Özellikle Luc Besson ortaklığıyla, 2000 sonrasında aksiyon türünde kendini göstermeye başlayan Fransız yönetmen Pierre Morel; son filmi The Gunman ile ilk kez Besson’dan ayrı olarak bir kitap uyarlamasına girişiyor. Film; yakın dönem Fransız edebiyatından, özellikle varoluşçu yaklaşımı ve karanlık atmosferiyle farklı bir gerilim türü yaratan Jean-Patrick Manchette’in 1981’de yazdığı ve 2002’de The Prone Gunman ismiyle İngilizce’ye çevrilen kitabından uyarlanmış. Burada elbette kitap ile film arasındaki farklardan uzun uzadıya bahsedilebilir. En nihayetinde, uyarlamanın getirdiği bazı handikaplar her zaman olacaktır ama The Gunman’de olan sıkıntı çok daha farklı bir boyutta.

Manchette, 1960’larda Fransa kamuoyunu büyük oranda etkileyen Cezayir Savaşı (Bu tarihi süreci anlatan şu enfes filmi de bu arada önermiş olayım) süresince aktivist bir tutum sergileyerek birçok politik meseleye doğrudan dahil olmuş biri. Ardından 1970’lerde edebi alana kayıp o yönde çalışmalara girişince bu politik geçmişinin de etkisiyle daha çok siyasi hicivler üzerine inşa edilmiş karanlık (noir) eserler ortaya koymuş. Filmin uyarlandığı The Prone Gunman de, dolaylı yoldan Fransız Hükümeti’nin uluslararası şirketler aracılığıyla ‘Kara Kıta’yı sömürmesini eleştirirken bir yandan da esas karakterin varoluş mücadelesini anlatan bir eser.

Filmin kitapla olan ilişkisi ve bu doğrultuda kendini gösteren anlatıyı incelemeden önce The Gunman’in genel olarak ilgi gören kısmına da değinmek gerek elbette. En nihayetinde Sean Penn, Idris Elba ve Javier Bardem gibi ünlü yıldızları kadrosunda barındırıyor film. Gerçi Idris Elba’nın tüm sahneleri beş dakikayı geçmiyor ve Javier Bardem, hikayede tamamen alakasız bir karakter üzerinden yaratılıp daha sonra da alakasız bir şekilde bu hikayenin dışına itildiği için yine en fazla on – on beş dakika ya görünüyor ya görünmüyor. Bu açıdan izleyicilerin, pek de hoş olmayan bir reklam kampanyasının kurbanı olarak filmin ilk yarım saatinden sonra -ki filmsin süresi iki saate yakın- kendilerini aldatılmış hissetmeleri kuvvetle muhtemel.

Daha önce Taxi 4, Unleashed ve The Transporter gibi filmlerde görüntü yönetmenliği yapmış olan Morel’i daha çok 2008’de yönettiği Taken filmiyle tanıyoruz. Ama filmografisi içinde kendine has tarzıyla esas olarak başarılı kabul edilebilecek filmi, 2004’de kendi ülkesinde çektiği Banliyö 13’tür bana göre. Absürt bir aksiyon gerilim olan filmin en önemli özelliği; yönetmenin bu absürtlüğü ciddiye almayarak, dahası bunun üzerinden kendine haz bir mizah geliştirerek hikayesini anlatmasıydı, her ne kadar iyi bir hikayeye sahip olmasa da. O yüzden Morel’in bu son filmini izlerken zaman zaman Banliyö 13’le belli belirsiz bazı karşılaştırmalar yaparken buldum kendimi. Bu, bir açıdan yönetmenin aslında potansiyelini görüp şu anki durumuna bir bakış getirmek içinde elbette.

The Gunman, Demokratik Kongo Cumhuriyet’inde gerçekleştirilen bir suikast sonrası hayatları farklı bir çizgide ilerleyen karakterleri anlatıyor temel olarak. Fakat burada alt üst olan hayatlar söz konusu değil. Sadece ilk başta beklenilenin (ya da beklenilmesi istenenin) dışında gerçekleşmesi durumu var. Daha sonraysa aradan yıllar geçmesine rağmen bu suikast, karakterlerimizin başına bela olur ve mesele görece evrensel bir boyuta taşınır. Kara Kıta ve onu sömüren beyaz adam hikayesine daha önce defalarca değinilmiş olması yönetmen için bir sorun teşkil etmemiş belli ki, fakat var olan üzerine hiçbir şey koymayarak bunu yapıyor olması seyircide fazlasıyla “dejavu” hissiyatı oluşturuyor. Kaldı ki hem uyarlandığı kitapta var olan sistem eleştirisi hem de daha önce ortaya konan işlerdeki görece kurulan empatiye karşın (Bknz. Blood Diamond) Morel, The Gunman’de tabiri caizse koyun postuna bürünmüş kurt misali kara Kıta’ya karşı en aşağılık hakaretleri ediyor.

Ön plana koyduğu, Kara Kıta’yı sömüren “beyaz” şirketlere yönelik eleştirisiyle kendince günah çıkaran yönetmen, yine de filmin başından sonuna beyazların yardımına muhtaç Kara Kıta imajını değiştirmek bir yana bir beyazı kurtarmak için kendi soyundan geleni öldüren siyahi karaktere yaptığı absürt güzellemeyle, alt metinde ırkçı söylemlerde bulunmayı ihmal etmiyor. Bu açıdan tam da filmin söylemine uyan şu şiiri paylaşmak bir görevdir sanırım:

sevgili beyaz adam,

doğarım,siyahım

büyürüm , siyahım

güneşlenirim , siyahım

üşürüm , siyahım

korkarım, siyahım

hastalanırım, siyahım

ve ölürüm, hâlâ siyahım

 

ve sen beyaz adam

doğarsın, pembesin

büyürsün, beyazsın

güneşlenirsin, kızarırsın

üşürsün, morarırsın

korkarsın, sararırsın

hastalanırsın, yeşilsin

ve ölürsün, grisin

ve hâlâ utanmadan

bana renkli dersin

Uyarlandığı kitabın alt metninde yatan sistem eleştirisini kendi ırkçı söylemleri için bir tür paravan olarak kullanması, varoluş mücadelesini tamamen ideolojik, seksist bir şekilde ele alması ve yıldız oyuncularla yaptığı reklam kampanyası ile iki yüzlü davranmasını bir yana koyup her şeye rağmen The Gunman’i, tekniği ve sinemasal yapısıyla değerlendirecek olursak; yeniden Banliyö 13 filmine dönmek yerinde olacaktır. (Yoksa filmde kadına bakışın bir yerden sonra mide bulandırıcı bir hal almasına ve aşırı muhafazakar tutuma da değinirsek mesele çok uzayacak) Yönetmenin filme olan yaklaşımı özellikle kurguda ve hikaye akışında kendini hemen ele veriyor. Öyle ki ilk on dakikada Morel’in filmle olan ilişkisini tamamen deşifre edebiliyorsunuz. En başta yönetmenin, filmi tamamen klişeler üzerine inşa etmesi, sinemasal anlamda yaratıcılık gösterme çabası içine dahi girmemesi ve tamamen yıldız oyuncular üzerinden klasikleşmiş bir hikayeyi anlatması, The Gunman’in tamamen ticari bir amaç için yaratıldığını gösteriyor. Bunun en belirgin örneği hikayedeki tüm tutarsızlıklara ve klişelere rağmen filmin kendisini aşırı ciddiye alması. Sonuçta Morel’in Banliyö 13’te görece başarı gösterdiği konu olan kendi kendisiyle dalga geçebilmesi hususunu tamamen bir kenara koyması, The Gunman’i dalga geçilebilir bir hale sokmuş. Fakat bu kendi kendini aşırı ciddiye alma durumu yalnızca filmin içinde olan bir durum. Yoksa yönetmenin filme duyduğu güvenden bahsetmek neredeyse imkansız. Öyle ki çok kısa bir sahnede bile bir saniyeyi dahi bulmayacak derecede onlarca kesme yaparak oluşturulmuş kurgunun başka bir açıklaması olamaz herhalde.

Derinlemesine inceledikçe tel tel dökülen The Gunman ile ilgili söylenen şeyler genel olarak aksiyon gerilim türüne aitmiş gibi görünebilir ilk başta. Fakat burada yönetmenin her halükarda bunu önceleyerek ortaya koyacağı eser üzerinden kendi söylemini savunabilmesi gerekir ki Morel’in hiç de böyle bir derdi yok. Her şeyden öte sıfır beklentiyle izlendiğinde kendini izletebilen bir aksiyon filmi demek isterdim ama yönetmenin tehditkar söylemlerini göz önüne alınca The Gunman için susma hakkımı kullanmak istiyorum.

Özellikle Luc Besson ortaklığıyla, 2000 sonrasında aksiyon türünde kendini göstermeye başlayan Fransız yönetmen Pierre Morel; son filmi The Gunman ile ilk kez Besson’dan ayrı olarak bir kitap uyarlamasına girişiyor. Film; yakın dönem Fransız edebiyatından, özellikle varoluşçu yaklaşımı ve karanlık atmosferiyle farklı bir gerilim türü yaratan Jean-Patrick Manchette’in 1981’de yazdığı ve 2002’de The Prone Gunman ismiyle İngilizce'ye çevrilen kitabından uyarlanmış. Burada elbette kitap ile film arasındaki farklardan uzun uzadıya bahsedilebilir. En nihayetinde, uyarlamanın getirdiği bazı handikaplar her zaman olacaktır ama The Gunman'de olan sıkıntı çok daha farklı bir boyutta. Manchette, 1960’larda Fransa kamuoyunu büyük oranda etkileyen Cezayir Savaşı (Bu tarihi süreci anlatan şu enfes filmi de bu arada önermiş olayım) süresince aktivist bir tutum sergileyerek birçok politik meseleye doğrudan dahil olmuş biri. Ardından 1970’lerde edebi alana kayıp o yönde çalışmalara girişince bu politik geçmişinin de etkisiyle daha çok siyasi hicivler üzerine inşa edilmiş karanlık (noir) eserler ortaya koymuş. Filmin uyarlandığı The Prone Gunman de, dolaylı yoldan Fransız Hükümeti’nin uluslararası şirketler aracılığıyla 'Kara Kıta'yı sömürmesini eleştirirken bir yandan da esas karakterin varoluş mücadelesini anlatan bir eser. Filmin kitapla olan ilişkisi ve bu doğrultuda kendini gösteren anlatıyı incelemeden önce The Gunman'in genel olarak ilgi gören kısmına da değinmek gerek elbette. En nihayetinde Sean Penn, Idris Elba ve Javier Bardem gibi ünlü yıldızları kadrosunda barındırıyor film. Gerçi Idris Elba’nın tüm sahneleri beş dakikayı geçmiyor ve Javier Bardem, hikayede tamamen alakasız bir karakter üzerinden yaratılıp daha sonra da alakasız bir şekilde bu hikayenin dışına itildiği için yine en fazla on - on beş dakika ya görünüyor ya görünmüyor. Bu açıdan izleyicilerin, pek de hoş olmayan bir reklam kampanyasının kurbanı olarak filmin ilk yarım saatinden sonra -ki filmsin süresi iki saate yakın- kendilerini aldatılmış hissetmeleri kuvvetle muhtemel. Daha önce Taxi 4, Unleashed ve The Transporter gibi filmlerde görüntü yönetmenliği yapmış olan Morel’i daha çok 2008’de yönettiği Taken filmiyle tanıyoruz. Ama filmografisi içinde kendine has tarzıyla esas olarak başarılı kabul edilebilecek filmi, 2004’de kendi ülkesinde çektiği Banliyö 13’tür bana göre. Absürt bir aksiyon gerilim olan filmin en önemli özelliği; yönetmenin bu absürtlüğü ciddiye almayarak, dahası bunun üzerinden kendine haz bir mizah geliştirerek hikayesini anlatmasıydı, her ne kadar iyi bir hikayeye sahip olmasa da. O yüzden Morel’in bu son filmini izlerken zaman zaman Banliyö 13’le belli belirsiz bazı karşılaştırmalar yaparken buldum kendimi. Bu, bir açıdan yönetmenin aslında potansiyelini görüp şu anki durumuna bir bakış getirmek içinde elbette. The Gunman, Demokratik Kongo Cumhuriyet’inde gerçekleştirilen bir suikast sonrası hayatları farklı bir çizgide ilerleyen karakterleri anlatıyor temel olarak. Fakat burada alt üst olan hayatlar söz konusu değil. Sadece ilk başta beklenilenin (ya da beklenilmesi istenenin) dışında gerçekleşmesi durumu var. Daha sonraysa aradan yıllar geçmesine rağmen bu suikast, karakterlerimizin başına bela olur ve mesele görece evrensel bir boyuta taşınır. Kara Kıta ve onu sömüren beyaz adam hikayesine daha önce defalarca değinilmiş olması yönetmen için bir sorun teşkil etmemiş belli ki, fakat var olan üzerine hiçbir şey koymayarak bunu yapıyor olması seyircide fazlasıyla “dejavu” hissiyatı oluşturuyor. Kaldı ki hem uyarlandığı kitapta var olan sistem eleştirisi hem de daha önce ortaya konan işlerdeki görece kurulan empatiye…

Yazar Puanı

PUAN - 28%

28%

Hem uyarlandığı kitapta var olan sistem eleştirisi hem de daha önce ortaya konan işlerdeki görece kurulan empatiye karşın Morel, The Gunman’de, tabiri caizse koyun postuna bürünmüş kurt misali Kara Kıta'ya karşı en aşağılık hakaretleri ediyor.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
28
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi