Ölseniz hangi hayvana dönüşmek isterdiniz? Ya da belki çoktan insan olmanın sıkıntısından ve ikiyüzlülüğünden bıktınız ve beslediğiniz kedi-köpeklere özeniyorsunuz. Modern toplumların, her türlü geleneksel ilişki kalıbını reddederken bir yandan içten içe eski birliktelikleri özleyişinin bir parçası mısınız? Bir evliliği ayakta tutan nedir, bir insan başka bir insana ne uğruna bir ömür katlanır düşündünüz mü? Filmlerde (ve bu filmde) görmeye alıştığımız distopyaların içine mi düştük fark etmeden aslında? Yaşadığımız şeylerin her biri, aslında başkasının gözünden bakınca kara mizah malzemesi olacak saçmalıkta olabilir mi? Buna benzer sorulara cevap arayan-cevap veren, kadın erkek ilişkisi üzerinden tüm insani ilişkileri sorgulayan bir film var karşımızda. Yorgos Lanthimos’un uzun zamandır beklediğimiz, afişine vurulduğumuz, büyük festivallerden hem övgü hem yergilerle dönen filmi The Losbter Filmekimi’nde ilk gösterimini nihayet yaptı. Kendi adıma en merakla beklediğim filmlerden olan The Lobster, mizah ve zalimliği pek güzel harmanlayan; bana göre son zamanlarda izlediğim en başarılı, gerçek hayat simülasyonlarından biri.

Her biri tanıyıp, sevdiğimiz iyi oyunculardan oluşan kadrosuyla, sırasıyla bir otel, orman ve şehirde geçen bir distopya filmi aslında bu. Filmin geçtiği zaman hakkında bir fikrimiz yok; bu aslında yönetmenin konunun evrenselliği ve zamansızlığı hakkında yaptığı vurguyla örtüşüyor. Partneri ölen ya da terk edilen, yani bir şekilde “çift” statüsünden çıkan her birey bir otele yerleşip orada 45 gün boyunca hem var olma hem de kendine yeni bir eş bulma zorunluluğu taşır bu zamansız dünyada. Otelin katı kuralları var; uymayan ceza alıyor, yarışmalar var; kazanan otelde daha fazla kalmayı garantiliyor. Tam bir başarısızlık örneği sergilerseniz önceden seçtiğiniz bir hayvana dönüşüyorsunuz size ayrılan sürenin sonunda. Kimin hangi hayvanı neden seçtiği konusu önemli ve eğlenceli. Bu hem insanların kişilikleri hem de hayvanlarla olan benzerliğimiz-ilişkimiz konusunda aydınlatıcı.

Filmi daha fazla anlatamam, çünkü izlemeden bir anlam ifade etmeyecek yazdıklarım size. Üstelik spoiler vermiş olurum. Tek diyeceğim; yönetmenin otelin karşısına yerleştirdiği rakip ya da düşmanın da aslında benzer bir yapı olduğu, bizi bu şekilde taraf tutmaya zorladığı. Ancak bu yapıyı öyle güzel kurmuş ki Lanthimos, taraf tutamıyoruz. Tutmaya çalışınca da herkese mavi boncuk dağıtan biri gibi oluyoruz ister istemez. Film, otel sahnelerinde hem dinamik hem de çok komik. Otelin kurgulanışı ve tasarımı size The Grand Budapest Hotel veya The Shining filmlerini anımsatacak. Bana bir noktada Edgar Allen Poe’nun delilerin akıl hastanesini ele geçirdiği Stonehearst Asylum öyküsünü hatırlattı hatta.

Otelden ormana geçiş, filmin temposunda yavaşlamaya ve olay örgüsünün çözülmesine sebep oluyor. Bu senaryo açısından gerekli bir durum elbette, hata gibi algılamamak mümkün. Ormanda da çok güldüğüm sahneler var. Ormandan şehre yapılan yolculuklar gayet sert eleştirilerin yapıldığı sahneler. Orada yaşananların ayna olduğu insani zaaflarımız çok önemli ve filmde olan biteni özetler nitelikte.

Ben kendi adıma filmi çok zalim buldum. Sadece finaliyle değil, kim ve ne olduğumuzu yüzümüze acımadan vuruşuyla. Bunu yaparken aslında kendi yüzümüze tutulan aynaya bakıp kahkahalarla güldüğümüz için. Herkesin kendi çıkarı için başkalarının hayatını hiçe sayan yalanları söylerkenki rahatlığıyla. Bu zalimce; çünkü içinde yaşadığımız dünyanın o kadar aynısı ki, bu gerçekliği görmek insanı acıtıyor. Acı acı güldüm yani birçok sahnede. Özümüz kötü diyor film. Bir taraftan da bu kötü özün içinde güzellikler görüyor. Yadsımadığı bu güzelliği çok güzel partlatmış yönetmen. Fakat tam bunu yaptığı anda çok kötü bir finalle baş başa bırakıyor bizi. Aynaya bakıp ne yaptı şimdi bu, ben olsam aynısını mı yapardım acaba dedirtiyor seyirciye. O 30 saniye süren bekleyiş bana tokat attı. Size de atabilir. Belki de sadece vay be dedirtir. Bu tamamen izleyenin kendi kişisel tarihiyle, o filme getirdiği birikimle ilgili elbet.

Aşkın insanı kırıp döken, acıtan yanını anlatırken hiç acımamış bize yönetmen. Aşktan gözümüzün kör olduğunu söylemiş. Ama önce can sonra canan diyen o bencil yanımızı altını kırmızı kalemle çizerek anlatmış. Kendimizle ve karşı cinsle kurduğumuz ilişkilerle yüzleşmemizi istemiş. Güzelliklere de yer var demiştim. Aşıklar arasında kendiliğinden oluşan o özel dili, bu dilin sadece aşıklar tarafından anlanabilen bir şey olduğunun çok güzel yerleştirmiş öyküye.

Filmin yönetmenlik, oyunculuk, atmosfer, müzik gibi teknik konularda sıkıntısı yok.  Lanthimos zaten daha önceki filmlerinde kendini bu konularda kanıtlamış bir yönetmen. Tempo düşüşü, sonlara doğru kafasının karışıp finali nasıl yapacağı konusunda kararsız kalmış olması gibi faktörler filmin bütünü içinde gayet hoş görülebilecek detaylar. Filmin hakları dağıtımcılar tarafından alınmış; ülkemizde vizyon da görecek anladığım kadarıyla. Ama siz bilet bulursanız mutlaka festivalde görmeye çalışın. Harcadığınız iki saate fazlasıyla değecek bir sinema deneyimi olacak. Şimdiden iyi seyirler.

Ölseniz hangi hayvana dönüşmek isterdiniz? Ya da belki çoktan insan olmanın sıkıntısından ve ikiyüzlülüğünden bıktınız ve beslediğiniz kedi-köpeklere özeniyorsunuz. Modern toplumların, her türlü geleneksel ilişki kalıbını reddederken bir yandan içten içe eski birliktelikleri özleyişinin bir parçası mısınız? Bir evliliği ayakta tutan nedir, bir insan başka bir insana ne uğruna bir ömür katlanır düşündünüz mü? Filmlerde (ve bu filmde) görmeye alıştığımız distopyaların içine mi düştük fark etmeden aslında? Yaşadığımız şeylerin her biri, aslında başkasının gözünden bakınca kara mizah malzemesi olacak saçmalıkta olabilir mi? Buna benzer sorulara cevap arayan-cevap veren, kadın erkek ilişkisi üzerinden tüm insani ilişkileri sorgulayan bir film var karşımızda. Yorgos Lanthimos’un uzun zamandır beklediğimiz, afişine vurulduğumuz, büyük festivallerden hem övgü hem yergilerle dönen filmi The Losbter Filmekimi’nde ilk gösterimini nihayet yaptı. Kendi adıma en merakla beklediğim filmlerden olan The Lobster, mizah ve zalimliği pek güzel harmanlayan; bana göre son zamanlarda izlediğim en başarılı, gerçek hayat simülasyonlarından biri. Her biri tanıyıp, sevdiğimiz iyi oyunculardan oluşan kadrosuyla, sırasıyla bir otel, orman ve şehirde geçen bir distopya filmi aslında bu. Filmin geçtiği zaman hakkında bir fikrimiz yok; bu aslında yönetmenin konunun evrenselliği ve zamansızlığı hakkında yaptığı vurguyla örtüşüyor. Partneri ölen ya da terk edilen, yani bir şekilde “çift” statüsünden çıkan her birey bir otele yerleşip orada 45 gün boyunca hem var olma hem de kendine yeni bir eş bulma zorunluluğu taşır bu zamansız dünyada. Otelin katı kuralları var; uymayan ceza alıyor, yarışmalar var; kazanan otelde daha fazla kalmayı garantiliyor. Tam bir başarısızlık örneği sergilerseniz önceden seçtiğiniz bir hayvana dönüşüyorsunuz size ayrılan sürenin sonunda. Kimin hangi hayvanı neden seçtiği konusu önemli ve eğlenceli. Bu hem insanların kişilikleri hem de hayvanlarla olan benzerliğimiz-ilişkimiz konusunda aydınlatıcı. Filmi daha fazla anlatamam, çünkü izlemeden bir anlam ifade etmeyecek yazdıklarım size. Üstelik spoiler vermiş olurum. Tek diyeceğim; yönetmenin otelin karşısına yerleştirdiği rakip ya da düşmanın da aslında benzer bir yapı olduğu, bizi bu şekilde taraf tutmaya zorladığı. Ancak bu yapıyı öyle güzel kurmuş ki Lanthimos, taraf tutamıyoruz. Tutmaya çalışınca da herkese mavi boncuk dağıtan biri gibi oluyoruz ister istemez. Film, otel sahnelerinde hem dinamik hem de çok komik. Otelin kurgulanışı ve tasarımı size The Grand Budapest Hotel veya The Shining filmlerini anımsatacak. Bana bir noktada Edgar Allen Poe’nun delilerin akıl hastanesini ele geçirdiği Stonehearst Asylum öyküsünü hatırlattı hatta. Otelden ormana geçiş, filmin temposunda yavaşlamaya ve olay örgüsünün çözülmesine sebep oluyor. Bu senaryo açısından gerekli bir durum elbette, hata gibi algılamamak mümkün. Ormanda da çok güldüğüm sahneler var. Ormandan şehre yapılan yolculuklar gayet sert eleştirilerin yapıldığı sahneler. Orada yaşananların ayna olduğu insani zaaflarımız çok önemli ve filmde olan biteni özetler nitelikte. Ben kendi adıma filmi çok zalim buldum. Sadece finaliyle değil, kim ve ne olduğumuzu yüzümüze acımadan vuruşuyla. Bunu yaparken aslında kendi yüzümüze tutulan aynaya bakıp kahkahalarla güldüğümüz için. Herkesin kendi çıkarı için başkalarının hayatını hiçe sayan yalanları söylerkenki rahatlığıyla. Bu zalimce; çünkü içinde yaşadığımız dünyanın o kadar aynısı ki, bu gerçekliği görmek insanı acıtıyor. Acı acı güldüm yani birçok sahnede. Özümüz kötü diyor film. Bir taraftan da bu kötü özün içinde güzellikler görüyor. Yadsımadığı bu güzelliği çok güzel…

Yazar Puanı

Puan - 71%

71%

The Lobster, mizah ve zalimliği pek güzel harmanlayan; bana göre son zamanlarda izlediğim en başarılı, gerçek hayat simülasyonlarından biri.

Kullanıcı Puanları: 3.36 ( 27 votes)
71
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi