Oyunlarında kendini her yanıyla yansıtmaktan çekinmeyen 81 yaşındaki İngiliz yazar Alan Bennett, 1989’da son 15 sene bahçesinde ağırladığı Mrs. Shepherd ve Camden sakinlerini anlattığı The Lady in the Van’ı  beyazperdeye uyarlarken, daha önce de The Madness of King George (1994) ve The History Boys (2006) filmlerinde beraber çalıştığı tiyatro temelli yönetmen Nicholas Hytner’dan destek alır.  1999’da sahneye aktarılan, 2009’da da BBC’de radyo programı olarak yayınlanan oyunun sinema uyarlamasında da Alan Bennett’a yine Alex Jennings hayat verirken, Mrs. Shepherd’ın unutulmaz karakterini daha da akıllara kazıyacak şekilde somutlaştıran isim de yeniden Maggie Smith olur. Jennings ve Smith’in bu role ilk kez 17 sene önce büründükleri düşünüldüğünde, Bennett ve Shephard’ın aynı şekilde birlikte geçirdiği bu zaman dilimini nasıl da bu kadar samimi ve gerçekçi bir performansla aktardıkları daha net anlaşılabiliyor. The Lady in the Van, Hytner’ın, Bennett’ın ve Jennings ile Smith’in tiyatroya yakınlıklarını sinemaya çok net taşıdıkları, komediyi, dramı hatta polisiyeyi iç içe geçiren, yüreği ısıttığı kadar burkan, naifliğiyle güldürdüğü kadar alaycı eleştirel diliyle de akıllara kazınan bir yapım.

Mrs. Mary Shepherd, minibüsünün zamanında bir kaza sonucu çatlayan ön camındaki kanı silmiş olsa da etkisinden kurtulamamış, geçmiş travmaları yüzünden müzik sesine dayamadığında ya da kafasına estiğinde caddenin farklı yerlerine park ettiği evinde yalnız başına yaşayan bir kadındır. Camden sakinleri onu pis kokulu ve fakir olarak tanımladıkça, ona bakma, ilgilenme ve iyilik yapma sorumluluğu da hissederek komşuları olarak kabul ederler, ama uzaktan sevmeyi tercih edip evinin önünde istemediğini belirtmekten de çekinmezler. Shepherd ile diğerleri gibi ister istemez komşu olan Alan Bennett ise evinde kendiyle yaşayan bir oyun yazarıdır. İki farklı bedende – biri yaşayan, diğeri yazan benlik olarak – var olan Bennettların yaşayanı, bu yaşlı kadın ve cemiyetin diğer üyeleri ile iletişim halinde izlediğimiz ana karakter iken, diğer Bennett  (yine Jennings) olan biteni yazıya dökerek izlediğimiz hikayeyi bize aktaran üst ses olarak karşımıza çıkar. Shepherd’ın artık caddeye park edemeyecek olduğunu öğrenen mahalle sakinleri iyilikle tutuşan kalpleriyle ‘yükü’ birbirlerine paslamaya çalışırken, Bennett dışarıda kaldıkça yaşayan ve yazan beliklerine daha çok dert olacağını düşündüğü kadını bir süreliğine kendi parkında misafir etmeyi kabul eder. Bir yerden sonra zoraki komşusunu konu olarak da görmeye başlayan Bennett ile kimselere yaklaşmasa da nevi şahsına münhasır karakteriyle herkesin hayatında yer edinen Shepherd, yenilenen arabalara, yaş alan bedenlerine rağmen pek de değişmeyen ilişkilerini üç ay diye başladıkları yolda tam on beş yıl sürdürdükleri bir dostluğa çevirirler.

‘Çoğunlukla’ Gerçek Bir Hikaye: The Lady in the Van

Kendisini, serbest meslek sahibi olarak tanımlayıp kimselere ‘muhtaç’ hissetmeyen, kaçak olsa da özgür ruhundan vazgeçmeyen Shepperd’ın hem sıfatların içine sokulmaya müsait, hem de ele avuca sığmayarak herkesi şaşırtan karakteri, kuşkusuz The Lady in the Van’ı bu kadar ilgi çekici kılan en büyük faktör. Gençliğinde Paris’te müzik eğitimi aldığını ve sonrasında rahibelik yaptığını öğrendiğimiz Shepherd, dinine ve ülkesine bağlılığı ile beslenen ama kendini kimseyle uyum içinde yaşama zorunluluğunda görmeyen, İngiltere bayrakları ve kraliçe fotoğrafları ile bezenmiş sapsarı arabası ve renkli karakteri ile sevilip, eğitimli olduğu öğrenildiğinde sayılsa da, insanların aslında içlerine tam da kabul edemediği bir karakter. Cemiyeti kendilerinden öne koyan mahalle sakinlerinin bir görev olarak ona yaklaştığını hissedip ona getirdikleri hediye veya yemeklere teşekkür etmeyerek bunu bir lütuf olarak görüp kendilerini iyi hissetmelerine izin vermeyen Shepherd karakteri ve çevresiyle iletişimi üzerinden ilgi çekici bir hikaye kuran Bennett, aslında bunun çok daha ötesinde, 70’ler İngilteresini, cemiyetin en önemli ahlaki dayanaklarından – sözde – altruizme karşılık ötekileştiren tutumu ve bakış ile pratikler üzerinden dinin yerini, alıştığımız ama bıkamadığımız İngiliz kara mizahının sivri diliyle masaya yatırır.

The Lady in the Van’ın en güçlü yanı ise, yazarın hikayeyi Brechtyen bir tutumla ele alması bana kalırsa. Charlie Kaufman’ın iki yazar olarak karşımıza çıktığı ve bilhassa biyografik uyarlamaların yazarın bakış açısıyla nasıl da gerçeği kurgu süzgecinden aktararak yansıttığını ele aldığı Adaptation’ı (2002) da hatırlatan bu ikili temsil, yazarlık ve hikaye yaratımının aslında filmin temeli olarak kurulduğunu gösterir. ‘Yazmak kendi kendine konuşmaktır’ diyen Bennett, bu ikiye bölünmüşlüğü yazmak ve yaşamak olarak ayırsa da, gerçeğin kurgu aşkına nasıl dönüştürülebildiği sorgusunu gösterebilmek niyetinde gibidir daha çok. Üzerine düştüğü Shepherd karakterinin üzerinden, onun gerçekliğini olduğu gibi gösterdiğini değil, kendisinin onu ve aslında hikaye evrenindeki diğer her detayın kurgusallığına dikkat çeken Bennett, bu sayede filmi her açıdan sorgulamamıza da olanak sağlar. Onun farkındalığının geliştiği noktalarla beraber, yarattığı karakterlere de nasıl yaklaşmamız gerektiğini daha iyi kavrayabiliyorken, aynı zamanda, Shepherd’ın hala canlı olup olmadığını görmek için minibüsünü kontrol ettiği sahnede, aslında karakterini materyal olarak ele alıp hikayesini mi öne plana çıkarttığına yönelik bir iç muhasebeye girişine de; işine geldiği gibi hikayeye yön verdiği yerlerde aslında hiç söylenmeyip yaşanmayanların altını çizişine de tanıklık şansı yakalarız. Bana kalırsa yazarın filmindeki en büyük eti, tam da bu samimiyetinde gelir. Kendisini yansıttığı karakteri üzerinden, toplumun aynası olarak yer alan ailenin tam karşısında konumlandırdığı evini, geceleri girip çıkan erkeklerle belirttiği cinselliğini, algılananın tersine aslında hiç de umrunda olmayan iyilik üzerine düşüncelerini ortaya atmaktan da geri durmayan yazarın dürüstlüğü, hikayenin her noktasına da yansıdığı düşünülürse, bazen kapılıp gittiğimiz sinema evrenlerinin yanında ara sıra soluklanabilmek ve görebilmek için ihtiyacımız olan bakış açısını verir yeniden izleyiciye. The Lady in the Van’ın en çiğ algılanabilecek yeri ise belki de sonu; ama seyir keyfini yok etmeden hatırlatmak isterim ki, konvansiyonel bir şekilde herkesi huzura kavuşturan Bennett’ın, bunu genel olarak, bir yazarın ele aldığı konu ve hikayesini ele alış biçimini ve kurmaca anlatı yapısını gösterebilmek adına bu denli göze sokarak ve absürd bir biçimde sunduğu rahatlıkla söylenebilir.

Oyunlarında kendini her yanıyla yansıtmaktan çekinmeyen 81 yaşındaki İngiliz yazar Alan Bennett, 1989'da son 15 sene bahçesinde ağırladığı Mrs. Shepherd ve Camden sakinlerini anlattığı The Lady in the Van’ı  beyazperdeye uyarlarken, daha önce de The Madness of King George (1994) ve The History Boys (2006) filmlerinde beraber çalıştığı tiyatro temelli yönetmen Nicholas Hytner’dan destek alır.  1999’da sahneye aktarılan, 2009’da da BBC’de radyo programı olarak yayınlanan oyunun sinema uyarlamasında da Alan Bennett’a yine Alex Jennings hayat verirken, Mrs. Shepherd’ın unutulmaz karakterini daha da akıllara kazıyacak şekilde somutlaştıran isim de yeniden Maggie Smith olur. Jennings ve Smith’in bu role ilk kez 17 sene önce büründükleri düşünüldüğünde, Bennett ve Shephard’ın aynı şekilde birlikte geçirdiği bu zaman dilimini nasıl da bu kadar samimi ve gerçekçi bir performansla aktardıkları daha net anlaşılabiliyor. The Lady in the Van, Hytner’ın, Bennett’ın ve Jennings ile Smith’in tiyatroya yakınlıklarını sinemaya çok net taşıdıkları, komediyi, dramı hatta polisiyeyi iç içe geçiren, yüreği ısıttığı kadar burkan, naifliğiyle güldürdüğü kadar alaycı eleştirel diliyle de akıllara kazınan bir yapım. Mrs. Mary Shepherd, minibüsünün zamanında bir kaza sonucu çatlayan ön camındaki kanı silmiş olsa da etkisinden kurtulamamış, geçmiş travmaları yüzünden müzik sesine dayamadığında ya da kafasına estiğinde caddenin farklı yerlerine park ettiği evinde yalnız başına yaşayan bir kadındır. Camden sakinleri onu pis kokulu ve fakir olarak tanımladıkça, ona bakma, ilgilenme ve iyilik yapma sorumluluğu da hissederek komşuları olarak kabul ederler, ama uzaktan sevmeyi tercih edip evinin önünde istemediğini belirtmekten de çekinmezler. Shepherd ile diğerleri gibi ister istemez komşu olan Alan Bennett ise evinde kendiyle yaşayan bir oyun yazarıdır. İki farklı bedende – biri yaşayan, diğeri yazan benlik olarak – var olan Bennettların yaşayanı, bu yaşlı kadın ve cemiyetin diğer üyeleri ile iletişim halinde izlediğimiz ana karakter iken, diğer Bennett  (yine Jennings) olan biteni yazıya dökerek izlediğimiz hikayeyi bize aktaran üst ses olarak karşımıza çıkar. Shepherd’ın artık caddeye park edemeyecek olduğunu öğrenen mahalle sakinleri iyilikle tutuşan kalpleriyle ‘yükü’ birbirlerine paslamaya çalışırken, Bennett dışarıda kaldıkça yaşayan ve yazan beliklerine daha çok dert olacağını düşündüğü kadını bir süreliğine kendi parkında misafir etmeyi kabul eder. Bir yerden sonra zoraki komşusunu konu olarak da görmeye başlayan Bennett ile kimselere yaklaşmasa da nevi şahsına münhasır karakteriyle herkesin hayatında yer edinen Shepherd, yenilenen arabalara, yaş alan bedenlerine rağmen pek de değişmeyen ilişkilerini üç ay diye başladıkları yolda tam on beş yıl sürdürdükleri bir dostluğa çevirirler. 'Çoğunlukla' Gerçek Bir Hikaye: The Lady in the Van Kendisini, serbest meslek sahibi olarak tanımlayıp kimselere ‘muhtaç’ hissetmeyen, kaçak olsa da özgür ruhundan vazgeçmeyen Shepperd’ın hem sıfatların içine sokulmaya müsait, hem de ele avuca sığmayarak herkesi şaşırtan karakteri, kuşkusuz The Lady in the Van’ı bu kadar ilgi çekici kılan en büyük faktör. Gençliğinde Paris’te müzik eğitimi aldığını ve sonrasında rahibelik yaptığını öğrendiğimiz Shepherd, dinine ve ülkesine bağlılığı ile beslenen ama kendini kimseyle uyum içinde yaşama zorunluluğunda görmeyen, İngiltere bayrakları ve kraliçe fotoğrafları ile bezenmiş sapsarı arabası ve renkli karakteri ile sevilip, eğitimli olduğu öğrenildiğinde sayılsa da, insanların aslında içlerine tam da kabul edemediği bir karakter. Cemiyeti kendilerinden öne koyan mahalle sakinlerinin bir görev olarak ona yaklaştığını hissedip…

Yazar Puanı

Puan - 81%

81%

The Lady in the Van, Hytner’ın, Bennett’ın ve Jennings ile Smith’in tiyatroya yakınlıklarını sinemaya çok net taşıdıkları, komediyi, dramı hatta polisiyeyi iç içe geçiren, yüreği ısıttığı kadar burkan, naifliğiyle güldürdüğü kadar alaycı eleştirel diliyle de akıllara kazınan bir yapım.

Kullanıcı Puanları: 4.35 ( 1 votes)
81
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi