Sinemanın doğuşundan bu yana bir iddia vardır: Sinema gerçeği alır ve onu başka bir şeye dönüştürür. En müdahalesiz anında bile aslında bir müdahale içerir; kameranın konumu, onu gören kişilerin tavırlarının hepsi aslında yeni bir gerçeklik kurgular. Bu açıdan bakıldığında sinema, kendi gözlerimizle gördüklerimizin ötesine bile geçebilir ve benim sevdiğim bir deyimle “hayattan daha büyük” hale gelebilir. Ama konu sadece gerçeklik olduğunda hiç bitmeyen bir tartışmanın peşinde koşmuş oluruz.

Belgesel sinema da gerçekliğin peşinden koşan bir türdür, her ne kadar bu gerçeklik her zaman tanımlanmak istenen salt-gerçeği sunmasa da. Rudolf Arnheim bu gerçekliğin eğilip bükülebileceğini, her zaman öznel bir yan içerebileceğini işaret eder. Bir başka teorisyen Siegfried Kracauer’in bu değişimi aşma konusundaki önerisi ise kurgulanmış değil “bulunmuş öykü”nün kullanılmasıdır. Yani müdahalenin varlığı kabul edilebilir, lakin bu en aza indirilmeli ve en tesadüfi olanın peşinden koşulmalıdır.

Tüm bu girizgahın sebebi; The Wolfpack’in yönetmeni Crystal Moselle’in yola bir tesadüf ile çıkmış olması. 2010 yılında New York’ta okurken yolu; birbirine benzer biçimde giyinmiş, Ray-Ban gözlüklü ve uzun saçlı altı kişilik bir ekiple kesişiyor ve izlediğimiz belgeseli çekmeye karar veriyor. Bu çocukların kardeş olduklarını, 10 yılı aşkın bir süredir evlerinde ebeveynleri tarafından alıkonulduklarını ve çok nadir dışarıya çıktıklarını öğreniyor. Bu süreçte onların hayatla tek bağlantılarının filmler olduğunu öğrenmesi ise; gerçek hayatla ilgili deneyimlerini, gerçeğin yansıması olarak ifade edilebilecek bir sanat aracılığıyla kuran çocukların hikayesini oldukça ilginç kılıyor kuşkusuz.

Filmin ele aldığı konunun çok değerli ve çok katmanlı olduğu söylenebilir. Sonuçta henüz çocukluk çağında eve hapsedilen bireylerin hikayesini hem onların hem de ebeveynlerinin bakış açısıyla yansıtmak; bunu yaparken bahsi geçen süreçte değişen dünyayı, teknolojiyi ve insan ilişkilerini zengin bir bakış açısıyla sergilemek oldukça güç. Evden dış dünyaya çıkış ile gerçekliğin yeniden keşfini, gerçekliği filmlerle sınırlı kalan bir grup üzerinden anlatmak daha da zor. Gerçeği anlatan bir filmin gerçekçilikle imtihanı olarak anabileceğim bu süreç, Moselle’in de sırtındaki yükü artırıyor. Ve ortaya çıkan filmin, bu ağır yükü taşıyabildiğini söylemek mümkün olmuyor.

Öncelikle Moselle’in geçmişi anlatırken bir avantajı var: Ailenin önceki yıllara ait video çekimleri, o döneme ait bazı gelişmelerin görünür kılınmasını sağlıyor. Yani yönetmenin elinde önemli bir koz olduğu söylenebilir. Ek olarak zaten çocukların ağzından bu döneme bolca atıfta bulunuluyor. Lakin filmin temel sorunu, tam da çocukların kabuklarını kırmaya başladığı anlarda ortaya çıkıyor. Onlardaki ve ailelerindeki değişim, röportajlarda belirtildiği üzere oldukça uzun zaman almış olsa da filmde çok hızlı gerçekleşiyor. Buna ek olarak çocukların tüm açık fikirliliğine karşın ebeveynlerin bu yaşantıdaki yerlerinin eksikliği hissediliyor. Çocuklar kendilerine kocaman bir dünya yaratırlarken anne-baba ilişkisi daha çok anne üzerinden veriliyor ve tüm sorunların temeli, abartılı bir koruma içgüdüsüne dayandırılıyor. Halbuki yedi –erkek kardeşlerin yanında filmin odaklamayı seçmediği bir kız kardeş var- çocuğunu 15 yıl evde tutan, bazen onları bir yıl boyunca dışarı bile çıkarmayan ve tüm bu süreçte ne etrafıyla ne de devlet kurumlarıyla tek bir etkileşimde bile bulunmayan bir aileye sadece kendi iç dinamikleri üzerinden bakarsanız, çerçeveyi oldukça küçültmek durumunda kalıyorsunuz. Moselle ise çerçeveyi daralttığı gibi elindeki hikayeyi bile tam olarak toparlayamıyor, bir noktadan sonra farklı yönlere doğru harekete geçen bireylerin değişimi üzerinden bir duygu seli yaratmaya çalışıyor. Kameranın zaman zaman insanları provoke etmeye çalıştığı çok belirgin bir hal alıyor. Bu tarz müdahalelerin bir kısmı ailedeki bireylerin içtenliği ve yakınlığı ile aşılıyor olsa da filmin bazı konular üzerinde dönüp durması biraz yorucu oluyor. Ve en önemlisi, belki de en merak ettiğimiz unsur olarak bireylerin toplumda nasıl yer alacağı sorusu, birkaç görüntünün ötesine geçemiyor.

The Wolfpack: Olağanüstü Bir Gerçek Hakkında Sıradan Bir Film

Filmin sinemaseverler için en ilgi çekici kısmı, çocukların filmlerle kurdukları bağ. Onlar için içine kapatıldıkları hayattan bir kaçışı ve kendi yaşayamadıkları hayatı kopyalama şansını sunan sinema, doğal olarak karakterlerine de nüfuz ediyor. Gerçekliğin temsili üzerinden kendi gerçekliklerini yaratan ve ona sıkı sıkıya bağlı kalan çocukların gerçek dünyaya çıktıklarında, filmlerden kazandıkları karakterleri de beraberlerinde taşımaları oldukça ilginç görüntüler sunuyor. Sadece kıyafetleri ya da konuşmaları ile değil; korku filmlerinden kazandıkları paranoyayı, Rezervuar Köpekleri’nden kazandıkları sürü psikolojisini de beraberlerinde taşıyorlar. Fakat bir şekilde kendileri olmalarını sağlayan bu dünyaya şükranlarını, sinemaya giderek ve yönetmenin cebine para girmesini sağlayarak sunmayı da biliyorlar.

The Wolfpack; “bulunmuş bir öykü”nün gerçekliği üzerinden, hemen yanımızda yaşayan insanların hayatlarının ne kadar olağanüstü olabileceğini çok da olağanüstü olamayan ve gerçeklerin altında biraz ezilen bir anlatımla sunuyor. Filmden bizlere kalan sinemasal bir tattan ziyade Angulo ailesinin izlenmeye değer hikayesi oluyor. Sırf duygularını ifade ettikleri kısa filmin varlığı bile, The Wolfpack’in “hayattan daha büyük” olmasını sağlıyor.

Sinemanın doğuşundan bu yana bir iddia vardır: Sinema gerçeği alır ve onu başka bir şeye dönüştürür. En müdahalesiz anında bile aslında bir müdahale içerir; kameranın konumu, onu gören kişilerin tavırlarının hepsi aslında yeni bir gerçeklik kurgular. Bu açıdan bakıldığında sinema, kendi gözlerimizle gördüklerimizin ötesine bile geçebilir ve benim sevdiğim bir deyimle “hayattan daha büyük” hale gelebilir. Ama konu sadece gerçeklik olduğunda hiç bitmeyen bir tartışmanın peşinde koşmuş oluruz. Belgesel sinema da gerçekliğin peşinden koşan bir türdür, her ne kadar bu gerçeklik her zaman tanımlanmak istenen salt-gerçeği sunmasa da. Rudolf Arnheim bu gerçekliğin eğilip bükülebileceğini, her zaman öznel bir yan içerebileceğini işaret eder. Bir başka teorisyen Siegfried Kracauer’in bu değişimi aşma konusundaki önerisi ise kurgulanmış değil “bulunmuş öykü”nün kullanılmasıdır. Yani müdahalenin varlığı kabul edilebilir, lakin bu en aza indirilmeli ve en tesadüfi olanın peşinden koşulmalıdır. Tüm bu girizgahın sebebi; The Wolfpack’in yönetmeni Crystal Moselle’in yola bir tesadüf ile çıkmış olması. 2010 yılında New York’ta okurken yolu; birbirine benzer biçimde giyinmiş, Ray-Ban gözlüklü ve uzun saçlı altı kişilik bir ekiple kesişiyor ve izlediğimiz belgeseli çekmeye karar veriyor. Bu çocukların kardeş olduklarını, 10 yılı aşkın bir süredir evlerinde ebeveynleri tarafından alıkonulduklarını ve çok nadir dışarıya çıktıklarını öğreniyor. Bu süreçte onların hayatla tek bağlantılarının filmler olduğunu öğrenmesi ise; gerçek hayatla ilgili deneyimlerini, gerçeğin yansıması olarak ifade edilebilecek bir sanat aracılığıyla kuran çocukların hikayesini oldukça ilginç kılıyor kuşkusuz. Filmin ele aldığı konunun çok değerli ve çok katmanlı olduğu söylenebilir. Sonuçta henüz çocukluk çağında eve hapsedilen bireylerin hikayesini hem onların hem de ebeveynlerinin bakış açısıyla yansıtmak; bunu yaparken bahsi geçen süreçte değişen dünyayı, teknolojiyi ve insan ilişkilerini zengin bir bakış açısıyla sergilemek oldukça güç. Evden dış dünyaya çıkış ile gerçekliğin yeniden keşfini, gerçekliği filmlerle sınırlı kalan bir grup üzerinden anlatmak daha da zor. Gerçeği anlatan bir filmin gerçekçilikle imtihanı olarak anabileceğim bu süreç, Moselle’in de sırtındaki yükü artırıyor. Ve ortaya çıkan filmin, bu ağır yükü taşıyabildiğini söylemek mümkün olmuyor. Öncelikle Moselle’in geçmişi anlatırken bir avantajı var: Ailenin önceki yıllara ait video çekimleri, o döneme ait bazı gelişmelerin görünür kılınmasını sağlıyor. Yani yönetmenin elinde önemli bir koz olduğu söylenebilir. Ek olarak zaten çocukların ağzından bu döneme bolca atıfta bulunuluyor. Lakin filmin temel sorunu, tam da çocukların kabuklarını kırmaya başladığı anlarda ortaya çıkıyor. Onlardaki ve ailelerindeki değişim, röportajlarda belirtildiği üzere oldukça uzun zaman almış olsa da filmde çok hızlı gerçekleşiyor. Buna ek olarak çocukların tüm açık fikirliliğine karşın ebeveynlerin bu yaşantıdaki yerlerinin eksikliği hissediliyor. Çocuklar kendilerine kocaman bir dünya yaratırlarken anne-baba ilişkisi daha çok anne üzerinden veriliyor ve tüm sorunların temeli, abartılı bir koruma içgüdüsüne dayandırılıyor. Halbuki yedi –erkek kardeşlerin yanında filmin odaklamayı seçmediği bir kız kardeş var- çocuğunu 15 yıl evde tutan, bazen onları bir yıl boyunca dışarı bile çıkarmayan ve tüm bu süreçte ne etrafıyla ne de devlet kurumlarıyla tek bir etkileşimde bile bulunmayan bir aileye sadece kendi iç dinamikleri üzerinden bakarsanız, çerçeveyi oldukça küçültmek durumunda kalıyorsunuz. Moselle ise çerçeveyi daralttığı gibi elindeki hikayeyi bile tam olarak toparlayamıyor, bir noktadan sonra farklı yönlere doğru harekete geçen bireylerin değişimi üzerinden bir duygu seli yaratmaya çalışıyor. Kameranın zaman zaman insanları provoke etmeye çalıştığı çok belirgin bir…

Yazar Puanı

Puan - 67%

67%

Filmden bizlere kalan sinemasal bir tattan ziyade Angulo ailesinin izlenmeye değer hikayesi oluyor.

Kullanıcı Puanları: 2.75 ( 1 votes)
67
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi