En iyi arkadaşlıklarda bile rekabet vardır. Hatta o rekabetlerle güzelleşir arkadaşlık. Bazen bir oyunu oynarken çıkar ortaya, bazen bir sınavda, bazen çalışma hayatında, bazen de aynı kişiye duyulan aşkta. Aradaki bağın adı arkadaşlık olduğu sürece, her rekabet, sonunda tatlı bir tebessümle hatırlanan güzel bir anı olarak kalır. Ancak aradaki bağın adı rekabetken, bu rekabetten bir arkadaşlık çıkarılmaya çalışılıyorsa sonucunun nerelere varacağı bilinmez. “The Prestige” filminde, son zamanlarda adını çok iyi yapımlarla duyduğumuz Christopher Nolan’ın yönetmenliğinde, illüzyonun ve hatta sihrin içine gömülen iki rakibin arkadaşlıkla başlayan hikayesi anlatılıyor. Christian Bale ve Hugh Jackman’ın canlandırdığı bu iki kişinin yaşadığı öyle bir rekabet ki hayatlarının bile önüne geçiyor. Çevrelerindeki insanlara zarar vermeyi geçip kendilerine bile zararları dokunur hale geliyor. Tek düşünceleri, diğerinden daha iyi bir “gösteri” yapmak oluyor. Heyhat ikisi de bu uğurda çok şeylerini kaybediyor. Neleri kaybettiklerinin farkına vardıkça daha büyük risklere girip aynı oranda kaybetmeye de devam ediyorlar.

Alfred Borden ve Robert Angier karakterlerine iki büyük oyuncu hayat veriyor; Christian Bale ve Hugh Jackman. Daha önce iki “süper kahraman” Wolverine ve Batman’i canlandıran iki “süper” oyuncu. Kariyerini X-Men filmleriyle dolduran hatta birçok kişiye göre başarılı başka yapımı bulunmayan Hugh Jackman “The Prestige” ile sadece Wolverine’den ibaret olmadığını kanıtlıyor. “American Psycho” ve “The Machinist” filmleriyle tanıştığımız Christan Bale, “Batman Begins” filmiyle başımızın üzerindeki tahta bağdaş kurduktan sonra bu filmle “acaba kendi döneminin en iyi oyuncusu mu” sorusunu sordurtuyor. Sonrasında adını her andığımızda, sanki yıllardır yanı başımızdaki kardeşimizmiş gibi gidişinin bizi derinden etkilediği, uzaklardaki mezarının içimizdeki yansımasına bir çiçek bıraktığımız Heath Ledger ile başrolünü paylaştığı “The Dark Night” efsaneler arasına girdiğinde sorduğumuz soruda abartı olmadığını anlıyoruz.

Filmde, gerçek hayatta büyük bir rekabet yaşamış olan Thomas Alva Edison ve Nikola Tesla ikilisinden, Edison’a göre arka planda kalmış Tesla ile de karşılaşıyoruz. Aralarındaki rekabette zaferi her ne kadar Edison kazanmış gibi gözükse de, zekasından faydalanılmış ve üzerinden şan, şöhret ve para kazanılmış Tesla’nın ismini ve icatlarından bazılarını onu tanımayanlarla tanıştırmak da hikayenin yazarı olan Christopher Priest’e ayrıca bir paragraf açmamızı sağlıyor. Yazar dememin sebebi bu filmin de bir kitap uyarlaması olması. Her ne kadar Türkçeye sadece bu kitabı çevrilse de yazarın bir çok kitabı bulunuyor.
Bu uzun cümlelerden sonra kısaca şunu söylemeliyim ki “The Prestige” gördüklerimize yeniden bakmamızı sağlıyor.

İyi Seyirler…

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi