“Beauty isn’t everything, It’s the only thing.

Psikanalitik kuramın kurucusu Sigmund Freud en önemli eserlerinden biri olan ‘Totem ve Tabu’da insanlık tarihinin ‘Darwin’in ilkel sürüsü’ ile başladığını öne sürer. Oedipus kompleksinin başlangıcı olarak da ele alabileceğimiz bu nokta baba-güç-din ilişkisini anlamlandırabilmek adına epey zihin açıcıdır. Üstelik tarihin en eski yasaları olarak nitelendirebileceğimiz tabuların nasıl doğmuş olabileceğine dair ilginç fikirler edinmemizi sağlar. Hikayeye göre, kendi tiranlığını kurmuş kıskanç ve oldukça haşin bir baba klanındaki bütün kadınları kendine saklıyor ve büyüyen oğullarını da klandan kovuyormuş. Evvel zaman sonra oğullar babanın otoritesine isyan etme kararı almış. Ve nihayetinde bir gün toplanıp babalarını öldürmüş ve sonra da yemişler. Bu yeme eylemi babayı hem gerçek hem de metaforik anlamda tüketme anlamına sahiptir. Babalarını yiyerek onun gücünü, kudretini ve kimliğini kendi üzerlerine aldıklarını düşünen oğullar babalarıyla olan hesaplaşmanın bittiğini düşünürler; oysaki psişik hesaplaşma asla son bulmaz. Ve bir süre sonra hesaplaşma, babayı yücelterek ona tapınmaya dönüşür. Babalarını önce öldürüp sonra da pişman olup ona tapınmaya başlayan oğullar bu tapınmayı somutlaştırmak adına belirli dönemlerde, totem olarak inandıkları ve kutsal saydıkları bir hayvanın etini yerler. Bu bir anlamda hem babayı yeniden öldürmenin coşkusunu hem de babadan gelecek gücü tazeler. Babayı içselleştirmek, onun yerine geçmeye çalışmak, onun gücüne kavuşma arzusu ve nihayet onu totemleştirmek, tanrılaştırmak. Bu hikayeden sonuçla, ‘Tanrı’ der Freud, ‘temelde yüceltilmiş bir babadan başka bir şey değildir.’ Tabular yeniden dile gelir; çünkü Tanrı’yı ikonlaştırmak, onun gücünü içselleştirmek için kurallar, ritüeller gerekir.

Yukarıda anlattığım hikayeyi günümüzden okumaya çalışacak olursak; bugün güzellik, tüketim, estetik, güç, haz, arzu gibi istençlerin bir tapınma kültüne yol açarak tanrılaştırıldığını, bir din haline getirildiğini ve bu istençleri elde etme yolunda gerçekleştirilen eylemlerin meşru kılındığını söylemek çok mu saçma olur? Kıskançlık, hırs, kibir, haset, fesat bunlar hayatımızın tam ortasına yerleşmiş olan gerçekler. Bir düşünsenize, sizde olmayıp da başkasında olduğu için sinirlendiğiniz, hayata isyan ettiğiniz bir şey olmadı mı hiç? Peki siz hiç, mükemmel olanın, kusursuz olanın aynı zamanda ne denli tehlikeli ve ölümcül olabileceğini düşündünüz mü? Eğer bu sorulara verecek yanıtlarınız yoksa, şimdiden söylemeliyim ki,  The Neon Demon – Neon Şeytan pek size göre bir film değil. Hele ki aynalardan korkuyorsanız, mutlak surette uzak durmanızı öneririm. Çünkü karşınızdaki film, gerçekleri yüzünüze okkalı bir tokat gibi çarpmak için elinden geleni ardına koymuyor.

The Neon Demon: Narsisizmin Gizemli Çekiciliği

Danimarka’da çektiği Pusher üçlemesinden sonra ABD’ye transfer olup Los Angeles setlerinde çektiği elektro-fetiş filmi Drive ile seyircisine bir tür trans deneyimi yaşatan Danimarkalı dahi yönetmen Nicolas Winding Refn’in parlak zekasının örneği olarak okuyabileceğimiz son filmi The Neon Demon; hatırlarsınız ki Dünya prömiyerini Cannes Film Festivali’nde yapmış ve seyircilerden gelen ‘yuh’ sesleri eşliğinde yerden yere vurulmuştu. Cannes seyircileri daha ne ister bilmem; ama ne yapmak istediği oldukça belirgin olan Refn’in istediği şeye ulaştığını görebilmek bana yetti de arttı bile. Seçtiği metaforların hiçbirini boş yere kullanmadan bir imge sanatı, imgelerle derdini anlatma sanatı olan sinemanın tüm uzuvlarını –renk, ışık, müzik vb.- bir senfoni orkestrası yönetirmişçesine yönetmeyi başaran Refn, The Neon Demon’da, özellikle son yarım saatini soluksuz geçireceğiniz baştan çıkarıcı bir korku alegorisine imza atıyor.

Neon Şeytan’ın konusu oldukça tanıdık aslında: 16 yaşında genç ve güzel bir kız olan Jesse (Elle Fanning) başarılı bir model olma hayaliyle Los Angeles’a taşınır. Kendini beğenmiş, züppe biri (Keanu Reeves) tarafından yönetilen köhne bir motelde yaşamaya başlar. Motel dışındaki vakitlerini modellik için fotoğraf çekimlerine ve ajans bulma işlerine ayıran Jesse’nin sonradan erkek arkadaşı olacak Dean (Karl Glusman) ise bu sektörde başarılı bir fotoğrafçı olma hayalleri kurmaktadır. Bir fotoğraf çekimi sonrası makyözlük yapan Ruby (Jena Malone) ile tanışan Jesse ilk parti davetini de ondan alır. Bu partide sektörün iki başarılı modeli olan Sarah (Abbey Lee) ve Gigi (Bella Heathcoate) ile tanışır. Her ikisi de Jesse’nin doğal güzelliği karşısında büyülenmiştir ve aç kurtlar misali attığı adımları gözlerler. Estetik ameliyatların bir tür bakım olduğuna inanan bu kızlar Jesse’nin güzelliğini epey kıskanmıştır ve onu “Bu senin kendi burnun mu?” gibi soru yağmuruna tutarlar. Modellik dünyası için güzelliğin tek gerçek olduğuna inanan bu kızların güzellik takıntısı ürkütücü boyutlardadır. Jesse ise onların bu sorularına karşılık oldukça doğal ve masum cevaplar vermekle yetinirken fazlasıyla savunmasız gözükmektedir. Fakat sektörün önde gelen ünlü fotoğrafçısıyla (Desmond Harrington) yaptıkları bir fotoğraf çekimi sonrası Jesse’nin modellik kariyeri birden alev alır. Biraz zaman sonra Sarah ve Gigi’nin yaptığı işleri de ellerinden almaya başlar.

‘Güzelliğin her şey değil, tek şey’ olduğuna inanan ünlü moda tasarımcısının (Alessandro Nivola) defilesinde, fonda Cliff Martinez’in saykodelik elektronik müziği eşliğinde, neon ışıklar ve üçgenler arasından sahneye çıkan Jesse; bir nehrin kenarında su içmek için eğilen ve o esnada sudan yansıyan yüzü ve vücudunun güzelliği karşısında büyülenen Narcissus’tur artık. Kendi güzelliği tarafından hipnotize edilerek baştan çıkarılan Jesse nihayetinde ‘onlar’ gibi bir narsiste, ‘neon şeytana’ dönüşmüştür. Biz seyirci ise dünya sinema tarihine geçecek bu muazzam, saykodelik sahne karşısında transa geçmiş, hipnotize edilmiş, soluksuz kalmış, küçük dilimizi yutmuşuzdur. Sonrası, ‘sonrası iyilik güzellik’ demek isterdim şairin dediği gibi elbet; ama sonrası vampirlikten yamyamlığa (cannibalism), nekrofiliden 18.yy’da yaşamış -nam-ı diğer ‘Kanlı Kontes’- Elizabeth Bathory’nin güzelliğini tazelemek için bakire kızların kanıyla banyo yaptığı seanslara denli uzayan bir dizi olaylar silsilesi. Ezcümle, ben ne dersem diyeyim mutlaka izlenmesi ve deneyimlenmesi gereken bir film bu film.

The Neon Demon’la ilgili değinilmesi gereken daha pek çok şey var aslında. Refn’in yönetmenlik becerisi dışındaki göz kamaştırıcı sanat tasarımı, Drive ve Only God Forgives filmlerinin üzerine çıkan düzeyde ışık ve renk kullanımı, mavi ve kırmızı renk paletlerinin birbiri içine geçtiği bir film dili, Natasha Braier’in keskin sinematografisi üzerine düşen ve transandantal bir müzik şöleni yaşatan Martinez’in elektronik besteleri, Elle Fanning’in kendini aşan düzeydeki oyunculuğu, Jena Malone’un ürkütücü bakışları; Luis Bunuel ve Salvador Dali’nin Un Chien Andalou filmlerinden beri görüp görebileceğiniz en sürreal tondaki ay ve göz imajları, rüya sekansları, pumalar, leoparlar, plastik dünyalar… Hepsi ve daha fazlası için ıskalamayınız!

“Beauty isn’t everything, It’s the only thing.” Psikanalitik kuramın kurucusu Sigmund Freud en önemli eserlerinden biri olan ‘Totem ve Tabu’da insanlık tarihinin ‘Darwin’in ilkel sürüsü’ ile başladığını öne sürer. Oedipus kompleksinin başlangıcı olarak da ele alabileceğimiz bu nokta baba-güç-din ilişkisini anlamlandırabilmek adına epey zihin açıcıdır. Üstelik tarihin en eski yasaları olarak nitelendirebileceğimiz tabuların nasıl doğmuş olabileceğine dair ilginç fikirler edinmemizi sağlar. Hikayeye göre, kendi tiranlığını kurmuş kıskanç ve oldukça haşin bir baba klanındaki bütün kadınları kendine saklıyor ve büyüyen oğullarını da klandan kovuyormuş. Evvel zaman sonra oğullar babanın otoritesine isyan etme kararı almış. Ve nihayetinde bir gün toplanıp babalarını öldürmüş ve sonra da yemişler. Bu yeme eylemi babayı hem gerçek hem de metaforik anlamda tüketme anlamına sahiptir. Babalarını yiyerek onun gücünü, kudretini ve kimliğini kendi üzerlerine aldıklarını düşünen oğullar babalarıyla olan hesaplaşmanın bittiğini düşünürler; oysaki psişik hesaplaşma asla son bulmaz. Ve bir süre sonra hesaplaşma, babayı yücelterek ona tapınmaya dönüşür. Babalarını önce öldürüp sonra da pişman olup ona tapınmaya başlayan oğullar bu tapınmayı somutlaştırmak adına belirli dönemlerde, totem olarak inandıkları ve kutsal saydıkları bir hayvanın etini yerler. Bu bir anlamda hem babayı yeniden öldürmenin coşkusunu hem de babadan gelecek gücü tazeler. Babayı içselleştirmek, onun yerine geçmeye çalışmak, onun gücüne kavuşma arzusu ve nihayet onu totemleştirmek, tanrılaştırmak. Bu hikayeden sonuçla, ‘Tanrı’ der Freud, ‘temelde yüceltilmiş bir babadan başka bir şey değildir.’ Tabular yeniden dile gelir; çünkü Tanrı’yı ikonlaştırmak, onun gücünü içselleştirmek için kurallar, ritüeller gerekir. Yukarıda anlattığım hikayeyi günümüzden okumaya çalışacak olursak; bugün güzellik, tüketim, estetik, güç, haz, arzu gibi istençlerin bir tapınma kültüne yol açarak tanrılaştırıldığını, bir din haline getirildiğini ve bu istençleri elde etme yolunda gerçekleştirilen eylemlerin meşru kılındığını söylemek çok mu saçma olur? Kıskançlık, hırs, kibir, haset, fesat bunlar hayatımızın tam ortasına yerleşmiş olan gerçekler. Bir düşünsenize, sizde olmayıp da başkasında olduğu için sinirlendiğiniz, hayata isyan ettiğiniz bir şey olmadı mı hiç? Peki siz hiç, mükemmel olanın, kusursuz olanın aynı zamanda ne denli tehlikeli ve ölümcül olabileceğini düşündünüz mü? Eğer bu sorulara verecek yanıtlarınız yoksa, şimdiden söylemeliyim ki,  The Neon Demon - Neon Şeytan pek size göre bir film değil. Hele ki aynalardan korkuyorsanız, mutlak surette uzak durmanızı öneririm. Çünkü karşınızdaki film, gerçekleri yüzünüze okkalı bir tokat gibi çarpmak için elinden geleni ardına koymuyor. The Neon Demon: Narsisizmin Gizemli Çekiciliği Danimarka’da çektiği Pusher üçlemesinden sonra ABD’ye transfer olup Los Angeles setlerinde çektiği elektro-fetiş filmi Drive ile seyircisine bir tür trans deneyimi yaşatan Danimarkalı dahi yönetmen Nicolas Winding Refn’in parlak zekasının örneği olarak okuyabileceğimiz son filmi The Neon Demon; hatırlarsınız ki Dünya prömiyerini Cannes Film Festivali’nde yapmış ve seyircilerden gelen ‘yuh’ sesleri eşliğinde yerden yere vurulmuştu. Cannes seyircileri daha ne ister bilmem; ama ne yapmak istediği oldukça belirgin olan Refn’in istediği şeye ulaştığını görebilmek bana yetti de arttı bile. Seçtiği metaforların hiçbirini boş yere kullanmadan bir imge sanatı, imgelerle derdini anlatma sanatı olan sinemanın tüm uzuvlarını –renk, ışık, müzik vb.- bir senfoni orkestrası yönetirmişçesine yönetmeyi başaran Refn, The Neon Demon’da, özellikle son yarım saatini soluksuz geçireceğiniz baştan çıkarıcı bir korku alegorisine imza atıyor. Neon Şeytan’ın konusu oldukça tanıdık aslında: 16 yaşında genç ve…

Yazar Puanı

Puan - 88%

88%

88

The Neon Demon'ı bir senfoni orkestrası yönetirmişçesine yönetmeyi başaran Refn, özellikle son yarım saatini soluksuz geçireceğiniz baştan çıkarıcı bir korku alegorisine imza atıyor.

Kullanıcı Puanları: 4.39 ( 11 votes)
88
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi