Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa

Nick Cassavetes’in yönetmenliğini yaptığı ve akıllara Ryan Gosling ile Rachel McAdams ikililiğini kazıyan unutulmaz bir filmdir The Notebook. Yaşlı bir adamın elinde tuttuğu eski bir defterde yazılı olan bir aşk hikayesini okumaya başlamasıyla beraber artık izleyici yaşlı adamı bulduğu yaşlılar evinde değildir ve bir tarihsel yolculuğa çıkmıştır. İzleyicinin gözleri artık İkinci Dünya Savaşı zamanlarındadır ve genç iki kişinin tutkusuna tanık olmak üzeredir. Ekonomik durumlar, sınıfsal farklar, savaşın getirdiği yıkım ve kaos bir aşkın filizlenmesi için büyük engeller olsa da The Notebook filminde bu engeller tutku ile karşı konulan olgular haline dönüşür. Genç aşıklar aşklarının ve tutkularının gücü ile beraber olmanın en ünlü öpüşmesini gerçekleştirirler.

Aşkın birçok şeyin ötesinde bir duygu olduğunu düşünmek çoğu zaman için hayalperestliktir ve bu düşünceyle beraber kalp kırıklığının yaşanmaması çok düşük bir ihtimaldir. İnsanlık dediğimiz kendini en güçlü sanan lakin asla güçlü bir yapısı olmayan bencil varlık sadece kendini düşündüğü için ve kendi refahını asla başkasının önüne koyamadığı için bu kapitalist, rekabetçi dünyada aşkın varlığından da söz etmek sadece beyazperdenin yapabileceği bir şeye dönüştü. Beyazperdenin üzerine aldığı bu görev ise tamamiyle aç olan duygusal boşlukları doldurmak üzerine kurulu bir görev oldu. İnsanların dış dünyada veya kendi yarattıkları iç evrenlerinde sevgiyi ve aşkı görmedikleri için ve gördüklerini her seferinde aşk sanıp tekrar yıkıldıkları için beyazperde insalığa bir illüzyon sunmayı teklif etti ve bunu hayata geçirdi. Artık insanlar aşkı beyazperdede izliyor ve onun gerçek olduğuna inanıp bir şekilde tatmin oluyorlar. Bu tatminlik duygusal boşluklarımızda mastürbasyon gibi ağlayıp rahatlamak da oluyor, hırs gibi hayal kurup aşkı bulacağına inanmak da oluyor. Her ne olursa olsun beyazperde bize aşkı sunuyor ve biz de sunulan aşk içerisinde yaşıyoruz. Eğer siz de bugün aşkın illüzyonunu görmek isterseniz ve aşkın kavuşma tutkusunu anlatan The Notebook favori filmleriniz arasındaysa önerdiğimiz 10 filme bakmanızı tavsiye ediyoruz!

The Notebook’u Sevenlerin İzlemesi Gereken 10 Film!

Love Story (1970)

love - story - filmloverss

Sinemada aşkın öncülerinden biri olan Love Story şu an için klişe olarak adlandıracağımız her duruma sahip aslında. Bir kanser hastalığı, bir ilk görüşte aşk, bir farklı statüler ve aile onaylamaması. Tüm bu klişelerin içerisinde Love Story’nin izleyicide bıraktığı çok farklı bir tesir var. Klişelerin içerisinden gelse de film kendini başka bir yerde konumlandırıyor. Her şeyin en saf ve en olası haliyle anlatan film sizi asla bilindik durumlar ile sıkmıyor bu bilindik durumların içerisinde size aşkı gösteriyor. Özellikle film unutulmaz şarkısı ile aradan yaklaşın yarım asır geçmiş olsa bile kalbinizin bir yerinden sizi yakalıyor ve aşkın hüznü ile sizi büyülüyor.

Before Sunrise (1995)

before - sunrise - filmloverss

Aşkın asla oyunlara veya kurmacalara gerek duymadığını ve hatta bir insanın tanımanın dahi bir aşk olabileceğini gösteren üçlemenin ilk filmi Before Sunrise güneşin gerçekleri ortaya çıkaran kudreti öncesi bir şehirdeki iki yabancı gencin aşkını anlatıyor. İki genç farklı yollarda ilerleyen hayatlarına bir tren yolculuğu ile ara veriyorlar. Trende ortaya çıkan etkilenmenin karşılığı olarak kendilerini bir gecelik süre içerisinde Viyana sokaklarında buluyorlar. Bu iki gencin Viyana sokaklarında yürürken bütün gece yaptıkları konuşma aslında aşkın birer pratiği haline geliyor ve Before Sunrise’ın iki devam filmi ile aşk büyüyor, evriliyor.

French Kiss (1995)

french - kiss - filmloverss

Aşkın peşinde koşmak bazen aşk olarak algılanabiliyor ve ulaşamama fikriyle beraber gelen arzu ve tahrik olma aşkın birer yansıması olarak görülüyor. Halbuki aşkın kendisini var eden ve hiçbir olguya bağlı kalmadan kendini olağan kılan olduğunu insan hırsın peşinde koşarken unutuyor. French Kiss filminde de bir kadın bir gün nişanlısından bir telefon alıyor ve kendisinin artık başkasına aşık olduğunu söylüyor. Bunun üzerine terk edilen kadın tüm korkularını geride bırakıp nişanlısını kazanmaya Paris’e doğru yola çıkıyor. Bu yolculukta aşkın ne olduğunu siz sorgularken ekranda da aşkın kovalamacasına şahit olacaksınız.

City of Angels (1998)

city - of - angels - filmloverss

Zamansızlığın ve denk gelememiş olmanın en trajik öyküsüdür City of Angels. Meleklerin şehrinde bir melek vardır ki tüm meleklerden farklıdır ve bir insana aşık olmuştur. Bu erkek melek, insan kadını gördüğü anda ona aşık olduğunu anlamıştır çünkü belki de aşk bizim anlayamayacağımız aşkın bir güçtür ve meleğin anlam vermesini biz bu yüzden bu kadar severiz. Lakin bu aşık olan meleğin melek olmaktan vazgeçmesi ve sevdiği kadın için insan olması kaderin veya yazgının ipini çeken bir hareket olur. Aşık olunan kadının varlığından güç alan melek, insan olarak kaderine boyun eğmeye çabalar ve aşkın ikinci gerçeği hüzün bizi ele geçirir.

Notting Hill (1999)

notting - hill - filmloverss

İngiltere’de Notting Hill isimli küçük bir caddede bir kitapçının kapısı bir gün hayaller tarafından açılır ve bu açılan kapıdan giren kadın bir adamın tüm hayatı için unutulmaz bir hayalin başlangıcı olur. Küçük bir kitap dükkanı işleten ve sakin bir hayatın olan bir adamın kapısı çok ünlü bir aktris tarafından açılır ve kapı açılışıyla beraber büyük bir aşkın fırtına sesleri duyulur. Bu fırtına ilk başta anlam verilemeyen bir oyun ve yanlış anlaşılma dizisinde hayatları etkilese de daha sonra gerçekleşen gerçek duygular, aşkın büyüsünü daha da sağlamlaştırır ve tüm oyunların arkasında yatan gerçek aşk bir anda kendini gösterir.

Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi