The Purge serisinin konusunu ilk duyan herkes, gerilim sinemasına yeni bir soluk katabileceğini düşünmüştür. Seri henüz kendi potansiyeline erişememiş olsa da, arka planında “kurban etme” kültürüne dair şahane göndermeler barındırıyor. Doğru yerden bakıldığı zaman, kurban işleminin insanlık tarihinde oynadığı yere dair oldukça başarılı bir çerçeve çizdiğini görüyoruz filmin. Bu yazıda, filmi René Girard’ın “Şiddet ve Kutsal” kitabından da yardım alarak, bazı anahtar konular çerçevesinde yeniden okumayı deneyeceğiz ve bu sayede filmin kolektif bilinçdışında dokunduğu birkaç noktayı ifşa etmeye çalışacağız.

Her iki film de küçük bir notla başlıyor. İlk filmde Amerika’da 2022 yılındayız, suç oranı tüm zamanların en düşük oranında ve şiddet neredeyse yok bilgisi; ikinci filmde 2023 yılında olduğumuz işsizliğin neredeyse %5 altında olduğu ve neredeyse hiç suç işlenmediği bilgisi veriliyor. Bu bilgiler vesilesiyle, suçları 12 saatliğine legal etmenin getirisinin neredeyse ütopik seviyede olumlu sonuçları olduğunu fark ediyoruz. Film, başlar başlamaz kafamıza şu soruyu sokuyor: Eğer ki toplumdaki şiddetin katliamla neredeyse tamamen son bulması mümkünse, bir katliam yapmaya değer mi? İzleyici olarak bu soruya bizim de cevabımız hayır olsa da, film de hayır cevabını verse de gözardı edemediğimiz bir durum var. Devletler, bu soruya “evet” cevabını tarihte çok defa vermiş vaziyette. Yani bu giriş stratejisi bir hayli başarılı, keza Equilibrium ve benzerlerinde sık sık rastladığımız, Stalin, Hitler ve atom bombalı klişeleşmiş distopik girişin yerine bu cümlelere yer verilmesi, aynı sorularla boğuşmamıza “aman ne kadar da klişe” dememize izin vermeden vesile oluyor.

purge-anarchy-machete-filmloverss

Kutsal ve Kurban

Filmlerde dahil olduğumuz atmosferde, arınma gecesinin kendi ekonomisini ve kültürünü yaşatmaya başlamış olduğunu görüyoruz. Bizi bir hayli geren unsurlardan bir tanesi, arınma gecesinin bu denli “normal” ve desteklenen bir şey olması. Eğer filmi yakın bir zamanda izlemişseniz, güncel vaziyetimize bir hayli benzediğini fark edebilirsiniz, en azından devlet tarafından verilmiş bir meşruluğun, ondan kazanç sağlayan kesimler tarafından nasıl içselleştirildiği konusunda. İlk filmde işaret edilen, belli bir kesimin hedef alınıyor olma meselesi ikinci filmde iyice merkezileşen bir tema haline geliyor. “Yeniden Doğan Amerika” vurgusunun sürekli filmde yer alışını da ihmal etmeyelim. Yine de film, Türkiye’nin veya dünyanın herhangi bir coğrafyasındaki bir ülkenin güncel sosyo-politik durumundan çok daha fazlasını çağrıştırır vaziyette. Öncelikle “Purge Yemini” olarak da adlandırılabilecek, arınma gecesini destekleyen karakterlerin sık sık tekrar ettiği, ritüelin bir parçası haline gelmiş cümlelere bir göz atalım:

“Yeni Kurucu Babalar arınmamıza ve ruhumuzu temizlememize izin verdiği için kutsansın, yeniden doğan ulus Amerika kutsansın.”

Orijinal “Kurucu Babalar”, Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’ne imza atan isimler, Rushmore Dağı’nın üzerindeki suratlar da kendilerine ait. Amerikan demokrasisinin kutsal sayılabilecek derece sembolikleşmiş isimleri aynı zamanda. Daha sonra gelecek birilerinin “Yeni Kurucu Babalar” olarak anılması, kendilerine çok önemli bir toplumsal değer atfedilmesine (en azından birilerinin kendisine böyle bir değer atamasına) denk geliyor. Bu bilgiyi gözden kaçırmamak lazım.

Eğer ki “Amerika”yı atarsak milattan sonra değil de önce 2022’ye ait gibi duran bu yemin cümlesinin anlamındaki nüanslara maalesef Türkçe ile ulaşamıyoruz. Freud’un Totem ve Tabu’sunda değindiği çok önemli bir mesele, bu cümlede bir kelimede görünürlük kazanıyor. “Kutsansın” diye çevirdiğimiz sözcük “blessed”, fransızcası ise “sacré”. Her iki dilde de çift anlamlılığa sahip, bir yandan mübarek, bir yandan da “Allah’ın cezası” gibi iki çelişik anlamı aynı anda taşıyor. Bir de Freud’un, Ana Britannica’dan alıntıladığı “tabu” tanımına bakalım:

“Tabu deyimi tam anlamıyla ele alındığında şunları içerir: a)bazı kişilerin kutsallığı (ya da kirliliği); b)bu nitelikten doğan yasağın şekli ve c)bu yasağın çiğnenmesinden çıkan kutsal (ya da kirli) sonuçlar. Polinezya dilinde tabunun karşıtına noa denir, ki harcıalem, sıradan gibi anlamlara gelir”

Yani filmde bahsettiğimiz yeminin içerisinde, Freud’un tabu’suna benzer bir şeye dair izler var. The Purge’ün tam tersi olan şey, “noa” oluyor ki o da “Amerikan Rüyası” dediğimiz şeyi birebir karşılıyormuş gibi duruyor. Hazır bu çift anlamlılığı keşfetmişken, bir de Girard’ın Şiddet ve Kutsal kitabının girişine bakalım:

“Kurban sunumu çoğu kültürde birbirinin tersi olan iki ayrı biçimde ortaya çıkıyor: Bazen, ağır ihmal dışında geri durulamayacak “çok aziz bir şey” olarak, bazense tam tersine, yine ağır rizikolara girilmeden işlenemeyecek bir suç olarak.”

The Purge Serisi

The Purge serisi, bu çift anlamlılığı çok iyi değerlendiriyor. Arınma gecesi, iyi bir vatandaş olmak söylemiyle başkalarını öldürülebildiği bir gece. Devletin kendisi tarafından, devletin varlığını sürdürmesi için destekleniyor, gerçekten de “çok aziz bir şey” olarak sunuluyor Arınma Gecesi’ne katılmak. Fakat ana karakterlerimiz, cinayeti gereklilik harici durumlarda tercih etmiyorlar, kurban sunumuna dair ikinci duruşa daha yakınlar.

Arınma gecesi sırasında işlenen cinayetlerle ilgili şunu da fark edebiliyoruz: törensel bir seyir var. Özellikle zenginler, birilerini öldürmeye karar verdiklerinde fevkalade düzenli bir ritüeli takip ediyorlar. Farklı formlarda ritüeller çıksa da karşımıza, her birinde maskeler, akıtılan kanın kullanım biçimi, cinayeti izleyen seyircilerin mevcut olması gibi bunun bir kurban eylemi olduğunu anlamamıza vesile olan etmenler var.

Girard, inanç sahiplerinin kurbanı tanrının istediğini varsaydığından bahseder. Arınma gecesinde, içindeki şiddeti açığa vuranlar da, kurbanı Amerika’nın istediğini varsayıyorlar. Muhtemelen, inanç sahiplerinden daha haklılar, çünkü ikinci filmde gördüğümüz üzere, devletin belli sayıda insanın öldürülmesi gibi bir talebi gerçekten de var.

purge-street-filmloverss

Doyurulmamış Şiddet ve İkame

Peki bir devlet neden vatandaşlarını öldürmek istesin? Burada kafamıza yatmayan bir şeyler var çünkü kelime seçimimiz hatalı. The Purge serisi, devlet yerine “toplum” terimiyle incelenmeli, bu şekilde çağdaş bakış açımızı nispeten törpüleyebiliriz. Purge gelecekteki bir hikayeyi anlatıyor gibi dursa da, esas yaptığı çok geçmişteki bir hikayeyi anlatmak. Girard, kurbanın işlevinin tam da The Purge’de kullanıldığı gibi olduğunu anlatıyor adeta:

“[…]kurban sunumu, topluluk içindeki gerilim, kin, rekabet ve karşılıklı saldırı konusundaki her tür kararsız duyguyu tüm toplulukça kurbana aktarma işlemidir. Kurban sunumunun böyle reel bir işlevi var ve ikame sorunu da tüm topluluk düzeyinde ortaya çıkıyor. Kurban, tehdit altındaki şu ya da bu bireyin yerine konmuyor, şu ya da bu kana susamış bireye sunulmuyor, toplumun tüm mensupları tarafından, toplumun tüm mensuplarının yerini tutacak biçimde, herkese sunuluyor. Burada kurban ediminin koruduğu şey, topluluğun hendi şiddeti karşısında kendi bütünlüğüdür; tüm topluluk, kendi dışındaki kurbanlara yöneltilmiş olmaktadır. Kurban edimi, her yere yayılmış olan anlaşmazlık tohumlarım kurbanda toplayıp gidererek topluluk mensuplarına kısmi bir doygunluk sunmaktadır.”

Kısmi doygunluk, eylemin tekrarını mecbur kıldığından, kurban eylemleri birer ritüel olarak sürdürülmek durumdalar. Elbette ki, kurban işleminin tek faydası mensuplarının şiddete olan açlığını doyurmak değil. Toplumun birlikteliği de kurban adanarak güçlenir. Şiddet eylemi, toplumun mensuplarını suç ortağı kılar, bu da toplumsal birliği kuvvetlendirir ve iç şiddeti azaltır. Anlaşmazlık her ne olursa olsun, paylaşılan “sır”, herkes bilse de, bireyleri beraber hareket edebilir kılar. Düzen kurmak için sık sık başvurulan bir yol kurban.

The-Purge-riches-filmloverss

Benzerliğin Ayrışması: Zenginler ve Fakirler

René Girard’ın üstüne basa basa vurguladığı şeylerden biri de, fiili kurbanla ikame kurban arasındaki benzerlik. Sadece “öylesine” bir kurban seçmek, yeterli değil. Şiddeti yönlendirdiğimiz kurbanın, inandırıcılığını koruması gerek. Toplumlar kurbanı o yüzden kendilerine benzerken, onlardan ayrışanlar üzerinden seçerler. Söz konusu olan ister bir hayvan, ister başka bir insan olsun, şiddetin iştahını doyuracak kadar benzeşirken, kurban edilenle kurban eden aynılaşırlarsa, bir yıkım gerçekleşir. The Purge’ün ilk filminde bu kuralın delinmesiyle beraber, delenlerin başına türlü felaketlerin gelmesi bundan. Zenginlerin, zenginlere (yani kendinden olana) saldırması büyük bir yıkımla sonuçlanıyor. Yıkıma sebebiyet veren diğer eylem ise, kahramanı oynamak. Her iki filmde de kurban edimini engellemek isteyenlerin başına açılan belaların kaynağı, toplumun gerçekten de kurbanlara gereksinim duyması. Girard  bu ayrımı şu şekilde açıklıyor:

“Belirli bir canlı yaratık türünün ya da kategorisinin (insan ya da hayvan) kurban edilebilir sayılması için, kurban edilemeyen (insan) kategorilerle aralarında olabilecek en çarpıcı benzerliğin bulunması, buna karşılık aradaki farklılığın da netliğini yitirmemesi, hiçbir karışıklık olasılığının bulunmaması gerekmektedir. Hayvanlar söz konusu olduğunda, yineliyorum, farklılık çok açıktır. Ne var ki insanlar söz konusu olduğunda durum değişiyor. insanlardan oluşan kurbanların yer aldığı genel listeye bakarsak, yelpaze hiç de türdeş değil: savaş tutsakları, köleler, çocuklar, evli olmayan ergenler, sakatlar, Yunanlıların pharmakos’u gibi toplum atıkları … Bazı toplumlarda da kralın ta kendisi.”

Bu kral meselesi oldukça ilginç çünkü son filmin Arınma Gecesi karşısında mücadele eden bir senatörü, Arınma Gecesi’nde durdurmak üzerine olduğunu fragmanlardan öğrendik ve Girard ile The Purge serisi arasındaki bağların tesadüfi olmanın bir adım ötesine taşıyan nokta da bu.

Peki neden kral, ya da üçüncü filmde izleyeceğimiz üzere bir senatör, eğer ki kurban seçimi bir ayrışma ilkesine tabii ise? Girard’a göre, kralın kesimler dışı olması. Her nasıl ki fakirler toplumun altındalarsa, kral (ya da senatör) de toplumun üst tabakasındanlar, haliyle toplumla bir bütün teşkil etmiyor, toplumun ortalamasından ayrışıyorlar. Üstelik Girard açıkça belirtiyor ki, bunalım ne kadar büyükse, kurban o kadar değerli olmalı.

the purge america-filmloverss

İntikam, Adalet ve Şiddet

Yazının bu kısmına gelene kadar sık sık şiddetin kurbanla önlenmesinden sebep kurban eyleminin toplumlar için işlevsel oluşundan bahsettik.  Peki, birini öldürmek bunu nasıl sağlıyor? Hukuk sisteminin olmadığı bir dünyada, adalet hissini, intikam kısır-döngüsüne girmeden sağlayarak. Toplumdaki bireyler, intikam güdüsüyle suçlu olanı öldürmeye başlarsa, gidilebilecek tek yer, kan davasıdır. Oysa suçlunun yerine “suç”u cezalandırırsanız, şiddet döngüsü kırılır:

“Dolayısıyla intikam, sonsuz, bitmek bilmeyen bir süreç oluşturmaktadır. Ne zaman bir topluluğun bir noktasında ortaya çıksa, yayılarak tüm toplumsal bünyeyi sarma tehdidini yaratır. Küçük toplumlarda, sonuçlan hızla ölümcül duruma gelen gerçek bir zincirleme tepkiyi kışkırtma rizikosu taşır. Misillemelerin artması toplumun varlığını bile tehlikeye atabilir. intikamın her yerde kesin bir yasak konusu olmasının nedeni de budur”

Tam da bu intikam döngüsünden sebep, The Purge her iki filmde de, ana kahramanlarının intikam alabilecek koşulları edinmesi halinde bile, intikam almalarına izin vermiyor. Bizim için birini öldürmek için en mazur görülebilecek nedenlerden biri, filmin en az başvurduğu öldürme gerekçesine dönüyor. Kendisini savunmak harici cinayet nedenlerinden ana karakterlerimiz o veya bu şekilde kaçınıyorlar. Esasında René Girard’ın ilkel ve hukuk sisteminden yoksun toplumların dini alana yönelmekle alakalı sözleri, bu durumla bir hayli istikrar içerisinde:

“Söz konusu toplumlarda şiddetin tetikleyebileceği kötülüklerin boyutları öylesine büyük, bulunabilecek çözümlerse öylesine rastlantısal ki sonuçta koruyucu önlemler ağırlık kazanıyor.”

Bu paragrafı ayrıca, The Purge serisinin Amerikan toplumundaki yargı sistemindeki eksikliklere bir eleşirisi olarak da yorumlayabiliriz. “Yeni Kurucu Babalar”, şiddetin tetikleyebileceği kötülüklerin farkında ve koruyucu bir önlem olarak Arınma Gecesi uygulamasını başlatmış durumda. Arınma Gecesi’nin, 2022’den önce de var olduğunu biliyoruz ve 2022, 2016’ya çok uzak bir tarih değil. Yani şiddetin tetikleyebileceği kötülüklerin büyük boyutlarda olduğu, hukuk düzeninin şiddeti ve insanların sahip olduğu intikam güdüsünü bastıramadığı toplum, bugünün Amerika’sında yaşıyor.

Elbette ki, yakın bir zamanda Amerika’da bir Arınma Gecesi’nin yasallaşması beklenmiyor fakat filmi izlerken bize gerçekçi gelmeyen bazı etmenler, yazıda kısaca değinmeye çalıştığımız üzere içinde yaşadığımız kültüre o denli yabancı değiller. Özellikle de faili meçhuller, kaynağı belirsiz bombalar, zorla kaybedilenler ile insanların belli bir sembolik çerçevede (alevi, solcu, kürt vb.) öldürüldüğü Türkiye’de, adeta bu “kurban” pratiğinin emareleri hala mevcut.

Not: Yazıdaki alıntılar Kabalcı Yayınları’ndan çıkan Cenap Karakaya tarafından çevrilen Sigmund Freud’un Totem ve Tabu’su ile Kanat Kitap’tan çıkan Necmiye Alpay tarafından çevrilen René Girard’ın Şiddet ve Kutsal’ından alınmıştır

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi