Array ( [0] => 9 [1] => 38 [2] => 7467 [3] => 10 [4] => 832 [5] => 11 [6] => 1237 [7] => 1875 [8] => 1125 [9] => 15422 [10] => 12794 [11] => 13 [12] => 708 [13] => 7468 [14] => 14 [15] => 208 [16] => 15421 [17] => 1859 [18] => 15423 ) test Array ( [0] => 11 [1] => 1125 [2] => 2692 ) test Array ( [0] => Array ( [name] => Dram [link] => http://www.filmloverss.com/kategori/turler/dram/ ) [1] => Array ( [name] => Gerilim [link] => http://www.filmloverss.com/kategori/turler/gerilim/ ) )
The Stranger
1946 - Orson Welles
95
Senaryo Anthony Veiller, Victor Trivas
Oyuncular Orson Welles, Edward G. Robinson, Loretta Young
Kerem Duymuş
The Stranger, işlediği konu ve devamında Orson Welles’in kişisel hayatı çerçevesinde ele alındığında bizlere çok farklı bir hikaye sunar.

The Stranger

Hiç kuşkusuz her şeyden önce, 1941’de çektiği Citizen Kane filmiyle anılan ve bu noktada sinema tarihinde kendisine kazandığı müstesna yer ile diğer filmleri genellikle göz ardı edilen Orson Welles; ondan fazla uzun metraj film ve birçok belgesel de çekmiştir. Özellikle bir dönemden sonra edebiyat uyarlamalarına ağırlık veren yönetmenin filmografisindeyse, tarihsel ilişkisi bakımında bazı özel filmler de vardır. Örneğin The Stranger, işlediği konu ve devamında Orson Welles’in kişisel hayatı çerçevesinde ele alındığında bizlere çok farklı bir hikaye sunar.

Welles’in 1946’da, yani İkinci Dünya Savaşı’nın son bulmasının hemen ardından çektiği The Stranger’da; bir Nazi savaş suçlusunun ortaya çıkarılması ve yakalanması hikayesi anlatılır. Bu haliyle bile, henüz çok taze olan bir konuyu işlediğini hemen fark edebiliriz zaten. Ama film, anlattığı olaydan ziyade iki hususta dikkat çeker. Bunlardan ilki elbette ki Welles’in sineması için başat meselelerden biri olan sinematografidir. Citizen Kane ile sinemaya dair sıra dışı bir bakış sunan yönetmenin, daha sonraları film noir tarzına dönüşecek olan ışık gölge kullanımları ve farklı kamera açısı seçimleri; The Stranger’ın da temel sinemasal zeminini kurar. En çok da bunun etkisiyle film noir dendiğinde ucundan köşesinde bir şekilde adı geçen filmlerden biri olur The Stranger. Ama buna karşın filmin; felsefi açıdan tartışmalı, sinemasal açıdansa vasat bir hikayesi vardır. Çünkü nihayetinde Welles, güncel bir konu üzerinden hikayenin tutarlılığı ya da derinliği gibi mevzulara kafa yormadan oldukça klişe ve basit bir hikaye anlatmaktadır.

The Stranger için sinemasal anlamda söylenecek şeyler genel çerçevede bahsettiğimiz bu iki durumdan daha fazlası değildir maalesef ki. Sonuçta esas olarak ilgiyi sinematografisiyle üzerine çeken bir yapımla karşı karşıyayızdır. Ama burada bir mesele, yukarıda bahsettiğimiz “tarihselliğiyle” dikkat çeker. Filmin güncel bir olaya değiniyor oluşu başlı başına tarihsel bir anlatı zeminini oluştursa da, en temelde felsefi bir derinliğe meyil eden bakışa maruz kaldığında oldukça tehlikeli bir hale dönüşen bir yapımdır The Stranger.

İkinci Dünya Savaşı yeni sona ermiş ve Amerika, tüm Nazileri yargılamanın telaşına düşmüştür. Fakat yönetim kademesindeki bazı isimler, bir şekilde kimliklerini gizleyerek kaçmayı başarırlar ve ilginçtir ki ilk gittikleri yer de Amerika olur. Bu noktada film, ufak bir girişin ardından tüm hikayesini ufak bir kasabaya hapseder. Amerika’nın ufak bir kasabasında, o güne kadar hiç kimsenin dikkatini çekmemiş ya da herhangi bir şekilde Nazi ideallerine dönük faaliyette bulunmamış olan Charles ile onu yakalayıp suçluluğunu kanıtlamaya uğraşan dedektif Wilson’ın mücadelesine tanık oluruz. Fakat bu haliyle bile hikaye bıçak sırtıyken, yönetmenin hamleleriyle birlikte mesele tümden propagandist bir hale evrilir. Çünkü Wilson’ın uğraşlarıyla görürüz ki, aslında Amerika’nın her yeri tehlike altındadır. Nazi suçluları tıpkı diğer Amerikalılar gibi giyinip onlar gibi hareket ettiklerinden fark edilmez olmuşlardır ve onları bulup yargılamak elzemdir.

Bu noktada sanırım hikayenin esasında anlattığı olaya paralel bir seyir çizdiğini görebiliriz. Dedektif Wilson, Amerika adına doğrudan suçlayamasa bile birilerini yakalayıp yargılama peşindedir. Bir anlamda Nazilerin Yahudilere yaptığının aynısını, şimdi de Amerika Nazilere yapmaktadır. Ama elbette Wilson’ın kendince haklı sebepleri vardır. Bu yüzden de Charles’ın saf kötü biri olarak resmedilmesi tesadüf değildir. İşte Welles’in, meseleyi en önemli noktada kaçırdığı ve devamında faşistçe bir söyleme döktüğü yer burasıdır. Charles’ın artık geçmişini tamamen silerek yeni bir hayat kurması ihtimalinin etik veya ahlaki temelleri, hatta hepsinin ötesinde psikolojik incelemeleri en ufak bir şekilde yapılmaz. Çünkü o, Wilson’ın dediği gibi; içi tamamen şeytani bir kötülükle dolu olan biridir.

Hikayenin devamındaysa işler iyice çığrından çıkmaya başlar. Wilson, Charles’ı koruyanları da itham altında bırakmaya başlar. Doğrudan bir tehditte bulunmaz fakat hikayenin gidişatında görürüz ki; Amerikan vatandaşlarından beklenen, aile veya arkadaştan önce devlete güvenmeleridir. Bu açıdan da Charles’ın eşine gerçekleri anlatıp itiraf etmesini beklerler. Hikayenin dramatik unsurlarının arttığı noktalarda, iki ufak detay esasında The Stranger’ın tüm altta yatan söylemini açığa çıkarır. Fakat bu iki detay doğrudan filmle ilgili değil, tarihi sosyopolitik ortamla ilişkilidir.

İlk olarak Wilson, Charles’ın eşine gerçekleri anlattıktan sonra bilinçaltının ona yardımda bulunacağını düşünerek kendi başına bırakır. Ama buna karşın yine de ona güvenmez ve sürekli tetikte olur. Buradaki psikanalitik gönderme, özellikle 1960’larda zirveye tırmanacak olan “ben” algısının ilk işaretlerini verir bize. Bir anlamda Amerika adına Wilson, Charles’ın eşinin bilinçaltı adına bir söz hakkı ortaya koyar. Onun nasıl ve ne şekilde düşüneceği üzerine kendine güvenen bir ideali vardır. Bu ideal daha sonraki yıllarda Amerika’nın politik ve toplumsal çatışmalarının da zeminin oluşturacak bir baskının ilk izlerini sunar. Bir diğer detay da, Wilson’ın Charles’ı yakaladıktan sonra onu kasaba halkını kandırmakla itham etmesidir. Oysa film boyunca böyle bir şeye rastlamayız. Ayrıca tüm film boyunca Charles’ın mutlak kötü olarak gösterilmesine karşın kasaba halkıyla olan iyi ilişkileri sürekli kendini gösterir. Wilson açıkça, ortaya koyduğu suçlamaların politik zeminini toplumsal bir şekilde yaratmaya çalışır. Bir anlamda, dışarıdan hiç de suçlu gibi görünmeyen; dahası öyle bir davranışta da bulunmayan Charles’ın suçlu olduğunu kanıtlamak için onu halk düşmanı olarak tanımlar.

Burası ironik ve de ilginçtir. Çünkü Orson Welles 1946’da bu filmi çekip Wilson karakterine de bolca güzelleme yaptıktan çok değil, dört beş sene sonra aynı şekilde suçlanarak sınır dışı edilir. 1950’lere damgasını vuran McCarthy yönetiminin, komünist faaliyette bulunma gerekçesiyle halkın düşmanı ilan edip suçladığı; Bertolt Brecht, Charlie Chaplin, Arthur Miller gibi isimlerin yanında Orson Welles de aynı cadı avından nasibini alır. İşin ilginç yanı, suçlanan kişilerin birçoğu aslında komünizmle hiçbir alakası olmayan kişilerdir. Yani tam da Orson Welles’in filminde yaptığı gibi Amerika; gerçekten halkla hiçbir sorunu olmayan kişileri, sırf politik olarak suçlayabilmek için komünist olarak fişleyip halk düşmanı olarak göstermiştir. Welles bir anlamda kendisini vuracak silahı, yıllar önce bir güzel yaratmıştır.

Bu bahsettiklerimiz çerçevesinden bakıldığında görüleceği üzere The Stranger; sinema tarihindeki esas önemini, sinemasal başarısından ziyade ironik tarihsel konumundan kazanır. Haliyle sinemasal bir haz için değil de ibret almak için izlemek gerektiğini söylemek yanlış olmaz.



MAİLİNİZ VAR
Sinema dünyasından son haberlere herkesten önce
ulaşmak için mail listemize üye olabilirsiniz.
Üye Ol