1930’lar Avrupa’sında faşizm yükselişe geçtiğinde, kendilerini tehdit altında hisseden bir dizi sanatçı farklı ülkelere ve hatta kıtalara doğru yola çıkarlar. Bu sanatçıların en tanınanlarından biri de Alman yönetmen Fritz Lang’dir. Metropolis, M gibi filmleriyle sinemada çığır açan Lang, Amerika’da çektiği filmlerle kara film estetiğinin kendisini iyiden iyiye hissettirdiği bir döneme imza atarken geride kalan Thea von Harbou’yu pek kimse hatırlamaz.

Bugün sinema ile ilgili kitaplara ya da kaynaklara baktığınızda von Harbou ile ilgili pek bilgiye rastlamazsınız. Bir kısmı ise işin kolayına kaçarlar: “Lang, Fransa’ya kaçarken karısı Thea von Harbou ondan boşanarak Nazi Partisi’ne katılır.” (!) Halbuki çoğumuz şunu bilmeyiz ki; Lang’in karısı aynı zamanda bir roman yazarı, senarist ve yönetmendir. Hatta o çok sevdiğimiz Metropolis, M gibi filmlerin senaryosuna imza atmakla kalmamış; bizzat Metropolis filmi onun romanından uyarlanmıştır. Peki tarih, Lang’e gösterdiği bu şefkati neden von Harbou’dan esirgedi?

Thea von Harbou, 1888’de Bavyera’da doğdu. Birçok devlet görevlisinin yer aldığı aile içerisinde özel hocalardan ders aldı, çocuk yaşta piyano ve keman çalmaya başladı. O dönemler zengin kız çocuklarının yolu çoktan çizilmişti: Evin dışına pek çıkmamak, aile gözetiminde eğitim almak ve ailenin şanına yakışır bir zenginle evlenmek. Von Harbou ise bu yolu takip etmeyeceğini henüz 13 yaşında gösterir. Şiirler yazar, kısa hikayeleri dergilerde yayınlanır. Babasının tüm karşı çıkışlarına rağmen yazarlık kariyeri için evi, erkenden terk eder. Birinci Dünya Savaşı’nın getirdiği rüzgar onun yazılarını da etkilemeye başlayacaktır. Vatanına bağlı karakterler ve devlet için kendisini feda eden kadınlar, epik mitlerden ve efsanelerden beslenen hikayelerin özneleri olurlar. Özellikle de İskandinav mitolojisi onu oldukça etkilemiştir. Bu arada 1906 yılında tanıştığı ünlü Alman oyuncu Rudolf Klein-Rogge ile evlenir ve sinema dünyasına giriş yapar. Yazdığı romanlar, zamanla Alman sinemasının radarına girecektir. Avusturyalı sinemacı Joe May (Joseph Otto Mandel), onun Das indische Grabmal (Hint mezarı) romanını beyazperdeye uyarlamak ister ve von Harbou’ya senaryo yazımında yardım etmesi için birini ayarlar. Bu kişi o dönemler henüz 20 yaşında olan genç Fritz Lang’den başkası değildir.

thea-von-harbou-filmloverss

İkilinin ortak çalışmaları oldukça ses getirir. Lang’in 1921 tarihli Der Müde Tod filminin senaryosunu da birlikte yazarlar. Bu iş ilişkisinin aşka dönüşmesi kaçınılmaz hale gelir. Von Harbou’nun yaratma gücü ile insanların sevgisini kolayca kazanan yapısı, Lang’in ona hayran olması ile sonuçlanır. Eşini yeni kaybeden Lang, Klein-Rogge’dan ayrılan von Harbou ile 1922’de evlenir. Dr. Mabuse der Spieler’de bir kez daha ortak çalışan ikilinin sonraki hedefi daha büyüktür: Alman epik şiirinin en önemli eseri olan Nibelungenlied’in sinemaya uyarlanması. Lang’in ve von Harbou’nun birlikte çalıştığı dönem, Alman tarihinin en zor dönemlerinden biridir. Birinci Dünya Savaşı sonrası Alman ekonomisi çökmüş, yeni kurulan Weimar Cumhuriyeti bu karanlık tabloyu değiştirememiştir. Alman markının bugünün Zimbabve Doları’ndan hallice olmasının yanı sıra, insanlar psikolojik açıdan da çöküntü içine girmişlerdir. İşte tam da bu dönemde iki film halinde çekilen ve 200 dakikayı aşkın süresiyle kaynak olarak aldığı şiiri başarıyla perdeye yansıtan Nibelungen, ikilinin kaderini değiştirecektir. Birkaç yıl sonra Naziler Almanya’nın yönetimini ele geçirdiğinde Nibelungen, Alman halkının uyanmasını ve kendisiyle gururlanmasını sağlayan filmlerin başında anılacaktır.

Nibelungen’in başarısından sonra Von Harbou, yeni romanını yazmaya başlar. Yıllardır etkilendiği epik romanlardan izler barındıran ve protestan kimliğini de yansıtabileceği bir eser yaratmak istemektedir. H.G. Wells’in romanlarının da etkisiyle bir bilimkurgu romanı ortaya çıkarır: Metropolis. Kitabın uyarlanması konusunda ise Lang ile ilk kez ayrı uçlara savrulurlar. Agnostik olan Lang, kitapta yer alan dini sembolleri ve ana mesajları görmezden gelme niyetindedir. Von Harbou’nun kafasında Metropolis, Babil’in bir temsili ve filmdeki sahte Maria da Babil fahişesinden başkası değildir. Bir diğer sorun ise filmin gittikçe büyüyen bütçesi ve Almanya’nın o zamanki durumu olur. Von Harbou bağlantılarının da yardımıyla tüm ekibin yemek giderlerini karşılamakla kalmaz, aynı zamanda filmde yer alan çocuklar için her gün kek ve kurabiye bile yapmayı sürdürür. Tüm bu sorunlara ek olarak Lang’in, von Harbou’yu başka kadınlarla aldattığı söylentileri de ortaya çıkmaya başlamıştır. Von Harbou tüm bu söylentilere kulak tıkar ve filmi bitirirler. Sonuç oldukça tartışmalıdır, özellikle filmin sonunda işçiler ile patronun uzlaştırılması, kapitalizmin zaferi olarak okunur. Bu nedenle filmle ilgili tüm olumlu görüşler Lang’in hanesine yazılırken kitabın ve senaryonun sahibi von Harbou’nun hesabına ise sadece yergiler düşecektir. Yine de Metropolis yıllar içerisinde bilimkurgu sinemasında bir mihenk taşı haline gelecektir.

thea-von-harbou-fritz-lang-brigitte-helm-filmloverss

Metropolis sonrası dört filme daha birlikte imza atarlar: Spione, Frau im Mond, M ve Das Testament des Dr. Mabuse. Bu dört filmin önemine değinmek için bize sayfalar yetmez ama kısaca değinecek olursak; bir casusluk öyküsü anlatan Spione, von Harbou’nun en başarılı senaryolarından biridir. Frau im Mond ise Von Harbou’nun hikayesinden uyarlanır ve filmde yer alan roket modelinden karakterlere kadar birçok unsur, 1950’lerde yeniden doğan bilimkurgu sinemasına kaynak oluşturacak kadar güçlüdür. 1931 tarihli M ise kesinlikle ikilinin başyapıtıdır. Lang’in ilk sesli filmi olan M için von Harbou, üç farklı renkten oluşan bir senaryo taslağı oluşturur: Görüntü, diyalog ve ses. Lang’in dışavurumcu sinemasını daha da zenginleştiren bu ayrıntılı çalışmaya Peter Lorre’un oyunculuğu da eklenince hem bir korku başyapıtı hem de Nazizm’in artan ayak sesine ışık tutan bir film ortaya çıkar. Doğaldır ki film, kısa bir süre sonra Nazi Partisi tarafından yasaklanır.

1933, ikili için bir yol ayrımına sahne olur. Nibelungen ve Metropolis’ten çok etkilenen yüksek rütbeli Naziler –ki Metropolis, Adolf Hitler’in favori filmi olarak anılır- Lang’e işbirliği teklif ederler. Aynı dönemde Lang ile ilgili Yahudi olduğuna dair haberlerin çıkması da yönetmeni köşeye sıkıştırır. Çoktandır Hollywood’a gitmek isteyen Lang’in bu isteğindeki tek neden aslında Naziler değildir. M sonrası Das Testament des Dr. Mabuse’nin de yasaklanması ve Von Harbou’yu defalarca aldatmasına karşın onun Ayi Tendulkar isimli Hintli bir öğrenciyle birlikte olması da kararını etkiler. 11 yıllık evlilik son bulurken, Von Harbou yıllar sonra ilişkiden şöyle bahseder: “11 yıl evli kaldık çünkü 10 yıl boyunca boşanacak vaktimiz yoktu.”

Lang’in Amerika’ya gidişi sonrası Von Harbou, Almanya’da kalır. Çoğunlukla Nazi olmakla suçlansa da her seferinde ülkesinde kalma sebebinin ideolojik olmadığını açıklamaya çalışır. Bu yıllarda, bugün adı bile hatırlanamayan birçok propaganda filminin senaryosuna imza atmış olsa da kariyeri Leni Riefenstahl gibi gelişmemiştir. Çünkü Von Harbou her zaman estetik ve sanatsal kaygılarını, anlatmak istediği hikayenin önüne koyan bir yazardır. Bundan olsa gerek; yönetmenliğini yaptığı iki film de -Elisabeth und der Narr (1934) ve Hanneles Himmelfahrt (1934)- sansüre uğrayarak gösterimden kaldırılır. Gözden kaçırılan bir diğer unsur da Von Harbou’nun kadınlar için verdiği mücadeledir. 1930’ların başında bir yasa ile yasaklanan kürtaj hakkını savunur:

Hiçbir erkek, büyütemeyeceğini bildiği bir çocuğu taşıyan kadınların ızdırabını anlayamaz. Kadının ekonomik ve politik yaşamdaki aktivitelerinin önüne set çekilemez.

Sistem tarafından bastırılan ve kullanılan Von Harbou, savaşın son yıllarını bir İngiliz esir kampında geçirir. Savaş sonrası ise çok az konuşur ve görünür, zaten bu esnada bir Nazi olduğu gerekçesiyle yeni dünya ile olan bağları hızlıca silinmektedir. Buna katkıda bulunan isimlerden biri de Lang olur. Amerika’da Fury, The Big Heat, While The City Sleeps gibi önemli filmler çekse de Metropolis ya da M gibi bir filme daha imza atamayan Lang, sıklıkla Von Harbou’nun Nazi kimliğini sıklıkla vurgular. Buna karşın 1959’da Das indische Grabmal’ı yeniden beyazperdeye uyarlamakta sakınca görmeyecektir.

Thea Von Harbou’nun hayatı, bir sinema çıkışında son bulur. Der Müde Tod, 1954’te Berlin’de yeniden gösterilir ve Von Harbou da onur konuğudur. Fakat sinema çıkışı ayağı kayar, düşer ve bu düşme sonucu birkaç gün sonra hayatını kaybeder. Onun fiziksel olarak yok oluşu, hafızalardan silinmesini de kolaylaştırmış gibidir. Yine de onlarca büyük esere imza atan Von Harbou’nun farkına varmak ve onu “Fritz Lang’in karısı” olarak anmamak sinemaseverlerin elinde. Çünkü o, Fritz Lang’in üstün tekniğine ruh katan bir sinemacıydı.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi