Açık konuşmak gerekirse Guillermo del Toro’ya hep mesafeli olmuşumdur. Mimic, Blade II, ya da Hellboy serisi, materyaline başarıyla yaklaşan ve klasik Hollywood çizgisinin dışında filmler yapabilen bir yönetmen olduğunu gösteriyordu. Bunu kabul ediyorum. Ancak, pek beğenilen Pan’ın Labirenti’ni de biraz sinik bulduğumu ifade etmeliyim. İçerdiği görsellik ile yönetmenin o “dehşet” yaratmaktaki ustalığını bir üst seviyeye taşıyor olsa da... Del Toro’nun son filmi Crimson Peak’i de - tesadüf bu ya - FilmLoverss için ben yazmıştım. Orada da, del Toro’nun uzmanlık alanı olan korku unsuru geri plana atılmış gibi gelmişti. Şu anda karşı karşıya olduğumuz Suyun Sesi - The Shape of Water ise yönetmenin filmografisinde ayrı bir yerde duruyor. “Yaratığın” kötü olmadığı bir film bu. Sanki Pan’ın Labirenti’nin antitezi gibi. Halbuki ondan aşağı kalır bir karanlıkta geçmiyor. Soğuk Savaş döneminde geçen film, sanki, Fallout evreninin 1950’leri gibi. Bir dönem filmi gibi izleyemiyoruz The Shape of Water’ı. Bir alternatif gerçeklik gibi daha çok. Sanki, nükleer kıyametin hemen öncesindeyiz. Ama belki de soğuk savaş gerçekliği de aslında bu… Film, Sally Hawkins’in canlandırdığı Elisa isimli bir kadını anlatıyor. Elisa garip deneylerin yapıldığı bir ABD laboratuvarında temizlikçidir. Bu hayatın dışındaki tek arkadaşı ise artık eski görkemini kaybetmiş bir sinemanın üst katındaki komşusu, grafik tasarımcı Giles (Richard Jenkins)’tır. Elisa’yı koruyup kollayan bir de iş arkadaşı vardır: Zelda (Ocativa Spencer). Elisa sıkı sıkıya uyduğu günlük bir rutine ve hayallere sahiptir, ancak dilsizdir. Zelda ile çalıştıkları laboratuvara bir gün yaşamak için suya bağlı olan garip bir yaratık getirilir. Üzerinde deneyler yapılacak olan bu yaratık ile Elisa iletişim kurmayı başarır ve birbirlerine her şeye rağmen ne kadar benzediklerini keşfederler. Suyun Sesi -The Shape of Water, Guillermo del Toro’nun bugüne kadar yaptığı en Hollywood film olabilir. Pan’ın Labirenti kadar karamsar olmasa da içinde o sonunu bildiğimiz film havasına sahip sinizmi hala barındırıyor. Kazananı (belli) olmayan bir savaş bu soğuk savaş, her tarafta da iyiler ve kötüler mevcut. Temel söylemleri klişelere dayansa da, Elisa’nın etrafındaki tüm insanlarla/canlılarla kurduğu ilişki filmi özel kılıyor. Eşcinsel olan Giles ile kurduğu dostluğu, yaşadığı toplumun içinde çalkalanan bir adama hayatı sevdirmeye yarıyor mesela. En yakın arkadaşı Zelda ile, Michael Stuhlbarg’ın canlandırdığı Dr. Hoffstetler ile ilişkisi, hatta Michael Shannon’ın kötü adamı Strickland’a karşı gelişi, her biri filmin üzerinde bir katman oluşturuyor. Tabii bunların hepsi, farklı olanı sev, gibi basit bir tema etrafında birleşiyorsa da, film bunu çok göstermeci bir şekilde yapmıyor. En nihayetinde bu film yaratıkların efendisinin çektiği bir film değil mi? The Shape of Water: Masalsı Ton, Klişe Son Filmin masalsı tonu, oyuncu kadrosunun mükemmelliği - gerçekten herkes şov yapmaya ant içmiş gibi oynuyor - filmi klasik Hollywood filmlerine yaklaştıran bir halet-i ruhiye oluşturuyor adeta. Gene Kelly filmin bir yerinden fırlayabilir gibi, yahut Leslie Caron. Ama, böyle başlayan film, doğal olarak o denli karamsar da bitemiyor. Sanki hayatta zaten yapabileceği pek bir şey olmayan Elisa, hayallerine kavuşuyor gibi oluyor. Film sonu ile de içimizi rahatlatmaya oynayarak Oscar yarışında iddia sahibi olma taraftarı olduğunu gösteriyor. Tıpkı yine bu senenin çok konuşulan ve sonu değiştirilen filmi Get Out gibi. Nasıl ki Get Out ırkçılık hakkında aslında hiçbir şey söylemiyorsa,…

Yazar Puanı

Puan - 75%

75%

Eminim ki The Shape of Water, çok iyi bir oyunculuk sunan, tatlı bir film olarak hafızalarda yer edecek. Ancak, Del Toro filmografisinde - bana göre - en iyi film olmayı başarsa da, filmin bir başyapıt olduğunu söylemek pek kolay değil.

Kullanıcı Puanları: 2.4 ( 3 votes)
75

Açık konuşmak gerekirse Guillermo del Toro’ya hep mesafeli olmuşumdur. Mimic, Blade II, ya da Hellboy serisi, materyaline başarıyla yaklaşan ve klasik Hollywood çizgisinin dışında filmler yapabilen bir yönetmen olduğunu gösteriyordu. Bunu kabul ediyorum. Ancak, pek beğenilen Pan’ın Labirenti’ni de biraz sinik bulduğumu ifade etmeliyim. İçerdiği görsellik ile yönetmenin o “dehşet” yaratmaktaki ustalığını bir üst seviyeye taşıyor olsa da… Del Toro’nun son filmi Crimson Peak’i de – tesadüf bu ya – FilmLoverss için ben yazmıştım. Orada da, del Toro’nun uzmanlık alanı olan korku unsuru geri plana atılmış gibi gelmişti. Şu anda karşı karşıya olduğumuz Suyun Sesi – The Shape of Water ise yönetmenin filmografisinde ayrı bir yerde duruyor. “Yaratığın” kötü olmadığı bir film bu. Sanki Pan’ın Labirenti’nin antitezi gibi. Halbuki ondan aşağı kalır bir karanlıkta geçmiyor. Soğuk Savaş döneminde geçen film, sanki, Fallout evreninin 1950’leri gibi. Bir dönem filmi gibi izleyemiyoruz The Shape of Water’ı. Bir alternatif gerçeklik gibi daha çok. Sanki, nükleer kıyametin hemen öncesindeyiz. Ama belki de soğuk savaş gerçekliği de aslında bu…

Film, Sally Hawkins’in canlandırdığı Elisa isimli bir kadını anlatıyor. Elisa garip deneylerin yapıldığı bir ABD laboratuvarında temizlikçidir. Bu hayatın dışındaki tek arkadaşı ise artık eski görkemini kaybetmiş bir sinemanın üst katındaki komşusu, grafik tasarımcı Giles (Richard Jenkins)’tır. Elisa’yı koruyup kollayan bir de iş arkadaşı vardır: Zelda (Ocativa Spencer). Elisa sıkı sıkıya uyduğu günlük bir rutine ve hayallere sahiptir, ancak dilsizdir. Zelda ile çalıştıkları laboratuvara bir gün yaşamak için suya bağlı olan garip bir yaratık getirilir. Üzerinde deneyler yapılacak olan bu yaratık ile Elisa iletişim kurmayı başarır ve birbirlerine her şeye rağmen ne kadar benzediklerini keşfederler.

Suyun Sesi -The Shape of Water, Guillermo del Toro’nun bugüne kadar yaptığı en Hollywood film olabilir. Pan’ın Labirenti kadar karamsar olmasa da içinde o sonunu bildiğimiz film havasına sahip sinizmi hala barındırıyor. Kazananı (belli) olmayan bir savaş bu soğuk savaş, her tarafta da iyiler ve kötüler mevcut. Temel söylemleri klişelere dayansa da, Elisa’nın etrafındaki tüm insanlarla/canlılarla kurduğu ilişki filmi özel kılıyor. Eşcinsel olan Giles ile kurduğu dostluğu, yaşadığı toplumun içinde çalkalanan bir adama hayatı sevdirmeye yarıyor mesela. En yakın arkadaşı Zelda ile, Michael Stuhlbarg’ın canlandırdığı Dr. Hoffstetler ile ilişkisi, hatta Michael Shannon’ın kötü adamı Strickland’a karşı gelişi, her biri filmin üzerinde bir katman oluşturuyor. Tabii bunların hepsi, farklı olanı sev, gibi basit bir tema etrafında birleşiyorsa da, film bunu çok göstermeci bir şekilde yapmıyor. En nihayetinde bu film yaratıkların efendisinin çektiği bir film değil mi?

The Shape of Water: Masalsı Ton, Klişe Son

Filmin masalsı tonu, oyuncu kadrosunun mükemmelliği – gerçekten herkes şov yapmaya ant içmiş gibi oynuyor – filmi klasik Hollywood filmlerine yaklaştıran bir halet-i ruhiye oluşturuyor adeta. Gene Kelly filmin bir yerinden fırlayabilir gibi, yahut Leslie Caron. Ama, böyle başlayan film, doğal olarak o denli karamsar da bitemiyor. Sanki hayatta zaten yapabileceği pek bir şey olmayan Elisa, hayallerine kavuşuyor gibi oluyor. Film sonu ile de içimizi rahatlatmaya oynayarak Oscar yarışında iddia sahibi olma taraftarı olduğunu gösteriyor. Tıpkı yine bu senenin çok konuşulan ve sonu değiştirilen filmi Get Out gibi. Nasıl ki Get Out ırkçılık hakkında aslında hiçbir şey söylemiyorsa, bu film de aslında “farklılık” hakkında pek ortalama bir tutuma sahip.

Fakat, film karakterlerini karikatürize etmiyor, kartondan karakterler yok filmde. Görselliği ile ön plana çıkmaya çalışıyor del Toro ve bunu da başarıyor. Tutarlı bir dünya var. Örneğin bu filmi Coen’lerin son filmi Hail, Caesar! ile kıyaslayabiliriz. O da benzeri bir dönemde geçiyordu ancak o filmi izlediğimizde bugünden baktığımız bir 1950’ler parodisi ile karşılaşıyorduk. The Shape of Water’da ise, daha önce de dediğim gibi, sanki o an orada yaşayan ve her an dünyanın sonu gelecekmiş gibi hisseden insanların 1950’lerindeyiz sanki. Bu, insanların davranışlarından değil, mekanlardan ve küçük ayrıntılardan gözlemleniyor. Bir bilimkurgulaştırılmış 1950 bu, hakikaten de Fallout 1950’si!

Tüm Hollywood filmlerinde olan o mutlu katarsis burada da var, ama farklı bir şekilde. “Farklı” olan iki canlının kendi dünyalarında mutluluğu bulması ile bitiyor film. Bu dünyanın değişmesi ile değil. Ancak, her karakter belli ölçülerde değişiyor kendi içlerinde ama bu yaşadıkları dünyanın, düzenin hatta basit hayatlarının değişmesi için bile pek yeterli gözükmüyor. Bu yüzden de daha çok bir masala benziyor. Birileri “muradına eriyor” ama kalanlar o karanlık ama “masalsı” dünyada yaşamaya devam ediyor. Tabii kahramanları olmayan bir masal olursa…

Sonuç olarak, The Shape of Water -Suyun Sesi, bu yılın en iyi birkaç Amerikan filminden biri. 13 dalda aldığı Oscar da bunun kanıtı. Hatta, Venedik’te Altın Aslan’ı aldığını da unutmamamız gerekiyor. Del Toro, Hollywood matematiğinin dışına çıkmaya çalışmamış, kendi dünyasını oraya taşımış ve Oscar’a oynamak istemiş gibi görünüyor. Bunda yanlış bir taraf yok tabii… Eminim ki The Shape of Water, çok iyi bir oyunculuk sunan, tatlı bir film olarak hafızalarda yer edecek. Ancak, Del Toro filmografisinde – bana göre – en iyi film olmayı başarsa da, filmin bir başyapıt olduğunu söylemek pek kolay değil.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi