Yorgos Lanthimos’un aile kurumuna yönelik sorgulayıcı tavrını, sinemasına gayet açık bir şekilde yansıttığını söylemek mümkün. Bu sorgulayıcı tavrın en önemli örneğini gördüğümüz Kynodontas – Dogtooth filmine de yazının önemli kısmında değinmeye devam ederek, The Killing of a Sacred Deer üzerinden bireyin hayatta kalma içgüdüsü ön plana çıktığında aile kurumunun ne gibi ikiyüzlü varsayımlar ve inançlar üzerine kurulmuş olabileceğine değineceğiz.

Colin Farrel ve Nicole Kidman’ın iki çocuklarıyla birlikte ince ince her ayrıntısına bakıldığında “ideal” bir hayat yaşadıkları söylenebilecek karakterleri Steven Murphy ve Anna Murphy filmde doktor/cerrah bir çift olarak karşımıza çıkıyor. İki çocukları bulunan Anna ve Steven, birbirlerini seven, çocuklarına bağlı, hayat standartları oldukça yüksek insanlar. Anna oldukça güzel bir kadın, yanı sıra Steven da yakışıklı bir erkek. Bunun yanı sıra çocukları da okulda, sosyal hayatlarında aktif ve başarılılar. Geçen uzun yıllara rağmen, aktif ve tutkulu bir cinsel hayata da sahip olan ikili, filmin başından neredeyse yarısına kadar imrenilecek bir portre çiziyorlar. Ancak bu imrenme hissiyatı, filmi izlerken gözümüze batmıyor çünkü Yorgos Lanthimos anlatılarının en önemli unsurlarından biri haline gelen donuk-mimiksiz oyunculuk, The Killing of a Sacred Deer – Kutsal Geyiğin Ölümü’nde de tüm gücüyle var olmaya devam ediyor.

The Killing of a Sacred Deer, odağımızı her zamankinden fazla güzelliğe ve ideal olana çevirmemizi istiyor. Çünkü filmin topluma getireceği eleştirilerden belki de en önemlisi güzellik – güvenilirlik, çirkinlik – tekinsizlik üzerinden kuruluyor. Elbette güzel ve çirkin tanımları tarihin farklı dönemlerinde, farklı toplumlara göre ve hatta kişiden kişiye de değişebilecek bir durum. Ancak Lanthimos bu belirsizliğin ince çizgisini biraz daha kalınlaştırarak anlatmak istediğini izleyicisine etkili bir biçimde sunuyor.

***Yazının bundan sonrası The Killing of a Sacred Deer ile ilgili keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içerir.***

Son yılların, izlediğim en etkileyici anti-kahramanlarından biri olarak tanımlayabileceğim Martin, Lanthimos’un kurduğu bu güzel ve ideal dünyanın dışarısında güzel olmayan ve tekinsiz karakter olarak yer alıyor. Ancak filmin ilerleyen dakikalarında fiziksel güzellik ve o fiziksel güzelliğin nelere sebep olmuş olabileceği ile ilgili etkileyici detaylar yakalayacağız filmde. Martin karakterinin devreye girmesiyle birlikte, sık sık tekrarlanmaya başlayan repliklerin ise genellikle Steve’in ellerinin güzelliği üzerinden ilerlediğini görmek mümkün. Martin ve Martin’in annesi sık sık Steve’in ellerine odaklanarak ardı arkası kesilmeyen övgülerde bulunurlar. Hatta bu aşırı övgüler bir süre sonra izleyici için anlamsızlaşmaya başlıyor ve bu övgülerin altında yatan sebebin ne olduğunun sorgulanma aşaması başlıyor. Aslında parçaları birleştirdiğimizde bu övgülerin nedenleri bir bir belirmeye başlıyor. Steve bir cerrah ve Martin’in babasını ameliyat eden karakterimiz, ameliyata sarhoş girdiği için hastanın ölümüne sebep oluyor. Bu sebeple Steve’in “güzel elleri” aslında bir hastanın ölümüne sebep oluyor.

The Killing of a Sacred Deer ve Aile Kavramı

Yukarıda bahsettiğimiz ideal aile olma kavramı ise Martin’in açıklanmayan bir biçimde aile üyelerinin üzerinde etkisinin olmasıyla alakalı olarak beklenmeyen bir değişime uğruyor. Martin’in kısasa kısas mantığıyla, ailesinden birini kaybetmesinin üzerine Steve’den ailesinden birini feda etmesini istemesi filmin temel çatışmasını oluşturuyor. Bu noktada Steve, birbiri ardına rahatsızlanmaya başlayan aile üyelerinden bir tanesini feda etmeyi kabul ettiği anda Martin’in lanetinden kurtulup hayatına normal bir biçimde devam etme fırsatına erişiyor. Asıl sorun ise Steve’in ailesinden kimi feda edeceği. Aile üyeleri de, lanetin bu şekilde kırılacağını öğrendiği anda farklı tavırlar geliştirmeye başlıyor. Birbirini çok seven ve her şekilde birbirine bağlı, başarılı kutsal aile bireyleri, söz konusu kendi hayatları olduğunda hayatta kalma iç güdüsünün iki yüzlülüğüyle birbirlerine adeta komplo kuran bir düzeye geliyor.

Kutsal anne imgesi, kendi hayatını daha önemli adlederek Steve’e çocuklardan birini öldürmesini, daha genç olduklarını ve bir çocuk daha yapabileceklerini söylüyor, hem de Steve’in en sevdiği siyah elbisesini üzerine giyerek. Küçük çocukları, yürüme yetisini kaybettiği halde babasına yaranmak için sürünerek çiçekleri sulamaya çalışıyor ve babasına onun mesleğini yapmak istediğini söylüyor. Bu daha çocuksu görülebilecek bir göze girmenin yanında ailenin büyük kızı ise babasına ters psikoloji uygulayarak, aile bireylerini kurtarmak için kendisini feda edebileceğini söylüyor. Bu ise apayrı bir sevgi talebi olarak filmin en vurucu noktalarından biri.

Böyle kritik bir durum karşısında inanılmaz bir hızla çözülmeye başlayan aile, aslında en başından beri o kadar da kutsal bir kurum olmadığını, kendi kusurlarını adeta kusarak kusursuzluğun imkansızlığını vurguluyor. Bu noktada Lanthimos’un Kynodontas filminde de aile kurumunu adeta hastalıklı olarak tanımlayarak ilerlediğinin altını çizmek gerekiyor. Toplumun en küçük parçası olan ve dolayısıyla toplumu oluşturan ailenin, en başında kendi içerisinde hastalıklı olduğunu ve bunun topluma da doğrudan sirayet ettiğini Lanthimos her filminde tekrar tekrar muhteşem bir sinematografiyle izleyicisine sunuyor.

Bambaşka okumalara da açık olabilen The Killing of a Sacred Deer’ın en temel meselelerinden biri olan aile üzerinden izleyicisine yansıttıkları elbette bunlarla sınırlı olmasa da, filme dair söyleyebileceğimiz en net çıkarımlardan biri ideal görünen ailenin kendi içerisinde sorunlu bir yapıya sahip olduğu. 17 Kasım’da vizyona girecek olan The Killing of a Sacred Deer, katmanlı yapısıyla Lanthimos’un izleyicisine estetik bir huzursuzluk yaşattığı bu yılın en iyi filmlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi