Filipinli usta yönetmen Lav Diaz’ın 2016 yılı içerisinde tamamladığı filmlerinin ikincisi olan The Woman Who Left, Berlinale’den ödülle dönen ve sekiz saat uzunluğundaki fantastik bir drama örneği olan A Lullaby to the Sorrowful Mystery’den altı ay kadar sonra izleyicilerin karşına çıktı ve Venedik Film Festivali’nden Altın Aslan’ı alarak dönmeyi başardı. Dört saat uzunluğundaki The Woman Who Left, Lav Diaz’ın insanlığın varoluşu üstüne inşa ettiği ve gerek toplumsal gerekse bireysel yozlaşmayı başarıyla incelediği bir yapım olarak boy gösteriyor. Yönetmenliğin yanı sıra, senaryosunu kendisinin yazdığı, görüntü yönetimiyle kurgusunu da bizzat üstlendiği bu film tam olarak bir Lav Diaz filmi olarak karşımıza çıkıyor, adeta bir imza şeklinde.

The Woman Who Left, otuz yılını haksız yere hapiste geçirdiği anlaşılan Horacia’nın hikayesini konu alıyor. Horacia’yı (Charo Santos-Concio) otuz yıla mahkum eden suçun, zamanında eski sevgilisi Rodrigo Trinidad’ın (Michael De Mesa) da yardımıyla yakın arkadaşlarından biri tarafından işlendiğinin ortaya çıkması ile Horacia’nın cezası düşer. Özgür kaldıktan sonra kimseye haber vermeden elinden alınan hayatının peşine düşmeye kara verir. Önce kızını bulur, ardından uzun süredir haber alınamayan oğlunu aramaya koyulur. Ama bunun yanında, içindeki intikam güdüsü onu rahat bırakmaz ve hayatını çalan Rodrigo Trinidad’ın peşine düşer.

The Woman Who Left: İnsanlığın Adaletsiz Düzeni Üstüne Bir Hikaye

Lav Diaz, insanî ve etik değerler üzerine roman detaycılığında bir senaryo ortaya koyuyor. Ahlak, intikam ve affetme gibi bireylerin karakterizasyonuna müdahil olduğu değerlerin yanı sıra; yozlaşma, kitlesel suçlar, insan kaçırma, tecavüz, cinayet, yoksulluk ve toplumsal dengesizlik gibi unsurlarla da filmin genel tablosunu çiziyor, Horacia’nın alışmaya çalıştığı toplum yapısını anlatıyor. Radyo yayınlarıyla arka planda dış dünyayı anlatırken, diğer yandan karakterinin çırpınışlarını yansıtıyor. Sokaklarda geçen sahnelerde tenha sokaklarla güvensizliği ve tekinsizliği ön plana çıkarmayı istiyor; kaçırılma olaylarının yarattığı tedirginliğe vurgu yapıyor. Kimlik arayışını ve toplum genelindeki yaklaşımları da transseksüel karakteri üzerinden genişletiyor. Dışlanmışlığın ve ötekiliğin temsili olan transeksüel Hollanda (John Lloyd Cruz), Horacia’yı hem duygusal hem de mantıksal olarak etkiliyor. Kendilerini bulundukları yere ve topluma ait hissetmeyen bu iki insanın ortak özellikleri bir iyileşme süreci olarak karşımıza çıkıyor. Bu iyileşme Hollanda için fiziksel olsa da, Horacia için daha çok zihinsel ve ruhsal olarak gerçekleşiyor.

Horacia’nın özgür olduğunu öğrendiği anda bayılmasıyla başlayan duygusal karmaşası, iki farklı kimlikle günlerini geçirmesine neden olacak kadar derin bir etki uyandırıyor. Horacia’nın hapisten çıktıktan sonra kendini arayış sürecinin bir parçası olarak evsizlerle ve yoksullarla özel olarak ilgilenmesi, onun affeden şefkatli tarafını ön plana çıkarırken intikam arayan tarafını da edindiği bilgilerle beslemesini sağlıyor. Öte yandan, tanınmamak için Renata adıyla erkek kılığına girerek intikam planlarını detaylandırmaya ve çevreyi gözlemlemeye başlıyor. Renata ile Horacia arasında bir denge kuruluyor zamanla. Affeden ve insanlara şefkatle yaklaşan Horacia ile, hayatını çalan adamdan alacağı intikam düşüncesiyle beslenen Renata arasındaki denge, Hollanda’nın gelmesiyle sağlanıyor. Hollanda, yönetmenin çeşitli şekillerle anlattığı sosyal ve toplumsal değerler üstüne olduğu kadar, Horacia’nın karakter gelişmesine de fazlasıyla katkı sağlıyor.

Lav Diaz’ın görüntü yönetimiyle fazlasıyla değerli hale gelen The Woman Who Left, sabit kadrajlarla bezeli bir film olmasına rağmen yönetmenin ustalığından nasibini alıyor. Diaz, oyuncuların üstün performanslarının yanı sıra, sahneleri mükemmele yakın dizayn ederek, her bir sahnenin kendi içinde bir hareketliliğe sahip olmasını sağlamış. Her bir sabit kadrajı bir portreye benzetmek mümkün olabilirken, çoğu zaman amaçsız diyalogların yer aldığı uzun planlara sahip sahneler bile belli bir akıcılık kazanıyor. Sahne içindeki hareketlilik film içerisinde de bir bütünlük oluşturuyor. Final sahnesi dışında bir kere kullandığı sinema dilini değiştiren Diaz, Hollanda ve Horacia arasında minnettarlık ve dürüstlük üstüne kurulan ilişkinin ne denli sonuçlar doğurabileceğini hareket halindeki ve Horacia’ya odaklanmış kamerasıyla daha yakından göstermek istiyor. Final sekansındaki terk edilmişlik ve yalnızlık da Lav Diaz’ın filmin bütününde oluşturduğu kompozisyonları besler nitelikte karşımıza çıkıyor. Son arayışında oğlunun peşine düşen Horacia, bütün çaresizliğiyle kadraj içerisinde ruhsuz bir şekilde görünmeye devam ediyor. Lav Diaz, varoluş kuramlarıyla dizayn ettiği kompozisyonlarının ardından, yok oluş ve tükeniş üstüne bir sekansla filmini sonlandırıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi