Karakter oyuncularının başarısı ne iyi ne kötü, gerçek karakterler üretmelerinde ve onları üç boyutlu, inandırıcı ve sahici insanlar olarak yansıtabilmelerinden geliyor. İngiliz tiyatro ekolünden de oldukça başarılı oyuncular çıkıyor; biraz geniş tutarsak İdris Elba ile Benedict Cumberbatch’e kadar uzatabileceğimiz bir tanımlama bu. Fakat benim için bu ekolde hakkı şöyle ya da böyle teslim edilmiş Gary Oldman ile nedense hep bir “underrated” kaldığını hissettiğim Tim Roth büyük yer tutuyor.

1961 doğumlu Tim Roth, enteresan bir büyüme hikayesine sahip. Annesi ressam ve öğretmen; babası ise gazeteci, ressam ve 1991’de kapanan İngiliz Komünist Partisi’nin bir üyesi. Aslen Smith olan soyadını, soykırım mağdurlarına destek olmak için Alman/Musevi soyadı olan Roth’a değiştiriyor. Tim ise bu sanatçı ve muhalif ailenin geleneğini sürdürmek amacıyla heykel okuyor; ufak tefek birkaç rolden sonra sinemaya atılıyor. Öncelikle onu Peter Greenaway’in başyapıtı The Cook, The Thief, His Wife & Her Lover (1989 – Aşçı, Hırsız, Karısı & Aşığı) isimli filmde Michael Gambon’un korkunç gangsteri Albert Spica’nın çetesinin ahmak bir üyesi olarak izliyoruz. Bu kayda değer ilk rolü olan Roth, sonradan başrol ve önemli ana karakterleri oynamaya başlıyor. Robert Altman’ın Vincent ve Theo isimli filminde ünlü ressam Vincent van Gogh’u canlandırarak dikkatleri üstüne çekiyor. Aynı yıl, Tom Stoppard’ın kendi oyunundan uyarladığı ve Hamlet’teki iki jurnalci arkadaşı anlatan Rosencrantz ve Guildernstern Öldü (1990) filminde Guildenstern’ü canlandırıyor. Üstüne üstlük filmde Rosencrantz’ı canlandıran Gary Oldman ve Richard Dreyfuss da var!

Daha sonra Tim Roth’un iyiden iyiye Amerikan sinema dünyasında tanınmaya başladığı dönem geliyor. Aslında, Roth, önemli bir isimle beraber yükseliyor ABD’de: Quentin Tarantino. Rezervuar Köpekleri’nde ağzı iyi laf yapan, güzel fıkralar anlatan genç sivil polisi canlandıran Tim Roth, Pulp Fiction’da da Amanda Plummer ile filmde az yer kaplayan ama önemli bir bağlayıcı sahne teşkil eden soygun sahnesinde yer alıyor (“Balkabağım” olarak).

Tim Roth oynadığı karakterlerin büyük bir kısmı ile seyircinin yakınlık kurmakta zorlanmayacağı iyiyle kötünün arasında hakiki bir karakter olarak hemen ısınacağı rollerin altından kolaylıkla kalkarken, öte yandan uçlarda karakterleri oynamayı da başarıyor. Bana göre sinema tarihinin en rahatsız edici “kötü adamlarından” Rob Roy’daki Archibald Cunningham karakteri ile BAFTA’da En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülünü alırken, Oscar ve Altın Küre’ye de aday oluyor. Bunun yanı sıra Giuseppe Tornatore’nin 1900 Efsanesi filminde, gemide doğan ve hayatı boyunca gemiden inmeyen, kendi kendine bir piyano üstadı olan naif ve garip 1900 karakteri ile de konuşulan bir performansa imza atmıştı.

Wim Wenders, Francis Ford Coppola ve Michael Haneke gibi büyük yönetmenlerin son dönem filmlerinde kendine yer bulan Tim Roth, en son da eski dostu Quentin Tarantino’nun tartışmalı son filmi Hateful Eight’te köklerine dönmüş, İngiliz bir “beyefendiyi” canlandırmıştı.

Uzun lafın kısası, gerçek karakterlerden en uç noktalardaki insanlara kadar büyük bir aralıktaki karakteri en hakiki ve inandırıcı bir biçimde verebilen, birçok sevdiğimiz yakınlık hissettiğimiz karakteri beyazperdeye taşımış olan Tim Roth, sinemanın en önemli karakter oyuncularından biri olmayı sürdürecek.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi