Yorgos Lanthimos, Kynodontas ile ismini lokalden çıkarıp daha geniş kitlelere duyurmaya başlamasıyla birlikte tekinsiz, alışılmadık, soğuk ama vurucu bir sinema dili geliştireceğinin müjdesini veriyordu. Son olarak The Killing of a Sacred Deer ile izlediğimiz Yorgos Lanthimos, filmiyle belirli bir kitleyi memnun etmeyi yine başarsa da, The Lobster aşıkları The Killing of a Sacred Deer’dan yeterli hazzı alamadı ya da umduğunu bulamadı. Peki The Lobster’ı birçok kişi için yönetmenin filmografisinde ilk sıraya koyan ve diğer filmlerinde aynı tadı bulamamalarına sebep olan nosyonlar nedir? The Lobster bu denli distopik bir anlatı sunmasına ve mekanik yaşantılar barındırmasına rağmen filmin satır aralarında insan olmaya dair ne gibi mühim noktalar yakaladık? İnsanların benzer özellikler aracılığıyla birbiriyle eşleştiği ve bu benzerlikten bir ilişki ortaya çıkardığı bir evrende yalnız olmanın çok farklı bedelleri vardı. Bu durum filmik diegesis’te elbette mantıklı bir dünya düzeni olarak zihinlerimize hitap ediyor ancak bu anlatıyı sembolik bir biçimde ele aldığımızda aslında filmin o kadar da distopik bir dünya tasviri içermediğini görebiliriz. Özellikle yalnızlık ve ilişkiler konusunda. Öyleyse The Lobster’dan ilişkiler üzerine öğrenebileceğimiz 5 mühim hayat dersine birlikte göz atalım.

The Lobster’dan İlişkiler Üzerine Öğrenebileceğimiz 5 Mühim Hayat Dersi!

Bir insanı birey olarak bütünüyle ele almak yerine belli başlı bir özelliğine göre değerlendirmek.

TheLobster-filmloverss

Özellikle sosyal medyanın ve dolayısıyla sosyal medyanın getirdiği derin yanılsamanın hayatımıza girmesiyle beraber ilişkilenme biçimleri de oldukça değişti. Bir insanı birey olarak bütünüyle ele almak deneyimi üzerine kafa yorarken bir yandan Tinder’da bir saniye içerisinde bir insanın bize uygun olup olmadığına karar verebileceğimiz pratikler geliştirdik. Instagram’da pozlardan giyim tarzına, saç stillerinden makyajların highlight’ına kadar her şeyin birbirine benzemeye başladığı ve belirli bir stereotipin daha makbul olduğu günümüzde kimse vazgeçilmez değil ve herkesin çok fazla seçeneği var. Bu durum da ne yazık ki, birini gerçekten tanımaktan ve karşımızdakinin en kıymetli olabilecek küçücük huylarından bizi mahrum bırakabiliyor. The Lobster, kendimizde gördüğümüz bir özelliği karşımızdakinde yakaladığımız anda yaşanan eşleşmenin doğru bir eşleşme olmayabileceğini gözler önüne seriyor.

Çoğunlukla yalnız kalmaktan korktuğumuz için bir ilişkiyi bitirmekten kaçarız.

the-lobster-john-c-reilly-colin-farrell-ben-whishaw-filmloverss

Bu noktada hepimizin gizli düşmanı alışkanlıklar devreye giriyor. Çoğu kez bir ilişkinin bitmesi gerektiğinden eminizdir ancak o ilişkiyi bitirecek gücü kendimizde bulamayız. Ayrılabilmek için taraflardan birinin her zaman yalnız kalma cesaretinin daha fazla olması gerekir. Aynı şekilde yalnız kalmaya cesaretimiz olmadığından yalnız kaldığımız ilk anda bir başkasına sarılabiliriz. Bu durumların hepsi The Lobster’ın da gözler önüne serdiği üzere, “hayvana dönüşmemek” için yapılır. Çünkü zihinlerimizde sürekli olarak mutluluğun birliktelikten geçtiği ve hayat amacımızın doğduğumuz andan itibaren dinlediğimiz masallar aracılığıyla bile hayatımızın partnerini bulmak olduğu ibareleri döner durur. Bu sebeple yalnız kalmak, toplum gözünde istenmeyen bir durumdur, birey hemen eşini bulmalıdır.

Toplum, ilişkilerimiz üzerinde kabul ettiğimizden daha fazla söz sahibi.

the_lobster_john_cr_reilly_colin_farrell_ben_whishaw_filmloverss

The Lobster’ı izlediğimizde, yaşananların abartı olduğunu düşünebiliriz elbette. Günlük hayatımızda kimse hayvana dönüşmüyor ya da bir ormanın ortasında avlanmıyor olabilir. Ancak tüm bunlar aslında yaşantımızda başından beri deneyimlediğimiz tüm baskıların yalnızca somutlaştırılmış halleri. 20’li yaşlarının ortasındaki herkes, etrafından arkadaşlarının birer birer evlenmeye başladığı bir dönemi deneyimliyor. Bu yoğun dönemde kendi “eşini” bulamamış bir bireye toplum eninde sonunda onda bir problem olduğu hissiyatını aşılar ve kişi yalnızlığın bir tercih olabileceğini unutarak bu yalnızlığa mahkum edilmişlik hissiyatıyla hayatı adına yanlış kararlar verebilir. Bir hayatı birlikte geçireceğimiz (yine toplum tarafından varsayılan) partnerimizi seçme yöntemlerimizde bile toplumun yoğun baskısı vardır. İş, gelecek kaygısı, karşımdakinden anne/baba olur mu, ne kadar sorumluluk sahibi gibi düşünceler aslında birini sevme dürtüsünden uzak tamamen kodlanmış düşüncelerdir. Toplum belki bizi filmdeki gibi ormanın ortasında avlamıyor ama ona uymayanları birbir dışlamaktan ve psikolojik travmalar yaşatmaktan da geri durmuyor.

Şefkat ya da cinsel çekim çoğu zaman aşkın yaşanması için yeterli olmayabilir.

the-lobster-colin-farrell-rachel-weisz-filmloverss

Aslında deneyimleyeceğimiz bir aşktan tek beklentimizin bu olması gerekmez mi? Aynı anda hem sevgiyi, şefkati hem de cinsel çekimi yakaladığımız kişiyle her şey tepetaklak olana dek bir hayat paylaşılabilir ancak David ve Rachel Weisz’ın canlandırdığı kadın karaktere yetmediği gibi genellikle bize de yetmez. Bazen bu uyum yakalansa da kör olmak gerekebilir. Bu temsili körlük çiftin birbirine denk oluşu olarak da yorumlanabilir. Elbette her bir izleyicinin bakış açısına göre filmin sonuyla ilgili de farklı yorumlar yapılabilir. David, sevdiği kadın için gözünden vazgeçti mi yoksa Rachel Weisz’ın karakteri uzun süre o masada oturarak sevgilisini bekledi mi?

The Lobster, ilişkilere hakim olan yalanları, manipülasyonları ve kandırmacaları ortaya çıkarıyor.

Bir hayvana dönüşmemek için karşısındaki kişiyle ortak özelliği varmış gibi davranan karakterler aslında günümüz ilişki yapısını çok net ortaya koyuyor. Başlangıçta bambaşka olan ilişkiler, çok uyumlu olduğunuz ama sonradan değişmeye başlayan partneriniz… Karşımızdaki kişiyi elde edene kadar kendimizi az ya da çok farklı şekillerde temsil ettiğimiz gerçeğini kimsenin inkar etmemesi gerekiyor. Çünkü herhalukarda bu çok sık tekrarlanan bir durum. Daha az kıskanç görünme, karşımızdakinin beklentisine göre farklı tavırlar sergileyebilme durumu başlangıçta kabul görme güdüsüyle birlikte paralel ilerleyebilen davranışlar. Bu davranışların da aslında ne kadar da bizi yansıtmadığı gerçeğini The Lobster, eşlerin yakalamaya çalıştıkları uyum üzerinden başarılı bir biçimde yansıtıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi