Film, atmosferinin habercisi bir sekansla açılıyor. Üzerinde defalarca patinaj çekilmiş toprak bir arazide şimdiye dek yüz küsür filme soundtrack hazırlayan Hans Zimmer’in ‘Thunderbird’ parçasıyla şöyle bir göz atıyor kamera boşluğun ötelerine. Bir anda kaptırmıyor da değiliz kendimizi Thelma’nın ve Louise’in kendilerine yarattıkları alternatif yollara. ‘Hani belki’ demiyor da değiliz zaman zaman -ne kadar filmin sunduğu sonun çok talihsiz bir son olduğunu düşünmesem de-

Teksas’ta büyümüş Callie Khouri’nin kaleminden çıkan, Susan Sarandon ve Geena Davis’in canlandırdığı iki kadının, dağ evine tatile gitmek için başladıkları yolculuklarının, Arkansas’tan Arizona’ya uzanan, bir mücadeleye dönüşmesinin hikayesini ele alan Thelma & Louise, Ridley Scott’ın yönetmenliğinde 1991 yılında seyircisiyle buluştu. ABD’de ‘Kadınların Yılı’ olarak tanımlanan 1992 yılında, Akademi ve Golden Globes’ta ‘En İyi Senayo’ ödülü başta olmak üzere, birçok festivalde 39 adaylığı ve 17 ödülü bulunmaktadır. Aristotelian dramaturji de dediğimiz, klasik anlatı, serim, düğüm ve çözümden oluşan üç perdeli yapı, herkesin aşina olduğu, seyri kolay bir yapıdır. Hikaye, seyirciye aktarılırken, seyircinin ana kahramanla özdeşlik kurması temel amaçlardan biridir. Hikayeye yerleştirilen ayrıntılar, karakterin dramatik aksiyonuna amaç ya da araç olabilir. Thelma & Louise bu açıdan ele alındığında sinema tarihinin en önemli filmleri arasında. Bu yazıda Thelma’yı ve Louse’i yaşadıkları yolculukta karakterlerinin dönüşümleriyle ele alacağım.

Thelma & Louise: Vahşi Gecenin Çağrısı – ‘Wild night is calling’ 

Açılış sahnesinde film, patriarkanın yaşam alanını daralttığı Thelma’nın ve Louise’in ihtiyaç duydukları, arzuladıkları, uzaklaşmak istedikleri şeyler konusunda seyirciyi karakterlerin yapabileceklerine, göze alabileceklerine hazırlıyor. Thelma, kocası Darryl ile 18 yaşında evlenmiş, “dizini kırıp” evinde oturmaya itilmiş, sindirilmiş, kendi arzuları konusunda kendini frenlemeye çalışan bir kadındır. Bunu, Thelma’nın davranışlarında görmek mümkündür. Kocasından izin almaya çekinir. Tamamını yemek istediği çikolatadan birer ısırık alıp dolaba geri koyar. Öyledir ki, yıllardır kocası Darryl olmadan şehrin dışına dahi çıkamamıştır. Louise, uzun süredir garson olarak çalışan, ihtiyaç duyduğu güveni ve ilgiyi sevgilisi Jimmy’den sağlayamamış, düzenli bir kadındır. Jimmy’e ulaşmaya çalışır fakat sürekli telesekreter çıkar. Evinde ve iş yerinde çalışkan ve disiplinlidir. Louise, Thelma’yı bir arkadaşının dağ evine, baş başa tatile çıkmaları için ikna etmeye çalışır. Louise turnesi boyunca kendisini aramayan sevgilisi Jimmy eve döndüğünde orada olmayarak onu cezalandırmak ve bu arada kız kıza kafa dağıtmak ister. Thelma, ilk aşamada, her klasik anlatıda olduğu gibi bu çağrıyı reddeder. Fakat sonra izin almaya çalıştığı, egosantrik kocasının ona karşı tutumundan sormaya bile çekindiğini fark eder. Louise’in tabiriyle ‘Darryl benim babam değil, kocam’ deyip, ona tatile çıktığına dair bir not ve mikrodalga fırında bıraktığı hazır yemekle veda ederek Martha Reeves’in ‘Wild Night’ şarkısının eşliğinde bir sekansta, birbirinden ayıramadığı yüklüce kıyafeti ve kocasının evde yalnız olduğunda kendini koruması için aldığı silahı -kirli bir şeye dokunuyormuş gibi- ucundan tutarak bavullarına atar. Bavullarını Louise’in arabasına yükleyerek özgürlüklerine doğru bir kaç günlük tatile çıkarlar. Dramatik bir ilke olarak Çehov‘un silahı, sahnede görülen silahın ilerleyen sahnelerde patlamasının gerekliliğini savunur. Silahın, gerilime neden olan herhangi bir an olarak ele alınması da mümkündür. Küçük bir ayrıntı gibi görünen bu sahne, bu nedenledir ki filmin kırılma noktalarından birine haberci olabilir.

thelma-and-louise-filmloverss

Yolculuk planladıkları gibi ilerler. Thelma, kocasına verdiği dersin haklı gururunu yaşar. Eğlenmeye susamıştır ve bu fırsatı değerlendirmek ister. Mola verip bir şeyler içebileceklerini söyler. Böylece Louise’in çok da hoşlanmadığı türden, ona Texas’ı hatırlatan bir yol kenarı barına gidip birer içki sipariş ederler. Kocası Darryl ile genç yaşta evlenmiş olan Thelma, masaya onlarla flörtleşmeye gelen Harlan’la konuşmaktan keyif alır. Louise bu konuda daha ön yargılı davranmakta ama bu tutumunu da frenlemeye çalışmaktadır. Geçmişi ve belki de mesleği ona bir şekilde insanlara olan güveni konusunda engel olmaktadır. Belki de, ona bir içki ısmarladığı için kendisine borçlu olduğunu düşünen ve bu borcu istediği şekillerde tahsil edebileceğine inanan onlarca erkek tanımıştır. Thelma, bu konuda daha umarsızdır. Nasılsa, bu fırsatı bir kez yakalamıştır ve o anı dilediği gibi yaşayıp eğlenmek derdindedir. Harlan, bütün gece dans edip eğlendiği Thelma’nın sarhoş olmasını fırsat bilip, ağzından küfürlerle birlikte salyalar akıtarak külodunu sıyırır. Bu sahne, kahramanları uçuruma sürükleyecek ilk saldırı anıdır. Louise, Harlan niyetini gerçekleştiremeden yetişerek büyük bir öfkeyle silahı Harlan’a doğrultup Thelma’yı arkasına alır. Harlan, ilk etapta korksa da onlar uzaklaştıkça amiyane tabirle ‘yiğitliğine laf ettirmeyerek’ küfürlerine devam eder ve “tecavüzü hak ettiklerini” söyler. Louise, bir refleks gibi görünen ama toplumsal ve bireysel hafızasıyla verdiği ve sonrasında da bunun pişmanlığını yaşadığını görmediğimiz bir kararla Harlan’ı göğsünden vurur ve arabaya binip uzaklaşırlar.

‘Özür Dile Yoksa Seni Pişman Ederim’ – ‘You say you are sorry or I am gonna make you fucking sorry.’

Dilde cinsiyetçi yaklaşıma karşı duruş, filmde tekrar eden temalardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Harlan’ın ölümünü getiren küfürleri, filmin ileriki sahnelerinden birinde benzer bir tavırla yaklaşan tır şoförünün de canını yakıyor. Yol boyunca zaman zaman, bu iki kadını rahatsız eden tır şoförüne verdikleri tek ve son şansta, özür dilemediğini gören Thelma ve Louise, yoluna çıkan kadın şoförleri sıkıştırıp taciz ettiği tırını havaya uçuruyor. Lacan, insan dilin içine doğar, der. Dil, kültür, matematik felsefesi ve toplumun analizinde en fazla kullanılan yaklaşım olan yapısalcılığa göre insan, kendini ve düşüncelerini zıtlıklar üzerinden var eder. Böylece kişi, sürekli bir öteki üretme hali içerisindedir. Dil, kadının toplum içerisindeki konumunu etkileyen en önemli unsurlardan biridir. Zayıf, aşağı olarak işaret edilenin, genellikle kadın bedeni üzerinden yapılıyor olması, dilin, kadının toplumda ikincil olmasındaki payını doğrular niteliktedir. Kadın cinselliğinin pasifliği üzerinden, erkek cinselliğini yücelterek oluşturulan bu eril dil, nesilden nesle alışılageldik bir duruma dönüşebiliyor. Eril kahramanın kusursuz, güçlü egosu karşısında, zayıf, eksiklerle dolu dişil karakterin tezatlığında seyirci, eril karakterle özdeşleşmeye itiliyor. Birinci feminizm dalgasıyla mülk, oy kullanma gibi haklar kazanıldıktan sonra, 1980lerle ikinci feminizm dalgası, cinsellik, çalışma alanları, aile ve eşitsizliklere bakış üzerinden kurulan yeni fikirleri ve yeni var olma biçimlerini öne sürüyor. Kadınların, kendilerini var edebilme süreçlerinde ihtiyaç duydukları araç ve yerler için sürekli mücadele içerisinde olmaları gerekiyor. Simon de Beauvoir, kadın olarak doğulmadığını, fakat zamanla kadın olunduğunu söylüyor. Thelma’nın ve Louise’in ise tek bir isteği var: Özür dile.

thelma-and-louise-filmloverss

Joseph Campbell, ‘Kahramanın Sonsuz Yolculuğu’ adlı kitabında karakterlerin sıradan dünyalarından özel dünyaya geçmeleriyle başlayan değişimden bahseder. Buna dayanarak Thelma ve Louise’in yolculuğunu inceleyecek olursak, hikayenin cinayet sahnesine kadar karakterlerin sıradan dünyalarını görürüz. Cinayet sahnesi sonrası, Thelma ve Louise birlikte oldukları erkeklerden kaçıp tatile çıkan iki kadından, eyalet polisinin ve akabinde FBI’ın olaya dahil olduğu bir cinayetin ilk şüphelilerine dönüşürler. Onlar artık birer kanun kaçağıdır ve karakterlerimiz onları kahraman yapacak özel dünyalarının içine girmişlerdir. Bu iki kadının amacı, Meksika’ya kaçarak ortadan kaybolmak olacaktır. Dönüşümün gerçekleşmesi için karakterlerin soluklanmaya, kendi içsel mağaralarına çekilip yaşadıklarını muhakeme etmeye, geçmişleriyle yüzleşmeye ihtiyaçları vardır. Bu mağara, filmlerde bazen gerçek bir mağara, bazen memlekete dönüş, bazen de antagonistlerin ulaşamayacağı bir sığınak, bir otel odası olarak karşımıza çıkabilir. Bu filmde de bir otel odasına sığınan Thelma ve Louise’in, Jimmy’nin yardımıyla Louise’in yatırımını kullanarak yaşananların üstesinden gelmek gibi bir planları vardır. Bu plan, seyirciye de, karakterlere de sahte bir güvenlik duygusu sağlar. Fakat bu duygu, yolda otostop çeken Brad Pitt’in canlandırdığı kovboy şapkalı J.D. karakterinin tüm paralarını çalmasıyla ve bunun akabinde Thelma’nın J.D.’den öğrendiği soygun taktiklerini kullanarak bir benzin istasyonunu soymasıyla tamamen sona erer. Artık polisin zaten silahlı olduklarını bildiği bu iki kadının, tehlikeli kanun kaçağı olduklarına dair güvenlik kamerası kaydı ellerindedir. Filmin bu sahnesinden sonra karakterlerin dönüşümü tamamen gerçekleşmiştir ki hikaye, bu değişimin üzerinde oyunlar oynayarak, onu gözle görülür bir forma sokar. Rujlar fırlatılır, takılar çıkarılır, ellerine almak dahi istemedikleri silah kuşanılır. Filmin orta noktasında gerçekleşmiş olan ölümün ve yeniden doğumun fiziksel bir hale büründüğünü söyleyebiliriz.

Vahşi İçgüdüler – ‘The call of the wild!’ 

Thelma’nın baskı ve aşağılanmayla geçmiş evlilik hayatını, Louise’in geçmişinde Texas’ta yaşadığı tecavüz travmasını, karakterlerin dönüşümünü tamamlamasındaki en büyük etmenler olarak ele almak yanlış olmayacaktır. Aslında bu iki kadının içinde uyuttuğu vahşi kadınlar, bu yolculuğu göğüsleyecek cesaretleridir. Thelma, ölümün ve yeniden doğumun gerçekleştiği filmin orta noktasından hemen sonra vahşi içgüdülerini bulduğunu söyler. İktidar görülenin şapkasını alıp başka bir kılığa bürünürler. Louise, tüm takıları karşılığında yaşlı bir adamdan kovboy şapkası alır, Thelma, tırını havaya uçurdukları adamın şapkasını takar. Clarissa P. Estes, ‘Kurtlarla Koşan Kadınlar’ kitabında sık sık ele aldığı vahşi kelimesinin açıklamasını şöyle yapıyor: ‘Denetimden yoksun anlamına gelen günümüzdeki küçümseyici kullanımıyla değil, doğal bir hayat, criatura’nın (yaratığın) doğuştan bir bütünlüğe ve sağlıklı sınırlara sahip olduğu bir hayat sürmesi anlamına gelen özgün haliyle kullanılmıştır.’ Vahşi kadın doğasını anlamak bir inanç meselesi değil, bir eylemdir ve vahşi kadın bütün kadınların sağlığıdır, der. Bu psişedeki vahşi güç ile bağlantısı kopmuş kadınlar, kendini yenilemekten uzaklaşır, kendini açığa vurmaktan korkar ve otorite önünde siner. Sağlıklı kadın, tıpkı bir kurt gibidir; yaratıcı, sadık ve göçebe. Jung, psişede bir şeyin asla kaybolmadığını söyler. Derin bir yara iziniz varsa, o bir kapı olabilir. Thelma ve Louise de, psişenin doğal yok edicisinden kurtulup, mağarasına kapanmış vahşi kadınlarını uyandırıp, kurtlarla koşmaya başlamışlardır.

Thelma, filmin son on dakikasında polisleri atlatmak için yoldan çıkalım diyor. Hikayenin yoldan çıktığı ve çözülüm sekansının başladığı bu anda karakterler de gerçek anlamıyla yoldan çıkıyor. Onlarca polis arabasının tozunu attırdığı konvoyun başını Thelma ve Louise’in arabası çekiyor. İkisi de tüm bu olanlardan kendini suçladığını ve sahip olabileceği en iyi arkadaşlar olduklarını söylüyorlar. Louise, delirdiğini söyleyen Thelma’ya, aslında hep deli olduğunu, kendini ifade edebilmek için ilk defa eline fırsat geçtiğini söylüyor. Gaza basıp gittikleri yer dünyanın en büyük kanyonlarından biri ve uçurumun kenarında frenliyorlar. Çehov’un silahı, bu gerilim anının tekrar patlatılmasını öneriyor ve hikaye buna uygun bir sona doğru ilerliyor. Bir helikopter ve etrafını saran onlarca polis arabasıyla bir ordu gücünde silahlarla kuşatılıyorlar bir anda. Kanunlar önünde savunulacak, kanıtlanacak hiçbir şeyin kalmadığı bu anda, teslim olmak en uzak ihtimalleri. Antagonist dünyanın içinde duran fakat müttefik eli uzatabilme ihtimali olan tek kişi dedektif Hal’ın bu iki kadına ulaşabilmesi için işler fazla büyümüş durumda. Thelma, devam edelim diyor. Güzelliğine hayran kaldığımız kanyona doğru gidelim. Ve filmin son karesi, Thelma ve Louise’in kanyon üzerinde uçtuğu an, düşmeden, gökyüzünde asılı kaldıkları bir son. Filmin sunduğu sonun talihsiz bir son olmadığı işte tam da bu anda akıllara düşüyor. Bu sembolik ölüm, Karl Marx’ın “İntihar, insanın kendi varoluşu üzerine söyleyebildiği son sözüdür.” cümlesini düşündürüyor. Lacanyen kuramda, intihar, babanın yasasının bizi ayırdığı ve yokluğunun büyük bir boşluk oluşturduğu ‘objet petit a’ya yeniden sahip olmak olarak yorumlanır. Lacan, intiharın, yanlış anlaşılmadan başarılabilen tek eylem olduğunu söyler. İntihar, uzun yıllar boyu -bazı kültürlerde hala- tanrının emrine karşı gelme, devlete, iktidara karşı işlenmiş bir suç olarak görülmüştür. Antagonist dünya ile kuşatılmış ana kahramanlar, o dünyanın sunduğu teslim ol ya da çatış seçeneklerini öteye itip, devam etmeyi bir alternatif yol olarak oluşturuyor ve yolculuklarını bir protestoya dönüştürüyorlar.

Kaynakça

Clarissa Pinkola Estés, (2003) Kurtlarla Koşan Kadınlar, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi