Array ( [0] => 9 [1] => 38 [2] => 7467 [3] => 10 [4] => 832 [5] => 11 [6] => 1237 [7] => 1875 [8] => 1125 [9] => 15422 [10] => 12794 [11] => 13 [12] => 708 [13] => 7468 [14] => 14 [15] => 208 [16] => 15421 [17] => 1859 [18] => 15423 ) test Array ( [0] => 9 [1] => 1875 [2] => 2692 ) test Array ( [0] => Array ( [name] => Aksiyon-Macera [link] => http://www.filmloverss.com/kategori/turler/aksiyon/ ) [1] => Array ( [name] => Fantastik [link] => http://www.filmloverss.com/kategori/turler/fantastik/ ) )
Kayıp Dünya
The Lost World
1925 - Harry O. Hoyt
106
Senaryo Arthur Conan Doyle (novel), Marion Fairfax
Oyuncular Wallace Beery, Bessie Love, Lloyd Hughes
Utku Ögetürk
Sinema tarihi açısından oldukça önemli bir konumda bulunan The Lost World, birçok filme öncülük etmesi açısından son derece değerli bir yapım. Günümüzde birçok yönetmenin izinden gittiği bu başyapıtı izlememek büyük kayıp olur.

The Lost World

“İmkânsız olanları elediğinizde, geriye kalan şey ne kadar olanaksız görünse de, gerçeğin ta kendisidir”

Sherlock Holmes karakterinin yaratıcısı Arthur Conan Doyle, suç hikayelerinde çığır açmış ve eserleriyle İngiliz halkının hayranlığını kazanarak kraliyet tarafından “Sir” unvanına layık görülmüştür. İlk önemli eseri “Kızıl Dosya”yı 1887 yılında yazan Doyle, Sherlock Holmes karakterini de ilk kez bu eserde kaleme almıştır. Eserlerinin popülaritesinin artması ve beklentilerin yükselmesi sonucunda kısa süre zarfında Sherlock Holmes’un yer aldığı birçok eser üreten Doyle, polisiye romanlarının arasına, yazmaktan büyük keyif aldığı bilimkurgu eserleri de katmıştır. Bu eserlerin birçoğu birden fazla kez beyazperdeye uyarlanırken, kısa filmler ve televizyon serileri de dahil olmak üzere günümüze dek ulaşan ve her geçen gün sayıları artan 200’den fazla uyarlama vardır. Bu uyarlamalar arasında en dikkat çekici olan eser ise hiç kuşku yok ki, Doyle’un beyazperdeye ilk uyarlanan romanlarından The Lost World – Kayıp Dünya’dır. Harry O. Hoyt tarafından 1925 yılında beyazperdeye uyarlanan ve dinozorları ilk kez seyirci karşısına çıkarmayı başaran film, birçok açıdan sinema tarihinin ilkleri arasında yer alır.

İlk Dinozor Filmi

Dinozorlar hakkında yapılan ilk film olma özelliği taşıyan The Lost World, dönemin en fazla ses getiren hadiselerinden biri olmuştur. Sinema seyircisi 1929 yılında sesli filmlerle tanışana kadar, 1925 yılında çekilen The Lost World sinema adına üretilen en sıra dışı işlerden biri olarak görülür. Dinozorları hayal dahi etmek bir hayli güçken, bu devasa canlıları beyazperdeye taşımak son derece önemlidir. Nitekim, The Lost World’ün sinema tarihi açısından önemi, dinozorları beyazperdeye taşımasından çok daha öte detaylar barındırıyor diyebiliriz. İlk stop-motion uzun metraj sinema filmi olma özelliği taşıyan The Lost World’de ilk kez gerçek oyuncular, animasyon karakterlerle aynı perdeyi paylaşır. Bu filmde kamera arkasındaki isimler, ilerleyen dönemlerde sinema tarihine damga vuran filmlerin de kamera arkasında yer alırlar. Filmin görüntü yönetmeni Arthur Edeson, Casablanca başta olmak üzere üç kez Oscar’a aday gösterilirken; görsel efektlerini hazırlayan Willis O’Brien ise The Lost World’den sonra hayat verdiği King Kong karakteriyle sinema tarihine damga vurur. Günümüzde Tim Burton başta olmak üzere birçok yönetmen Willis O’Brien’ın izinden gitmektedir.

Arthur Conan Doyle’un aynı isimli eserinden Marion Fairfax tarafından senaryolaştırılan The Lost World, Londra’dan Amazon Ormanları’na uzanan bir hikayeyi konu alır. Sevgilisi tarafından cesaretinin ispatlanması istenen gazeteci Malone (Lloyd Hughes), kendini kanıtlamak için bir fırsat kollamaktadır. Bu sırada Challenger (Wallace Beery) – Doyle’un birçok eserinde yer verdiği Profesör Challenger ilk kez bu eserde yer almıştır – isimli bir profesör dinozorların varlığına inandığı ve bunu ispat edebileceğini dile getirdiği için “deli” olarak yaftalanmıştır. Challenger, dinozorların varlığını ispatlamak için gönüllü bir ekiple Amazon Ormanları’na çıkartma yaparken, Malone da bir şekilde bu ekibin içinde kendine yer bulmayı başarır.

Film, Malone’un maceraya katılmasına sebep olan istek ile dönemin kadın – erken ilişkilerine dair fikir yürütmemizi sağlıyor. Erkek egemenliğin Avrupa’da çok daha güçlü olduğu, savaş dönemi ve sonrası üretilen eserlerde çokça kendini hissettirir. The Lost World de açılışıyla kadını erkeğe muhtaç gösteren bir izlenim veriyor. Fakat, film biraz zorlama da olsa sonunda verdiği mesajla – durumu ti’ye almak da diyebiliriz – yanlışından dönüyor. Nitekim, filmin absürtlüğü yalnızca ilk sahnesiyle sınırlı değil; dinozorların görüldüğü ilk sahneye kadar dönemin komedyenleri Charlie Chaplin ve Buster Keaton filmlerini andıran birçok sekans barındırıyor. Dinozorların görülmesiyle birlikte ise çok daha ciddi bir film görünümüne bürünüyor.

Evrimi İşaret Ediyor

Günümüzde, dünyadaki canlı türlerinden henüz sadece 2 milyon kadarı tanımlanabilmiştir. Oysa, Dünya’da 40 milyondan fazla canlı türünün yaşadığı varsayılmaktadır. Tüm bu canlıların tek bir atadan evrildiği düşünülürken, insan ve diğer tüm memeli canlıların 150 milyon yıl önce yaşamış sivrifaremsi bir canlıdan evrildiği kabul edilmektedir. Halk arasında yaygın olarak bilinen – çoğunlukla yanlış bilinen –  Darwin’in evrim teorisi, türlerin doğal seçilim yoluyla bir ya da birçok ortak atadan evrildiğine işaret eder. The Lost World’de de, evrim teorisi denildiğinde ilk akla gelen hayvan şempanze bu kayıp dünyaya yerleştirilmiş. Bu noktada filme adını veren “Kayıp Dünya”yı, Dünya’da yer alan keşfedilmemiş bir bölge yerine zamanlararası yolculukla Dünya’nın daha erken dönemlerini gördüğümüz bir bölge olarak okumak daha doğru olacaktır. Bu okumayla birlikte insanların bu bölgeye ayak bastığı andan itibaren bir şekilde çatışmaya başladığı şempanzeyi de insanoğlunun atası olarak görebiliriz. Yıllardır devam eden evrim tartışmalarının ışığında, çekildiği dönemi göz önüne alacak olursak, verilen mesajın oldukça cesur olduğunu söylemek gerekiyor.

Dinozorlar için kullanılan terimler ve bu terimlerin filmin ilerleyen bölümlerinde değişikliğe uğraması, günümüz insan-hayvan ilişkisine dair referanslar da barındırıyor. Dinozorları görmeden önce yaratık, gördükten sonra canavar, onlar üzerinde hakimiyet kurduktan sonra ise sıçan tabirlerinin kullanılması insanın, çevresindeki varlıklara bakışı hakkında yerinde fikirler veriyor. Evcilleştirme sürecine kadar olan bölümde canlılarla ilgili daha “ürkütücü” tabirler kullanılırken, canlılar üzerinde hakimiyet kurulmasının ardından insanoğlunun kendini üstün görme dürtüsü öne çıkıyor.

The Lost World’den Jurassic Park’a

Dinozorların yok olmasıyla ilgili birçok teori üretilmiştir. Dünya’ya göktaşı çarptığı kanaatine varılana kadar tüm kapılar yanardağ patlamalarına açılıyordu. The Lost World, bu teoriyi de görmezden gelmiyor fakat gerçekçi olmadığını da ispatlamak gibi bir misyon üstleniyor. Vadettiği gerilimi yanardağ sahnelerine kadar hissettirmeyi başaramayan film, bu patlamaların ardından, filmin son sahnesine kadar gerilimin dozunu düşürmüyor.  Dinozoru yaşadığı yerden çıkartıp, Londra’nın göbeğine bırakma fikri ise tek kelimeyle dahiyane.  Çekildiği döneme göre değerlendirecek olursak son derece gerçekçi görsel efektlere sahip bu sahne, The Lost World’den 72 sene sonra çekilen The Lost World: Jurassic Park’a da öncülük etmiştir. Zira Jurassic Park’ın ikinci filmi olma özelliği taşıyan The Lost World: Jurassic Park, Michael Crichton’ın eserinden uyarlanmış olsa da Doyle’un eseriyle önemli benzerlikler göstermektedir. Stüdyo da bunun farkına varmış olacak ki The Lost World adıyla 1997 yılında vizyona girmesi planlanan filmin adının sonuna Jurassic Park ekleyerek herhangi bir karışıklığın yaşanmasına engel olmuştur. İki filmi göz önüne alacak olursak, 1925 yapımı The Lost World’ün bir adım önde olduğunu söylemekte fayda var.

Sinema tarihi açısından oldukça önemli bir konumda bulunan The Lost World, birçok filme öncülük etmesi açısından son derece değerli bir yapım. Günümüzde birçok yönetmenin izinden gittiği bu başyapıtı izlememek büyük kayıp olur.



MAİLİNİZ VAR
Sinema dünyasından son haberlere herkesten önce
ulaşmak için mail listemize üye olabilirsiniz.
Üye Ol