“Siz Hiç Sabunluyken Ağladınız mı?”

Cemal Süreya babasının ardından yazıya döktüğü satırları bu cümleyle bitiriyor. “Sizin hiç babanız öldü mü?” diye de soruyor okuyucuya. The Killing of a Sacred Deer, psikolojik bir gerilim, baba figürünü çarmıha geren acımasız bir diğer anlatı. Hem gerilim unsurunun ruhsal olması, hem de baş belası karakterin yine baba ya da erkek olmasından ötürü, elimiz psikanalize mahkum oluyor. Yalnız bu sefer insiyatifi elimize alıp, Freud’un histeri kavramını biraz esnetmek ve değiştirmek durumunda kalıyoruz. Anlatının içeriğini bir kenara koyarsak, biçim üstünden herhangi bir eleştiride bulunmaktan kaçınmak durumundayız çünkü hem The Lobster (2015) hem de Kynodontas (2009) ile gönlümüzü kazanmış bir yönetmenle karşı karşıyayız. Sinematografisi üzerine de söylenecek söz yok zira.

Siz Hiç Hamama Gittiniz mi?

Yorgos gitmemiş olacak ki Funny Games (1997)’den bozma anlatısını doktor bir babanın omuzları üzerine yıkarak anlatmayı uygun görmüş. Evine ekmek götüren adamı almış canavara çevirmiş. Bunu meşrulaştırmak için de adamı alkolik yapmış. Avucunun içinde bir kalbi, alkolizmden ötürü işlevsiz hale getirmiş. Bunun yüzünden de ailesi çile çekmekte. Bir kalbin diyetini küçük çocuklar ödemekte. Nereden baksak rahatsız edici, neresinden tutsak bağımsız sinema kokuyor. Biz alışkın değiliz öyle İngilizce bağımsız sinemaya.

The Killing of a Sacred Deer: Buralarda Bir Geyik Vardı Gördünüz Mü?

“Acıkmıştık, koskoca Yunan adasında yemek de yoktu, geyiği gördük, yedik onu biz.” Madem öyle diyetini öde doktor kardeş. Kısasa kısas. The Killing of a Sacred Deer, tıpkı mother! (2017)’da olduğu gibi aciz tanrı tahayyülü kurguluyor. Hem Arthemis diye kabul edebileceğimiz Martin için hem de Agamemnon olarak kabul edebileceğimiz Dr. Steven Murphy için. Nitekim Arthemis zamana hükmedip çok sevdiği geyiğini geri getiremez. Krallar kralı zengin Agamemnon da donanmasının açlıktan yitip gitmesini göze alacak kadar alçak gönüllü değildir. Hükmünün devamlılığı, sahip olduğu maddi zenginlik ve şan alma arzusu, ölmeye ant içmiş yiğitlerin denizde kaybolup gitmesine engel olmuş, sayıları yüzbinleri bulan ordusunu Truva kıyılarına çıkarmak için biricik kızını kurban etmeyi uygun görmüştür. Bu açıdan The Killing of a Sacred Deer, tıpkı Haneke’nin anlatıları gibi burjuvaziyi hedefine alan rahatsız edici bir söyleme sahip. Bu sebeple muazzam. Ataerkil burjuva düzenini aciz duruma düşüren her anlatı gibi dişe dokunur. Dokunan dişi, Kynodontas’taki gibi söküp alan bir niteliğe sahip.

The Killing of a Sacred Deer: Tepede Bir Gökyüzü Vardı Yuvarlak

Gök kubbenin altında bütün sorumluluğu yüklenmiş bir adam. Bu adam tüm sinemasal anlatılarda huzur kaçırıyor, felaketlere sebebiyet veriyor. Öyle bir felaket ki dinleyeni baştan başa sarıp bin yıllar sonrasına hikayesini miras bıraktırabiliyor. Filmi bir Haneke öykünmesi olarak okumayı bırakır, ideolojik alt metnini görmezden gelirsek şayet, elimizde hiç de yabancı olmadığımız gölge arketipi erkek bir karakter ve o karakterin etrafına konuşlanarak aile bağları ya da kader ile edilgen kılınmış birtakım insanlar görmekteyiz. Bu insanlar Olimpos Dağı’nı andıran hastane mekanının içine hapsolmuş, iki büyük tanrının hesaplaşmasına taraf olamadan seyirci kalmış. İsimlerden soyutlanırsak, tıpkı klasik anlatılarda olduğu gibi gölge arketipi (baba), kutsal dişi imgesi (kadın) ve aile saadetine tehdit oluşturup denge durumunu bozarak özünde kötü olmayan gölgeyi (babayı) kötücül hislere gark eden bir villain (cani) arketipinin anlatıyı şekillendirdiğini görüyoruz. Yine çok basit bir Ödip Çatışma üçgeni kurularak babaya  “haremini” koruma görevi verilmiş. Filmde de dile getirilen psikosomatik felç olma durumu, yani hiçbir fizyolojik neden olmaksızın gerçekleşen uzuv hissizliği, üst plotta mucizevi bir lanete indirgenmiş olsa da, kutsal dişi imgesi’nin (Anna) hasta olmaması, bu mucizevi lanetin aslında gerçek olmadığı sonucuna varmamıza neden olabiliyor. O halde burada Gölge Baba (Steven) ve ona gölge olan Villain’ın (Martin) kutsal dişi (Anna ve Kim) imgelerine sahip olmak için olası tehdidi ekarte etmek adına ittifak kurmalarına şahitlik ediyoruz.

Anlatının dengesini bozan felç olma durumuna kadar baba arketipi hakkında olumsuz bir yorum yapılamamakla birlikte, Freud’un söylediği üzere, nedene bağlı olmaksızın gerçekleşen felçlerin histeriden soyutlanması düşünülemez. Histeri ise en doğal organik hissiyat olan mazoşizmle birlik olarak, cinsel açıdan savunmasız bir birey oluşturmak ister. Freud’un bu iddiasını anlatıdaki çocuklara indirgemek büyük bir yanlış olurdu oysa ki. Bu nedenle Andre Green’in kastrasyon korkusu semptomlarına bakmak elzemdir. Buna göre kabile içinde bulunup tehdit altında olan bazı bireyler, kendini kastre (self castration) ederek başlarına gelecek daha korkunç felaketlerden korunma yoluna giderler. Bu kastre şekli bir uzvu sakatlamak şeklinde tezahür edebilirken, her türlü malullük (disability) olma durumunu da içine kapsar. İşte bizim anlatıda gördüğümüz felçlik de buna binaen gerçekleşir. Fakat tehdit baba arketipi değil, kabileye dışardan dahil olan farklı bir unsur üzerinden icra edilir. Bu unsur da baba arketipinin taviz vermekten geri durmadığı Martin’dir. Martin varlığı ile, Bob ve Kim’e hastalık bulaştırır. Yine varlığı ile Kim’i iyileştirebilir. Kutsal dişi imgesi Anna’yı tehdit edebilir ama onu elde edemez. Çünkü Anna bir tabudur aynı zamanda. Tıpkı Martin’in ölen babası gibi. Dış kabileden gelen erkek, haremi elde etmek için mevcut kabile reisi ile mücadeleye girmeli ya da ona bir hediye sunmalıdır. Martin’in fiziksel olarak 3 kat daha kılsız olduğunu kabul edersek, Steven ile verebileceği mücadele yalnızca mental olarak var olabilir. Çünkü Steven bir diğer dişi imgesi olan “Martin’in Annesi” unsurunu elde etmekten imtina eder. Bu kaçınma, Steven’ın daha evvel çiğnediği bir tabunun diyetinin ödenmesini gerektirmektedir. Çünkü Freud’un Uygarlığın Huzursuzluğu’nda belirttiği gibi örf- adet zinciri kırılmış, Steven üzerine düşen sorumluluğu yok saymıştır. Düğünün olmadığı yerde ise cenaze vardır. Steven Martin’in Annesi’ni eş olarak kabul etmeyerek, örf-adet zincirini bozmuş, kan davasına neden olmuştur. Kanı da ancak kan temizler. Sonuç olarak genç erkek bireyin öldürülmesiyle Ödip Çatışma çözülür. Baba haremin sahibi olur, dış unsurun genç kızı elde etmesinin önündeki engeller kalkar. Yıkılan tabu için kurban verilerek örf-adet zinciri devam ettirilir. İttifak başarılıdır.

Yüzümden Ummazdım Bunu Kör Oldum

Bu tip anlatılarda canımı sıkan en önemli nokta, Baba imgesinin devamlı gölge olarak betimlenmesi ve bu tasvirin bin yıllardır süregelerek günümüz endüstri 4.0 dünyasına bile ayak uydurabilmesidir. Öyle ki, aynı anlatılar gölge olmayan Baba’ya acziyet yüklemekte, tıpkı mother! (2017)’ daki gibi acziyetinden felaket getiren bir unsura dönüştürmektedir. Bu sebeple bağımsız olsun olmasın bu tip anlatılar bize modernitenin elinden çıkıp gelen iki şıklı sisteme biat etmemize, onun bu bilineer (ikidoğrusal) düzenini geleceğe aktarmamıza sebebiyet veriyor. İşte ben bundan şikayetçiyim.

Kaynakça

Jung, C.G: Dört Arketip, 2009, Metis Yayınları

Freud, Sigmund, A Case of Hysteria (Dora) 2013, Oxford World’s Classic

Freud, Sigmund: Rüyaların Yorumu 1. Cilt,  2011, Metis Yayınları

Freud,Sigmund: Haz İlkesinin Ötesinde- Ben ve İd, 2001, Metis Yayınları

Green, Andre: Kastrasyon Kompleksi, 1992, İletişim Yayınları

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi