Korku filmleri, izleyicinin beyazperdeye ya da ekrana bakmayarak izlediği tek film türüdür. Sinemanın mucitleri olarak bilinen Lumiere kardeşlerin, ilk filmi olarak kabul edilen ve bir trenin gara yanaşmasını gösteren filmi seyreden seyircilerin trenin üzerlerine geldiğini sanarak kaçtıklarını hepimiz çok iyi biliyoruz. Bundan yola çıkacak olursak korku filmlerinin gösterime girmesiyle birlikte insanların ne denli tepkiler verdiğini anlamak zor olmayacaktır. Eminim ki, Leo Tolstoy “Kol aracılığıyla çalıştırılan bu küçük alet yaşamımızda bir devrime yol açacaktır.” dediğinde korku filmlerinin de bu devrimin bir parçası olacağından emindi. 

Başarısız korku filmlerinin izleyiciyi sadece güldürdüğünü, konusu itibari ile korkutan ve korkutmakla beraber gördükleri üzerinde düşünmeye sevk eden filmlerin ise izleyiciyi derinden etkilediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Peki, İngiliz sinemasının henüz yapımının açıklanmasıyla birlikte heyecanla beklediği “The Woman in Black” bu iki seçenek arasında nerede yer alıyor? İzleyiciyi etkilemeyi başarabiliyor mu yoksa sıradanlaşıyor mu? 

“The Woman in Black” Susan Hill’in aynı isimli romanın ilk sinema uyarlaması. Filmin her ne kadar korku türündeki bir romanı okumanın verdiği sınırsız dünyayı veremeyeceğini tahmin etsem de, en azından başarılı bir romanın uyarlaması olması sebebiyle konu olarak bizi tatmin edeceğini düşünüyordum. Film,  karısını kaybetmenin verdiği üzüntü ile işini de kaybetme aşamasına gelen genç avukat Arthur (Daniel Radcliffe)’un, ölü bedenlerin ruhları aracılığı ile hüküm sürdüğü bir şehre seyahatiyle başına gelen korku dolu olayları konu alıyor. Yazının ilerleyen bölümlerinde filmin korku öğelerinin ağır bastığını anlatacak olsam da “The Woman in Black” ana hatlarında bir dram filmi. Karısının hayatını kaybetmesi ile birlikte, çocuğuyla baş başa kalan Arthur, karısını çok özlediğinden mi yaşamının her anında halüsinasyonlar görüyor yoksa gerçekten ruhlar tarafından rahatsız mı ediliyor bilemesem de bu halüsinasyonlar Arthur’un ruhlara karşı olan inancını arttırıyor ve onların gerçek olduğunu düşünmeye başlıyor. 

Filmin başrolünde Harry Potter serisi ile birlikte neredeyse elimizde büyüyen Daniel Radcliffe’ı izliyoruz. Daniel’ın da her röportajında belirttiği gibi, Harry rolünden kurtulmasının çok zor olacağını düşünsem de bir korku filmi ile beyazperdede rol alacağını öğrenince keskin bir geçiş olacağından ümitlenmiştim. Ancak ne yazık ki Harry Potter’ın özellikle son filmlerindeki karanlık dünyayı göz önüne alınca “The Woman in Black” ile Daniel’ın üzerine yapışan bu rolden uzun süre kurtulamayacağını bir kez daha gördüm.  Bütün bunlara rağmen Harry’nin, pardon ben de karıştırdım, Daniel’ın oyunculuğunun ne kadar zor bir rol olsa da başarılı hatta biraz daha ileri giderek etkileyici olduğunu söyleyebilirim. 

Kitap uyarlaması bir filmden bahsediyor olsak da konusunun klasik Hollywood yapımı korku filmlerinden ayrılan tek bir özelliği yok. Gerçi düşünecek olursak hayaletlerin konu alındığı bir yapımdan ne kadar gerçekçilik bekleyebiliriz orası tartışılır. Öykünün klasikliği The Woman in Black’i sıradanlaştırsa da, süresinin uzun tutulmaması ve korku öğelerinin başından sonuna kadar izleyiciyi gerebilmesi filmi izlenebilir hale getiriyor. Birçok korku filminden iyi, birçoğundan ise geride olan bu yapım, film boyunca sizi germeyi başarsa da türünün fanatikleri dışında kalan kesimi çok da memnun etmeyecektir. 

İyi Seyirler…

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi