Bir süredir “mutlaka izlenmesi gereken feminist filmler” listelerinde ilk sıraya yerleştirilen Thelma & Louise’in gerçekten feminist bir film olup olmadığı üzerine gerekçeleriyle birlikte bir yazı kaleme almak istiyordum. Aslında zihnimin derinliklerinde yer alan bu tartışma daha ziyade Fight Club filminin gerçekten bir sistem eleştirisi mi yoksa sistemin bir truva atı olup olmadığı üzerine geliştirdiğim düşünme süreciyle birlikte daha da alevlendi.

Hollywood sinemasının kitleleri kontrol eden bir yapısının olduğu yadsınamaz bir gerçek. Peki bu kontrol mekanizması ne gibi şekillerde işliyor önce buna değinmek gerekir. Aslında Hollywood bunu tamamen “özdeşim” kavramı üzerinden yapıyor. Sosyal medya üzerinden ne kadar ışıltılı hayatlar yaşadığımıza dair bir yanılsama yayıyor olsak da aslında her birimizin yaşadığı çeşitli sıkıntılar ve yorgunluklar var. Bu sıkıntılardan, her gün sabah 9 akşam 6 çalıştığımız işlerin, okuduğumuz okulların monotonluğundan kurtulmak için sinemaya gidiyor, filmlerin karşı konulamaz dünyasına kendimizi bırakıyoruz ve sinemadan rahatlamış bir biçimde çıkıyoruz. Bu rahatlama hayata dair umutların tazelenmesine dair bir umutlanma. Çünkü Hollywood tam olarak bunu satıyor aslında. Yüzüklerin Efendisi’nden tutun Harry Potter gibi fantastik filmlere ya da The Invention of Lying (2009) gibi bir komedi filminin yapısına kadar filmin başında kendimiz gibi ortalama bir karakterle karşılaşıyoruz. Bu karakter genellikle hayatından sıkılmış ya da kendi hayatının sınırları içerisinde belirli bir monotonlukta yaşamını sürdüren karakterler. Karakterlerin filmin başındaki temsilinin bize benzemesi önemli çünkü filmin ilerleyen dakikalarında başına gelen muhteşem olaylar, sistemin içerisinde sıkışmış izleyiciler olarak bizlere bir gün bu monotonluğu kırabileceğimizi, hayatımızın fırsatını ya da hayatımızın aşkını bulabileceğimize dair umut aşılıyor.

Bu özdeşim, kadın ve erkek temsilleri üzerinde farklı ilerleyebiliyor. Çünkü kapitalist sistemin en büyük dayanaklarından biri aile. Bir aile kurmak her ne kadar duygusal bağ ve oldukça naif duygular içerebiliyor olsa da tüketim kültürü açısından değerlendirdiğimizde her aile, yeni bir ev, yeni beyaz eşyalar, yeni balayı tatilleri, bebek ve okul masrafları demek. Bu noktada Hollywood kadınlara farklı ve “baş edilemez” olmamayı öğütlüyor. Bu sebeple aksiyon filmlerinde zeki, seksi, akıllı kadınlar filmin bir noktasında ölürken “kurtarılmaya muhtaç” kadınla filmin başrol erkeği aşk yaşayıp mutlu bir evliliğin kapılarını aralayabiliyor. Bu tür kadın temsillerine alışmış biz izleyiciler için Ridley Scott’ın Thelma & Louise’i sisteme baş kaldıran ve hatta bunu eline silah alarak yapan özgür kadın karakterler sunması, filmi feminist bir çizgiye oturtmamızı sağlıyor ancak filmin bütününe baktığımızda filmin sunduğu feminizm bir yanılsamadan ibaret olabilir mi?

Thelma & Louise: Güçlü ve Özgür Kadının İntiharı

Sinemada kadın temsili sorunu ekranda şekillenen bir sorun olarak görülmemelidir. Sorunun temeli toplumun en küçük birimi olan ailede atılır ve geliştirilir. John Berger, Görme Biçimleri adlı çalışmasında kız çocuk ve erkek çocuğun yetiştirilme, dış dünyayı algılama biçimleri üzerindeki farklılıklara değinirken, erkek çocuğun etrafını gözlemlemesi teşvik edilirken, kız çocuğun kendi hareketlerine odaklanmasının öğütlendiğinden bahseder. Bu durum kız çocuğun küçük yaşlardan beri kendini bakılan/gözetlenen olarak konumlandırmasına, erkek çocuğun bakan/gözetleyen olarak konumlandırmasına sebep olur. Kadın ve erkek rolleri etken ve edilgen olmak üzere küçük yaşlardan belirlenmeye başlanır.

Belirlenen rollerin pekiştirilmesi görevi, büyük ölçüde kapital düzen tarafından medya aygıtlarına verilmiştir. Bu konular üzerine de çalışmalar yürüten, Marksizmi yeniden yorumlayan Frankfurt Okulu düşünürleri, kültür endüstrisi kavramını sıkça kullanır. Kültür endüstrisi, ortalama insanı kapitalist sistemin dışına çıkmayacak boyun eğecek ve boyun eğdiğinin farkına bile varamayacak şekilde biçimlendirme çalışmasıdır. Yapılan filmler, yazılan kitaplar, üretilen şarkılar gibi popüler kültür ürünü olan tüm eserler özünde bu amaca hizmet etmektedir. Bir düzeni devam ettiren, o düzene yeni köleler yetiştiren, elinde büyük bir güç barındıran en önemli kesim çocuğu olan kadınlardır. Bu yüzden şekillendirilmesi zorunlu en büyük kesim kadınlar olarak görülebilir. Kadının özgürlüğünü ilan etmesi kapitalist ataerkil düzen tarafından istenecek en son şeydir. Özellikle filmler yoluyla kadının bakılan/kullanılan/evlenilen/terk edilen/aşağılanan/yüceltilen olarak egemen erkek tarafından şekillendirilen bir nesne olduğu vurgulanır. Kadınlar bu yaygın görüşü, izledikleri her filmde daha çok kabullenir haline gelir. Kendi bedenine dahi eril bakışla bakmaya başlar.

Joseph Campbell, ‘Kahramanın Sonsuz Yolculuğu’ adlı kitabında karakterlerin sıradan dünyalarından özel dünyaya geçmeleriyle başlayan değişimden bahseder. Buna dayanarak Thelma ve Louise’in yolculuğunu inceleyecek olursak, hikayenin cinayet sahnesine kadar karakterlerin sıradan dünyalarını görürüz. Cinayet sahnesi sonrası, Thelma ve Louise birlikte oldukları erkeklerden kaçıp tatile çıkan iki kadından, eyalet polisinin ve akabinde FBI’ın olaya dahil olduğu bir cinayetin ilk şüphelilerine dönüşürler. Akabinde bir otelde dinlenen ikili, sahip oldukları maddi varlığın çalınmasıyla birlikte bir kez daha güvensizleşir. Çıkarılan takılar ve rujlar eşliğinde kadın imajına yönelen başkaldırı başlar ve karakterler dönüşümünü gerçekleştirir. Film, bu ana kadar birçok noktada güçlü ve özgür kadın imajına hizmet etse de filmin sonunda yüzleştiğimiz intihar, özgür kadının özgürlüğünü sorgulamaya sebep olabilir.  Bu noktada, intiharın doğasını da göz önünde bulundurmakta fayda var.

Thelma ve Louise karakteri gerçekten intihar etmek isteyen ve intiharı bir özgürleşme yöntemi olarak tanımlayan karakterler mi yoksa intihar sistem içerisinde barınamamaya karşı bulunan bir çözüm mü? Yani güçlü kadın imgesi kendi arzusuyla intiharı mı seçiyor yoksa güçlü bir kadın olarak sistem, onu içerisine kabul mü etmiyor? Bu noktada verilecek kararın filmin bakış açısını tam anlamıyla değiştirebileceğine inanıyorum. Çünkü eylemlerden biri güçlü kadın imajını doğrulamak yani desteklemek anlamı taşıyor bir diğeri ise özgürlüğünün peşinde bir kadın olmanın yanlışlanmasıyla sonuçlanıyor. Thelma & Louise’i izlediğim her seferde, ne yazık ki özgür kadınların sistem içerisinde barınamadığını görüyorum. Bu barınamama diğer tüm izleyici kadınlara özgürlüğün peşinden gitmenin ölümle sonuçlanabileceğini üzerine karanlık bir tablo çiziyor. Tam da bu sebeple filmin başlangıcından itibaren geliştirdiği feminist söylemleri, kurgulanan son eşliğinde tuzla buz oluyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi