“Hiçbir şey bir anda değişmez. Derece derece ısınan bir küvette farkına varmadan haşlana haşlana ölürsünüz.”[1]

Beklemedeyiz. Uzun zamandır ısısı yükselen bir küvetin içinde sonumuzun gelmesini bekliyoruz aslında.  Yani diyebiliriz ki; ölümümüzü bile romantikleştirmeyi ve keyfe keder bir siluete büründürmeyi başarıyoruz. Etrafımızda olup bitenleri büyük bir kayıtsızlıkla izliyor ve her koyun kendi bacağından asılır atasözünün hakkını son damlasına kadar veriyoruz. Başka öyküler arasında kendimize alan yaratmaya çalışırken, bazen ezip geçiyor bazen ise başka hayatların kalıntılarıyla avunmaya çalışıyoruz. Alışkanlıklar… Tüm o günlük rutin safsatası bir anda çevremize ördüğümüz korunaklı duvarımız oluveriyor. Üstelik kendi ördüğümüz duvarı aşmaktan korkar hale geliyoruz. Peki ya rutinden alınması gereken teselli mi bizi buna bağımlı yapıyor yoksa gerçekten bas bas bağırdığımız ‘özgürlük’ kavramı insan vücuduna bir beden büyük mü geliyor? Sınırlamalardan hoşlanmayan bizler yoksa kurallar olmadan hayatta kalma becerimizi kayıp mı ediyoruz?

Bu soruların hepsi, hatta daha da fazlası Margaret Atwood’un sözleriyle ve kurduğu distopya ile daha da belirgin bir hal aldı. Distopya diyorum ama aslında bu bildiğimiz geleceğin ufak bir kesiti. Dünyada hüküm süren iktidar savaşı, kullanılan din maskesi, eril egemenlik kurma çabaları… Kendi gibi olmayanı ötekileştirme, kendi gibi olmaya zorlama ve hakkı olmayan bir hükmetme gayesi. Sürekli olarak dünyayı değiştirmeye çalışan ve bu değişime direnen insanların kavgasını izliyoruz aslında.

“Alışkın olduğunuz şey bu. Bu şimdi sıradan görünmeyebilir, ancak bir süre sonra öyle olacak. Sıradan olacak.”

Tıpkı şuan günümüzde, dünyada olduğu gibi. Siyaset, teknoloji ve gündelik yaşamda olan değişikliklere uyum sağladığımız ve onu sıradan bir durum olarak gördüğümüz gibi totaliter rejime de uyum sağlarsak ırkçı ataerkil bir totaliter rejimimiz yeni normalimiz olur mu? Ya Atwood kaleminden dökülen distopya onun söylediği gibi çok uzakta değilse?

Bu noktada Atwood’un gerçeklikten uzaklaşmadığı ve bize karanlık geleceğimizi gösteren kitabı ve o kitaptan uyarlanan, son zamanların en başarılı uyarlamaları arasına adını yazdıran The Handmaid’s Tale’ın hikayesine ve kalbimize bir buz parçası saplamışçasına ruhumuzun en derinlerine kadar işleyen kelimelerine bir bakalım.

The Handmaid’s Tale: Kasvetli Bir Kehanet

Margaret Atwood’un kaleme aldığı distopik romanı The Handmaid’s Tale, Hıristiyan köktenci bir rejimin Amerika Birleşik Devletleri’ni yönettiği yakın bir geleceği tasvir ediyor. Bu rejimin adı Gilead Cumhuriyeti! Burada kadınlar hem eril egemenliğinin hem de ‘din’ hakimiyetinin adı altında sınırlanmış hayatlarını yaşamaya maruz bırakılıyor. Bunlar Atwood tarafından renklerle ayrılmış topluluklarda, belirlenen sınırlar içinde hapsolmuş hayatlarını yaşarken; biz bu süreçte geçmişe yani ‘normal’ yaşama ve bu durumun nasıl oluştuğuna bakış atmayı da ihmal etmiyoruz tabii.  Dizi de aynı kitap gibi bizi geçmiş ile bugün arasında belirsiz bir yolculuğa çıkarıyor ve neden/sonuç ilişkisini kavramamızı en yalın yöntemle başarmış oluyor.

Gilead’deki iktidar sahipleri ideolojisini güçlendirmek adına İncil’i referans olarak kullanıyorlar. Din, iktidarın korunması için bir araç! Atwood’un yarattığı teokrasi, aslına bakılırsa köklere bağlı bir Amerikalı. Gilead, kadın düşkünü iktidar sahipleri ve cinsel baskıyla dolu… Bu distopyada seks, yalnızca çocuk yapmak için kullanılan kutsal bir eylem! (her ne kadar iktidar sahipleri tarafından gizli bir şekilde yıkılsa da…) Peki farklı düşünen herkesi inkar etmek için dini inancın kullanıldığı bir dünya hayal etmek zor mu? Aslında pek değil.

The Handmaid’s Tale, tıpkı okumasında olduğu gibi izlemesi de oldukça zor bir yapım. Bu zorluğun sebebi ise rahatsızlık veren şiddet sahneleri değil elbette. Asıl sebebi gerçeğe olan yakınlığı ve suratımıza tokat gibi çarpan gelecek görüntüsü. Yani hali hazırda dünyada var olan ve artarak devam eden hataların bir sonucu ekranlarda olanca etkileyiciliyle bizlere sunuluyor. Kadın bedeninde kurulmak istenen hakimiyet ve kadınların toplumun görünür alanından uzaklaştırma isteğinin gerçek hayatta pek çok ülkede karşımıza çıktığını biliyoruz. Hem Trump Amerikası’nda hem de ülkemizde gördüğümüz kürtaja yönelik söylemler ve devlet olarak kadın bedeni üzerinde hak talep etme arzusu, sadece bu tarz yaklaşımlara küçük birer örnek.

Tabii bunları konuşurken kitabın 32 yıl önce yayınlandığını ve o dönemde Atwood’un bu romanı kaleme almasının ardında yatan gerçek nedenlerin hala günümüzde de sürüyor olması durumu da ayrı bir tartışma konusu. 32 yıl önce yazılan cümlelerin 2017 yılına pürüzsüz uyumu ise tabii ki dünyada kadın hakları konusunda nasıl yerinde saydığımızı kanıtlar nitelikte.

Dizide geçmişe doğru yaptığımız yolculuklarda Moira ile June’ın özgür hayatlarının nasıl kısıtlanmaya başladığını, diğerleri tarafından nasıl yargılandıkları ve sokaktaki rahatsız bakışların nasıl arttığını; yazarın diliyle tabir edersek derece derece ısınan küveti gördükçe yapmak zorunda hissettiğimiz tek şey; kendi hayatımıza bakıp o küvetten nasıl kurtulabilirizi bulmaya çalışmak oluyor!

Dünyadaki düzene ve her gün yaşamak olduğumuz sokaktaki hayata kara gözlüklerle bakıp umudumuzu kaybetmişken; Atwood emin adımlarla içimize umut tohumları ekmeyi ve bize direnme gücünü vermeyi de ihmal etmiyor.

Bu korkutucu gerçeklik, Atwood’un kelimeleriyle öyle etkileyici inşa edilmiş ki yazarın deyimiyle böylesine bir totaliter rejimin Amerika’da hiç gerçekleşmeyeceğini düşünenlere yönelik etkili bir cevap olmuş; “1939’da doğup 2. Dünya Savaşı sırasında bilinçlenmeye başlayınca kurulan emirlerin bir gecede kaybolabileceğini biliyordum. Değişim yıldırım kadar hızlı da olabilir. ‘Buraya bir şey olmaz’ sorusuna bağlı olamaz. Koşullar göz önüne alındığında herhangi bir yerde herhangi bir şey olabilir diyebilirim.” Atwood’un yarattığı distopik dünya her ne kadar bir roman olsa da gerçekten fazlasıyla besleniyor. Bu gerçekliği kendi hayatlarımıza bakarak anlayabiliyor olsak da yazarın sözlerine bir daha bakıp, oluşturulan bu kurgu dünyasının esas ortaya çıkış sebebinin ne olduğunu anlamak doğru olacaktır. “Son Amerika seçimlerinden sonra korkular ve endişeler hızlıca artıyor. Temel sivil özgürlükler ve son yıllarda kazanılmış olan kadın haklarının birçoğunun nesli tükenmek üzere. Birçok grubun nefretinin arttığı bu bölücü iklimde birinin olanları yazıyor olması ya da hatırlatıyor olması önemli.” Kitabın ve dizinin Trump Amerikası’na yönelik başarılı bir eleştiri olduğunu söyleyen Atwood, kitabının yaratılış sebebini ise şöyle açıklıyor; “Roman, Reagan döneminde Amerika’daki kadın hakları kesintilerine dair hicivsel bir görünümdü.” [2]

Peki ya bu Amerika distopyasında günümüzün önemli sorunlarından biri olan ‘ırkçılık’ nerede?

Dizinin yaratıcı ismi Bruce Miller bu soruya şöyle bir yanıt veriyor; “Doğurganlığın hızla düştüğü bir dünyayı düşündüğümüzde doğurganlık her şeyin önünde olacaktır. Doğurganlık söz konusu olduğunda ırkçılık azalmaya başlar.  İnsanlar Etiyopya’dan Asya’dan gelen çocukları evlat edinmeye başlıyor.” [3]Çok da uzak olmayan bir geleceğin başarılı bir tasvirini sunan The Handmaid’s Tale’ın en tartışılan konularından biri, Amerika’daki siyahi vatandaşların geçmişte yaşadıkları ve hala yaşamakta oldukları ırkçılık! Bunları düşündüğümüzde Amerika’da ırkçılığın ikinci plana atıldığı bir gelecek fikri pek akla yatkın gelmiyor tabii ki. Irkçılığın yaygın olmadığı köktendinci Hıristiyan erkekler tarafından yönetilen bir Amerika’nın hayal edilmesi dahi oldukça zor gözüküyor. Tarihe de baktığımızda cinsiyetçi şiddet ile ırkçılığın aslında çok da farklı kümelerde olmadığını görebiliriz aslında. Kitapta yer almayan ancak dizide karşımıza çıkan siyahi karakterlerin (Offred’in yakın arkadaşı Moora ile eşi Luke) varlığı da aslında tartışmaya açtığımız bu konuyu doğruluyor.

Bu ırkçılığı görmezden gelen bir distopya eleştirinin yanı sıra, oldukça realist bir yaklaşım sunan The Handmaid’s Tale, hala artıları eksilerinden fazla olan bir kitap/dizi. Atwood, totaliter rejimin beslendiği en önemli durumun kadınlar ve bebekler ekseninde gelişmesi olduğunu söylerken; kadınlar ve onların doğurganlığı üzerinde kurulan bu baskının gezegendeki her totaliter rejimin olmazsa olmazı olduğunun altını çizmeyi de ihmal etmiyor. Kadın bedenine karşı yapılan her müdahale, aslında gelecek olan baskıcı rejimin çığlıkları… burada asıl önemli olan şey o çığlıkları duymamız ve onlara kulak tıkamıyor oluşumuz.

Kaynakça

[1] Margaret Atwood, Damızlık Kızın Öyküsü – The Handmaid’s Tale

[2] Shirley Neuman, ‘Margaret Atwood, Feminism and The Handmaid’s Tale’

[3] Jessica Goldstein, ‘Hulu’s The Handmaid’s Tale Shows How Diverse Casting Can Elevate A Classic’,  https://thinkprogress.org/making-dystopia-diverse-how-hulus-the-handmaid-s-tale-updates-the-classic-3e3f9f23401

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi