“Yeni bir şey yazmak istiyorum; olağanüstü ve güzel

ve basit ve girift bir şey.”

F. Scott Fitzgerald

Yazar-yapımcı-yönetmen Baz Luhrmann’ın benzersiz hayal gücüyle F. Scott Fitzgerald romanı The Great Gatsby (Muhteşem Gatsby) beyaz perdede yeniden hayat buluyor. Bu uyarlamada, Luhrmann kendine özgü görsel ve işitsel stilini, eşsiz hikaye anlatımıyla 3 boyutlu olarak birleştirerek, Caz Devri kokteylini hem Fitzgerald’ın metnine sadık kalarak hem de günümüze yakınlaştırarak sunuyor. Başrolde Leonardo DiCaprio yer alıyor.

“The Great Gatsby/Muhteşem Gatsby” 1922 baharında ülkenin Orta-Batı’sından ayrılıp New York şehrine gelen, yazar olmaya hevesli Nick Carraway’ı takip ediyor. Ahlaki değerlerin yozlaştığı, cazın yıldızının parladığı, içki kaçakçılarının kral olduğu ve hisse senetlerinin fırladığı bu dönemde, Nick kendi Amerikan rüyasının peşinden giderken, tesadüfen, partiler veren gizemli milyoner Jay Gatsby’nin yan komşusu olur. Körfezin tam karşısında ise kuzeni Daisy ile onun çapkın ve aristokrat kocası Tom Buchanan yaşamaktadır. Nick böylece süper zenginlerin çekici dünyasına, onların yanılsamalarına, aşklarına ve aldatmacalarına kapılır. Yaşadığı dünyanın içinde ve dışında olanlara tanıklık eden Nick, imkansız bir aşk, kirletilemez hayaller ve yüksek oktanlı bir trajedi öyküsünü kaleme alarak modern çağımıza ve mücadelelerimize ayna tutar.

Jay Gatsby rolünü üstlendiği Oscar® adayı DiCaprio’nun (“Django Unchained”, “The Aviator”) filmde Nick Carraway’ı Tobey Maguire; Daisy ve Tom Buchanan’ı Oscar® adayı Carey Mulligan (“An Education”) ve Joel Edgerton; Myrtle ve George Wilson’u Isla Fisher ve Jason Clarke; ve Jordan Baker’i de yeni oyuncu Elizabeth Debicki canlandırıyor. Hintli sinema efsanesi Amitabh Bachchan ise Meyer Wolfshiem olarak karşımıza çıkıyor.

Oscar® adayı Luhrmann (“Moulin Rouge!”) filmi 3D olarak yönetti ve senaryosunu da sık sık birlikte çalıştığı Craig Pearce’yle birlikte kaleme aldı. Film Fitzgerald’ın aynı adlı romanına dayanıyor. Luhrmann filmin yapımcılığını Catherine Martin, Oscar® ödüllü Douglas Wick (“Gladiator”), Lucy Fisher ve Catherine Knapman’la paylaşırken, Oscar® ödüllü Barrie M. Osborne (“The Lord of the Rings – The Return of the King”), Shawn “JAY Z” Carter ve Bruce Berman yönetici yapımcılığını üstlendiler.

İki Oscar® ödüllü yapım ve kostüm tasarımcısı Catherine Martin (“Moulin Rouge!”) filmde hem tasarımcı hem yapımcı olarak yer alıyor. “The Great Gatsby/Muhteşem Gatsby”nin görüntü yönetimi Simon Duggan’ın, kurgusu Matt Villa, Jason Ballantine ve Jonathan Redmond’un, müziği ise Craig Armstrong’un imzasını taşıyor. Anton Monsted filmin yönetici müzik amirliğini ve ortak yapımcılığını üstlendi.

Warner Bros. Pictures, Village Roadshow Pictures işbirliğiyle A&E Television ve Bazmark/Red Wagon Entertainment ortak yapımı olan Baz Luhrmann filmi “The Great Gatsby/Muhteşem Gatsby”yi sunar. Filmin dağıtımını RealD 3D, 3D ve 2D formatlarında, bir Warner Bros. Entertainment kuruluşu olan Warner Bros. Pictures, seçili bölgelerde ise Village Roadshow Pictures gerçekleştirecek.

www.muhtesemgatsby.com

YAPIM HAKKINDA

“Tüm bunlar tamamen senin hayalgücünden mi doğdu?”

Daisy Buchanan

Daisy FilmLoverss

Anlatıcı Nick Carraway, (romanda da Muhteşem Gatsby’nin hikayesini yazan kişi şöyle diyor: “Gatsby, ismini bu romana veren adam…”), karanlık ve görünürde yozlaşmış olduğu halde nihayetinde istekli ve ilham verici komşusu Jay Gatsby’yi, “daha önce başka kimsede bulmadığım ve muhtemelen de tekrar asla bulamayacağım… yaşamın vaat ettiklerine kaşı yükselmiş bir hassasiyete… olağanüstü bir umut yeteneğine sahip” bir adam olarak tanımlar. F. Scott Fitzgerald tarafından 1923 ve 1924 yıllarında, Long Island, New York ve St. Raphael (Cannes’e yaklaşık 23 kilometre mesafede) arasında yazılmış olan bu Gatsby karakteri, yaklaşık bir asırdır, zamanı ve mekanı aşıp farklı coğrafyalarda kendine seyirci buldu.

Yazar-yapımcı-yönetmen Baz Luhrmann’ın The Great Gatsby ile beyaz perdede ilk olarak 1974 yılında Avustralya’nın ücra bir köşesi olan Heron’s Creek’te babasının işlettiği benzin istasyonu ve kısa bir süre sinema olan yerde tanışır.

Yıl 2004. Yer Rusya’nın kuzeyi. Soğuk. Tren rayları çatırdıyor. Buzlanmış camda ışık dans ediyor. “‘Moulin Rouge!’u yeni tamamlamıştım ve ‘bir bilgilendirme macerası’ için yola koyulmuştum,” diye anlatıyor Luhrmann. “Çılgınca bir şekilde, Beijing’den Rusya’nın kuzeyini uçtan uça geçen Trans-Sibirya Ekspresi’yle seyahat etmeye karar vermiştim. Oradan Paris’e geçerek eşimle ve yeni doğmuş kızım Lilly’yle buluşacaktım.” Ve Luhrmann’ın The Great Gatsby ile tekrar karşılaşması Sibirya’da kutu kadar bir kompartımanda oldu; bu kez yanındaki iki sesli kitaptan biriydi roman.

“Biraz şarap koyup dışarıya, hızla akıp giden Sibirya’ya baktım ve dinlemeye koyuldum. Uyuduğumda sabahın dördü olmuştu. Ertesi gün, bir an önce akşam olsun da küçük kompartımanıma dönüp, ikinci şişe şarabımı açıp son bölümü dinleyeyim diye sabırsızlandım. Roman bittiğinde üç şey fark ettim: Birincisi, The Great Gatsby’yi gerçekten hiç bilmiyordum; ikincisi, yapısal olarak gerçekten özlüydü; üçüncüsü de, içinde hakikaten iyi bir film vardı. Doğal olarak, Nick Carraway’ın iç yaşamı, iç sesi anlamında muazzam bir zorluk teşkil ediyor, ama aynı zamanda inanılmaz sinematik bir kitap. ‘Bir gün bu filmi yapmalıyım,’ diye düşündüm.’” Ve işte böylece, tren paslı rayları ezerek ilerlerken, Luhrmann’ın The Great Gatsby ile ilgili ilk hayallerinin tohumları atıldı.

Sonrasında, Luhrmann, kendisi gibi bir süredir romanın film haklarını almaya çalışan yapımcılar Douglas Wick ve Lucy Fisher’le güç birliği yaptı. “Hakları almak için iki yıldır uğraşıyorduk. Çok karmaşıktı,” diyen Fisher, şöyle devam ediyor: “Sonra bir gün ofisin kapısı çalındı. Gelen Baz Luhrmann’dı. ‘Ben de The Great Gatsby’yi yapmaya çalışıyorum,’ dedi. Çok heyecanlandık çünkü bize göre bu film için ondan iyi bir yönetmen olamazdı. Bir hayalin gerçekleşmesi gibiydi. Birden bire 1920’leri görmek ve bir parçası olmak için bir kapı açılmıştı. Baz’la çalışıyorsanız, zaman makinesiyle farklı bir dünyaya gidersiniz.”

Film haklarını satın almak ilk adımdı. Fakat Luhrmann biliyordu ki, eninde sonunda, proje dönüp dolaşıp başkaraktere kilitlenecekti. Gatsby’nin özündeki karmaşayı ifade edebilecek, “içinde ebedi bir teminat barındıran o ender gülüşlerden biri”* ile gülümseyecek ve sonra aniden, “az önce birini öldürmüş gibi”* bakacak bir aktör gerekiyordu.

Luhrmann, “Bir süredir gizli gizli üzerinde çalışıyor ve en başından Jay Gatsby’yi kimin canlandırmasını istediğimi biliyordum. Gerçekten, birini düşünmek zor değildi! Hmmm, bilmem ki, bu karmaşık, romantik, karanlık, gösterişli, harika aktör kim…” Luhrmann için, “William Shakespeare’s Romeo + Juliet”te birlikte çalıştığı, dost ve meslektaş olarak kabul ettiği Leonardo DiCaprio bariz seçimdi.

“Kitabı ortaokulda okumuş ve hikayesinden çok etkilenmiştim,” diyen DiCaprio, şöyle devam ediyor: “Romanı elime tekrar alışım, Baz’ın bana bir kitap uzatıp, ‘Bunun film hakkını aldım,” dediği zamandı. Oldukça göz korkutucu bir konseptti; tüm zamanların en harika romanıyla sonsuza dek ilişkilendirilecek unutulmaz bir film yapmanın sorumluluğu söz konusuydu.”

Bu roman New York şehrinin bir dünyasını ve bir hikayesini gün ışığına çıkarıyor; Fitzgerald’ın benim “şatafatlı serabım ”dediği şehrin; Fitzgerald’ın erken başarıyı ve kitabı için ilhamı bulduğu şehrin. Luhrmann ve Bazmark konvoyu için, bu şehir ilk kritik duraktı. Manhattan’ın merkezindeki Ace Hotel’in bir süitinde, ve daha sonra, Canal ile Broadway’in köşesindeki 401 numaralı binanın 24 ve 26. katlarında, Bazmark kamp kurdu. Kampta bulunan isimler arasında, 20 yıldan fazla süredir Luhrman’ın tüm filmlerinin ve tiyatro yapımlarının karakteristik görünümlerini tasarlayan eşi, Oscar® ödüllü kostüm ve yapım tasarımcısı Catherine Martin; filmin yönetici müzik amiri ve ortak yapımcısı Anton Monsted; senarist, dost ve Luhrmann’ın “Red Curtain Trilogy”deki yazım ortağı Craig Pearce; ve yaratıcı yapım ekibinin diğer üyeleri bulunuyordu.

New York şehrinin “geceleri ateşli ve maceraperest havası… erkeklerin ve kadınların ve makinelerin sürekli hareketi”* bir ilham kaynağıydı. Tüm ekip F. Scott Fitzgerald’ın romanında kendince, kendine ait bir karakteri olan şehrin enerjisinden ve tarihinden beslendiler.

“New York’tayken o döneme ait çok şey okuduk; özellikle finans sistemi, bono ve hisse senedi piyasası hakkında,” diyor Pearce ve ekliyor: “Küresel bir ekonomik krizin ortasındaydık…ya da daha yeni yeni arkamızda bırakıyorduk.”

Wick ise şunları söylüyor: “Bence The Great Gatsby şu an her zamankinden daha güncel. Bu ışıltılı ama güvenilmez ekonomi döneminde, yolumuzu kaybettiğimiz hissi baskınken, Gatsby daha dün yazılmış olabilirdi. Fakat öyle değil. Kitap sizi başka bir zamana ve yere, aşırı yüksek umutların ve yoğun hayallerin olduğu, göz kamaştırıcı cazibeye sahip kayıp bir dünyaya götürüyor. Bunu Baz’ın izleyiciye akla gelebilecek herkesten daha fazlasıyla sunabileceğini düşündük.”

Luhrmann, “Bana kalırsa, Fitzgerald 1920’lerin ahlaki dokusunda temelden bir çöküş hissetti; işlerin o an olduğu gibi sürekli yukarı, yukarı, yukarı gidemeyeceğini, böyle süremeyeceğini anladı. Bu, 2008’deki küresel ekonomik krize çok benziyor gibiydi. Paralellik olduğunu hissettim. Şimdi düşününce, bana Gatsby’yi şimdi ve bu şekilde yapmam gerektiğini düşündüren şey işte bu gerçekti. New York’a geldik çünkü Caz Devri ile günümüz arasındaki yer, kültür ve düşünce yapısı arasındaki paralellikleri kendimiz öğrenmeli ve anlamalıydık,” diyor.

“Baz çok edebi bir yönetmen. Eğer bir kitaba dayanan bir film yapacaksa, bunun nedeni hikayenin merkezi olduğuna inandığı şeyi gün ışığına çıkarmak istemesidir,” diyen Martin, şöyle devam ediyor: “Bu yüzden, önce her zaman kitaptaki tasvirlerle başlar ve daha sonra bir dedektif gibi keşifler yapmaya, belli şeyleri ortaya çıkarmaya çalışırız.”

“Herhangi bir projede çalışmaya ilk başladığımda, her zaman önce birşeyler toplarım,” diyen Luhrmann sürecini şöyle açıklıyor: “Görsel bir dil anlamında, fotoğraflar toplamaya başlar, kolajlar ve korkunç karalamalar yaparım. CM’le [eşi Catherine Martin’den söz ediyor, Ç.N.] böyle işe koyulurum: Kimsenin okuyamadığı korkunç karalamalardır bunlar; ama eşim harikadır. ‘Hayır, bunlar duygu dolu!’ der. Aslında demek istediği, bu karalamanın ne demek istediğini biliyorumdur, anlıyor musunuz?”

Martin ise şunları söylüyor: “Çok şanslıyız çünkü 1920’lerde fotoğrafçılık ve sinemacılık oldukça yaygındı. Bu sayede, dönem sadece çizimler ve tablolarla (ve dönemim çizgi filmleriyle) sınırlı değildi; çok kapsamlı fotoğraf arşivleri de mevcuttu. Bu çok heyecan verici çünkü modern, popüler kültürümüzün doğuşunu görüyorsunuz.”

Luhrmann ve ekibi o döneme ait eşyalar toparlamanın yanı sıra, Gatsby’nin metnini de titizlikle irdelediler; özellikle de yazarın ilk The Great Gatsby taslağı olan Trimalchio’yu (Roma dönemine ait Satyricon adlı romanda adı geçen ünlü Romalı parti verme meraklısına ithafen) mercek altına yatırdılar. Ayrıca, romanın editörü olan, Pennsylvania Eyalet Üniversitesi profesörü ve Fitzgerald uzmanı James L. West III’e danıştılar.

Ekip Long Island’daki büyük malikanelerden, Astoria’ya, Daisy’nin büyüdüğü ve Gatsby’yle ilk karşılaştığı yer olan Louisville’nin kırlarına kadar birçok yere de çeşitli saha gezileri düzenledi. Luhrmann, ayrıca, Fitzgerald’ın öğrencisi olduğu ve F. Scott Fitzgerald Yazıları ve koleksiyonlarının tutulduğu Princeton Üniversitesi’nin Elyazması Koleksiyon Müdürü Don Skemer’i ziyaret etti.

“Baz hayal gücünün parçası olan dünyaları her zaman yeniden yaratır, ama bu uyarlama romana inanılmaz sadık,” diyor DiCaprio ve ekliyor: “Hikaye anlatımı açısından pek fazla serbesti kullanılmadı. Baştan sonra, hikayenin bütünlüğü ve Fitzgerald’ın sözleri büyük ölçüde korundu.”

Bunun bir nedeni “Fitzce”nin keşfi ve evrimiydi. Pearce bunu şöyle açıklıyor: “Fitzce yazarın nesrine duyduğumuz saygıdan ve bunu olabildiğince çok kullanma arzumuzdan doğmuş bir dil. Fitzgerald’ın nesir tarzına uygun, onun gücünü ve güzelliğini yakalayan ama aynı zamanda çağdaş izleyicinin de kulağına hitap eden dış ses ve diyaloglar yazdık. Kitabı baştan sona okumak yedi saat sürüyor. Dolayısıyla, tamamen teknik nedenlerden ötürü de, içeriği sıkıştırmamız ve bu bir film olduğu için de, içsel düşünceleri alıp dışa vurmamız gerekiyordu. Öyle bir nokta geldi ki, bunu yapabilmek için dille ilgili bazı kurallar koymaya ihtiyacımız olduğunu gördük, ve işte ‘Fitzce’ bu şekilde ortaya çıktı.”

Luhrmann bir yandan kitaba ve döneme sadık kalırken, bir yandan da hikayeyi yeni nesle ulaştırmak ve kültürel bir köprü yaratmak istedi. Filmde çağdaş müzikler kullanmak bu köprünün bir parçasıydı. Bu doğrultuda, (filmin yönetici yapımcılarından) çığır açan sanatçı Shawn “JAY Z” Carter’le birlikte çalıştı.

“O dünyanın yeni doğuyor olduğu, herkesin çok genç, çok güzel, çok sarhoş, çok çılgın ve çok zengin olduğu ve o şekilde hayatlar sürdüğü o inanılmaz çağdaş dönemde yaşamanın nasıl bir duygu olduğunu insanların hissetmesine olanak tanımak istedik,” diyen Pearce, sözlerini şöyle sürdürüyor. “Dünyanın en müthiş gece kulübüne gitmenin, o ana kadarki en hızlı arabayı sürmenin nasıl bir his olduğunu bize tam olarak yaşatmasını istedik. Hangi müzikleri kullanacağımıza ve müziği kullanarak hikayeyi nasıl sunacağımıza dair kararları erken bir aşamada vermemiz gerekti.”

Fitzgerald’ın kendi hikaye anlatımında da müzik vardı. Yazar eserlerine 70 tane popüler şarkı dahil etmişti. Bunlardan biri olan 1922’nin bir numaralı hiti “Three O’Clock in the Morning” Gatsby’de yer alıyordu.

“Bence klasikleşmiş her şey, yer ve zamandan bağımsız olduğu için klasikleşmiştir,” diyor Luhrmann ve ekliyor: “Bununla kastettiğim şey, her ülkede ve her dönemde güncel olmalarıdır. Anlayacağınız, bu şeyler genellikle klasiktirler çünkü evrensel insan hikayeleri anlatıyordurlar ve biz o insanları tanıyoruzdur. Gatsby de öyle. Dolayısıyla, bu daha en başından itibaren hepimizin hikayesi.”

Nick Carraway’ı canlandıran Tobey Maguire, “Bu film beni heyecanlandırdı. Bence müthiş bir güzelliğe ve ihtişama sahip olmasına karşın, büyük ölçüde karakterlerin hikayelerine dayanıyor.”

Luhrmann yaşadıkları en parlak deneyimlerden birini hatırlıyor. Pearce’yle birlikte Ace Hotel’deki süitlerine yeni yerleşmişlerdir. Etraftaki binaların çoğu Fitzgerald’ın zamanında inşa edilmiştir. “Körfeze bakan bir pencere vardı, New York manzarasını görüyorduk. Leonardo pencereye oturdu. Dışarıda bir yerde birisi trompet ya da benzeri bir şey çalıyordu…o kadar Fitzgeraldvariydi ki. Leonardo okumaya başladı ve Tobey de ona eşlik etti. Birden bire güneş battı ve Tobey, Nick’in final repliğini okudu: ‘Yani yaşamaya devam ediyor, hiç durmadan geçmişe geri gidiyoruz.’ Leonardo’nun alkışlamaya başladığını hatırlıyorum. Ben de alkışladım. Beraberce Fitzgerald’a, onun hikayesine ve yaşadığı yere ve döneme, aynı zamanda kendimizinkine doğru bir serüvene koyulmuştuk.”

BİR KLASİĞE OYUNCU SEÇMEK

“Hayatım böyle olmak zorunda… Sürekli olarak yukarı doğru gitmek zorunda.”

—Jay Gatsby

Gatsby FilmLoverss

“İddiaya girerim birini öldürmüştür.”

“Savaş sırasında daha çok bir Alman casusu olduğu söyleniyor.”

“Kimseyle başını derde sokmak istemiyor.”

“Ondan korkuyorum. Bana bulaşmasını hiç istemem doğrusu.”

İlk başta, Gatsby hakkında bildiğimiz her şey “evinin koridorlarındaki sohbetleri renklendiren tuhaf suçlamalar”*dan gelir. Kendisi efsanevi ama gizemli parti vericidir; “havalı bir şekilde ortaya çıkıverip Long Island’da bir saray satın almış,”* adamdır; o sarayın kapılarını her hafta sonu herkese açan ama kimsenin tanışmadığı adamdır. Ta ki, yeni komşusu ve hikayenin anlatıcısı Nick Carraway’ı şaşalı partilerinden birine davet edene dek. Bu Gatsby’nin en sonunda ifşa olacağı ve Nick’in kuzeni, “altın kız”* Daisy Buchanan’a duyduğu romantik saplantı yüzünden mahvolacağı olaylar zincirinin başlangıcını oluşturur.

“Sonunda ifşa olan şey, Gatsby’nin fakir olarak büyüdüğü. Gençken, Gatsby’nin hayatıyla ilgili büyük bir vizyonu var. Ve sonra bir gün Daisy adında bir kıza aşık oluyor. Başka kadınlar da tanımış olduğu için, ondan alabileceği şeyi alıp savaşa gideceğini ve bu ilişkinin bir şey ifade etmeyeceğini düşünüyor. Ancak, Daisy olağanüstü bir kız olduğu için kendini ona kaptırıyor. Savaşa giderken, Daisy onun dönüşünün beklemeye söz veriyor. Ama sonra zengin ve güçlü Tom Buchanan sahneye çıkıyor ve kızı çalıyor. Gatsby savaştan beş kuruşsuz döndüğünde, sevgilisini de kaybetmiş olduğunu görüyor. Böylece, geçmişi silmeyi ve kafasında her zaman var olan büyük vizyona göre yeniden yazmayı kendine görev ediniyor,” diye anlatıyor Luhrmann.

Gatsby “kendisinden bir şeyler yaratarak” Daisy’yi geri kazanmak istiyor. Tüm varlığı umurunda olmayan bir eşyalar bütünü ama Daisy’nin kalbini yeniden kazanmak için gerekli şeyler: Gösterişli malikanesi, şatafatlı partiler, hiç okumadığı kitaplarla dolu kütüphane, hiç giymediği yüzlerce ipek gömlek, ışıltılı spor araba.

DiCaprio, “Gatsby oynaması müthiş bir karakter,” dedikten sonra, şöyle devam ediyor: “Bence büyük ölçüde Amerikan rüyasının, kim olabileceğinizi hayal etmenin vücut bulmuş hâli… ve tüm bunları bir kadının aşkı uğruna yapıyor. Ancak bu bile yoruma açık: Daisy onun hayallerinin bir tezahürü mü? Yoksa gerçekten bu kadına aşık mı? Bana kalırsa, Gatsby iflah olmaz bir romantik ama aynı zamanda hayatındaki boşluğu doldurmak için bir şeyler arayan inanılmaz sığ bir birey.”

Pearce ise şunları söylüyor: “Gatsby’nin temsil ettiği şey romantik bir ideal. Bunu söylerken, sadece sevimli bir adam demek istemiyorum çünkü Gatsby’nin gerçekten çok karanlık yönleri de var. Demek istediğim, Gatsby, bir vizyonun saflığını, aşk için neler yapmaya hazır olunabileceğini temsil ediyor.”

DiCaprio kendi Gatsby versiyonuna yeni bir derinlik ve dikkat çekici bir karanlık getirmek istedi. Bu, romandaki karaktere daha yakın bir versiyondu. Luhrmann şunları söylüyor: “James West, Leonardo’nun Gatsby olarak ilk çekimlerini izlediğinde, ‘İşte bu, Gatsby; onun karanlık saplantısı; onun mutlakçılığı. Bu Gatsby kendi hayatı için yazdığı senaryoyu kimsenin yeniden yazmasına izin vermeyecek biri,’ dedi.”

Gatsby trajik bir karakter olsa da, onun “kirletilemez hayali”* ve o hayale kendini adayışı, Gatsby’yi Nick’in gözünde ilham verici, “bir sürüsünün toplamından çok daha değerli”* biri yapıyor. “Nick, tüm kusurlarına rağmen Gatsby’nin ‘muhteşem’ olduğunu fark ediyor çünkü Jay Gatsby eşi benzeri olmayan bir umuda sahip; ulaşılamaz ya da sonu felaket olsa bile, Gatsby’nin amacı saf ve gerçek,” diyor Pearce.

Luhrmann ise, “Gatsby gibi karakterler doğuştan trajediye mahkumdurlar,” dedikten sonra, bunu şöyle açıklıyor: “Ulaşmaya çalıştıkları şey ulaşılamazdır. Ve yine de değişmezler. Fitzgerald’ın bir Heart of Darkness (Joseph Conrad, 1899) hayranı olduğunu biliyoruz. Bu kitapta Orpheus benzeri bir hikaye örgüsü var: Masum bir adam yeraltı dünyasına yolculuk yapıyor ve ikonlaşmış bir karakterle karşılaşıyor; bu karakterin paraleli olsa da, Gatsby dönüşüm geçirmiyor ve dudaklarında ‘Daisy’nin adıyla yaşıyor ve ölüyor. Fakat bu süreçte, biz ölümlülere daha iyi olmamız, kendimizi dönüştürmemiz, amaçlı bir hayatın peşinden gitmemiz için ilham veriyor. İşte Nick bunu yapıyor: Hikaye başlarken sanatsal eğilimlerine sırtını dönerek, Wall Street’te para kazanmaya odaklansa da en sonunda anlıyor ki Gatsby adındaki bu adamın hikayesini yazarak, kendisi de Gatsby gibi anlamlı ve amaçlı bir hayat sürmek zorunda.”

Peki ya Nick, Gatsby’ye ne veriyor?

“Bana göre, Nick, Gatsby’nin bu dünyadaki tek arkadaşı,” diyor DiCaprio ve ekliyor: “Ve bu, Gatsby için çok şaşırtıcı… hiç gerçek dostu yok. Nick ona, şu ‘Gatsby’ denen fevkalade zengin gösteriş budalası olarak değil, bir birey olarak gerçekten ilgi duyan tek kişi.”

“Her zaman insanların içindeki en iyiyi görmeye çalıştım durdum.”

Nick Carraway

Nick FilmLoverss

Nick Carraway rolünü DiCaprio’nun en yakın arkadaşlarından biri olan Tobey Maguire canlandırdı. Aktör şunları anlatıyor: “Leo beni aradı ve, ‘Az önce Baz’la konuştum, The Great Gatsby’yi yapmayı planlıyor… Gatsby için beni, Nick için seni düşünüyormuş. Şu an şehirde… Bu akşam işin var mı?’ dedi. Böylece üçümüz buluştuk ve birkaç saat takıldık. Sonrasında gidip bir tane The Great Gatsby aldım ve ilk kez okudum.”

Nick Carraway hikayenin anlatıcısıdır. Fitzgerald’ın yaptığı gibi, Nick de St. Paul-Minnesota’dan New York’a servet kazanmak için gelir. (Fitzgerald’ın girişimi reklam alanındadır, Nick’inki ise gelişmekte olan bono piyasasında). Bunu yaparak, Nick’in kendi ifadesine göre, yazar olma hayalinden vazgeçer. Long Island’ın nouveau riche (yeni zenginler/sonradan görmeler) kesimi olan West Egg’de küçük bir sayfiye evi kiralayarak bilmeden gizemli Bay Gatsby’nin komşusu olur. Tesadüf odur ki Nick, Gatsby’nin tutkun olduğu Daisy Buchanan’ın kuzenidir. Önce “küçük bir parti” ile Gatsby’nin dünyasına girer. Sonrasında ise Gatsby’ye iyilik olsun diye Daisy’yi çaya davet eder. Gatsby o sırada Nick’e öylesine uğramış gibi yapacaktır.

“Nick doğru yolu arayan herhangi bir kişinin serüvenini temsil ediyor. Hassas, sanatçı ruhlu… gözlemci,” diyor Maguire canlandırdığı karakter için.

Tom Buchanan rolündeki Joel Edgerton ise şunları söylüyor: “Nick iki dünya arasında sıkışıp kalmış: Bunlardan biri Daisy ile Gatsby’ye ve aralarındaki çılgınca aşk idealine duyduğu bağlılık; diğeri ise, Daisy’nin kocası olduğu için Tom’a karşı hissettiği daha geleneksel bir bağ; her ne kadar Tom dünyanın en kibar ya da en güvenilir adamı olmasa da.”

“Nick bu dünyaya giren masum bir adam ve değişim geçiriyor: Bu dünyadan ve olup bitenlerden korkunç etkileniyor,” diyor Pearce.

Sonunda, trajedi gerçekleşir ve Nick’in bu trajediye —Gatsby’ye, Buchanan çiftine, New York şehrine, partilere, gizlice içki satılan yerlere, “şampanya bolluğu”* gibi şeylere— yakınlığı ve dahil oluşu, onu tüketir. “Herkesin davranışından tiksiniyor,” diyen Maguire, şöyle devam ediyor: “Üstelik bu adam, kitabın başında, her türlü önyargıya karşı biri olarak tasvir ediliyor. Esasında, hâlâ insanların özlerinde iyi olduklarına inanmak istiyor. Bu yüzden de, öyle olmadıklarını öğrenmek kalbini kırıyor. Bana kalırsa, kendisinin bu insanların kusurlarına ve düşkünlüklerine katılması tiksintisini daha da artıyor.”

“Nick ahlaki pusula mı bilmiyorum ama bizim ahlaki kılavuzumuz olduğu kesin. Bence hikayenin ahlaki coğrafyasına bizi o götürüyor ve sonunda kim olduğunu ve ne istediğini öğrenmeye hazır hâle geliyor,” diyor Luhrmann.

Yönetmen şöyle devam ediyor: “Başlarda, Tobey gerçek Nick’i arıyordu ve müthiş bir keşif yaptı. Fitzgerald’ın büyük ölçüde olduğu gibi, Nick de bir bakıma dışarıdaki biriydi, aykırıydı; dürüst ama Doğu kıyısındaki yaşamla cebelleşen, bulunduğu durumdan rahatsız bir Orta batılıydı. Tobey bunu ifade etmek için büyük bir adım attı ve başlangıçta karakteri biraz komik unsurlarla portreledi. Fakat sonra, Nick tükenip psikolojik çöküş yaşayınca, Tobey’in performansı da daha psikolojik oldu, ta ki biz nihayet filmin sonunda başta tanıdığımızdan bambaşka, hiç de komik olmayan ve tamamen mahvolmuş bir Nick’le karşılaşıncaya dek. Bu ilerleme Tobey’in açısından çok cesurca bir yaklaşımdı. Onun çizdiği Nick portresi komik bir yabancı, gözlemci, çökmüş insan ve nihayet değişmiş insan arasında ustaca ilerliyor.”

DiCaprio da bu görüşe katılıyor: “Tobey, Nick’i canlandırırken inanılmaz bir iş çıkartıyor. Bu insanlarla bir arada yaşamı deneyimliyor, ama aynı zamanda bir ayna görevi görüyor çünkü o aslında dışarıdan biri. Asla gerçekten oraya ait olmuyor.”

Nick ile Fitzgerald arasında uzun zamandır karşılaştırmalar yapılıyor. Fitzgerald’ın kendisinin şu ünlü itirafta bulunmuştur: “Bazen gerçek miyim, romanlarımdan birindeki bir karakter miyim bilmiyorum.” Gerçekten de, hem Fitzgerald hem Nick aynı yıl, yani 1896’da, St. Paul-Minnesota’da doğmuştur; ikisi de yazmaya hevesli ve tutkuludur; hatta, F. Scott Fitzgerald’ın romanında Gatsby’yi yazan kişi Nick Carraway’dır.

“Nick Carraway’ın bir anlamda F. Scott Fitzgerald’ın kendisi olduğu, Gatsby’de olup bitenlerin büyük çoğunluğunun Fitzgerald’ın başına geldiği fikrinden hiç şüphe duymadık,” diye kabul ediyor Luhrmann.

Otobiyografik denemeler derlemesi The Crack Up’ta, Fitzgerald şu itirafta bulunuyor: “Bu sayfalarda müstesna ölçüde iyimser bir genç adamın nasıl tüm değerlerde bir çöküntü yaşadığından söz ettim; gerçekleştikten çok sonrasına kadar, hakkında pek az şey bildiği bir çöküntü.” Nick Carraway, Gatsby’nin sayfalarında benzer bir çöküntü yaşar ve kitabını yazmak için St. Paul’a geri döner.

Luhrmann şunları kaydediyor: “Romanda, Nick’in bir kitap yazdığı çok açık. ‘Şu ana kadar yazdıklarımı tekrar okuduğumda…’ diye yazıyor Nick. O, aslında, Gatsby adında biri hakkında bir kitap kaleme alıyor, fakat neden yazdığına, nerede ya da kimin için yazdığına dair bir ipucu yok. Craig ve ben bu konuda gerçekten zorlandık. Nick’in sesinin bedensiz bir dış sesten ibaret olmasını istemedik. Nick’in düşünce ve duygularıyla boğuştuğunu görmek istedik. Dolayısıyla, bir editör ve/veya rahip karışımı birine ihtiyacımız vardı ki Nick yaşanmış olan trajediyi itiraf edip sonra yazmaya başlasın. İşte doktor fikri bu şekilde aklımıza geldi. O sıralar Dr. Menninger’le irtibatta olduğumuz için şanslıyız. Kendisinin ailesi ABD’de ilerlemeci psikanaliz tekniklerinin ilk savunucularındandı ve geçmişleri 1920’lere uzanıyordu. Dr. Menninger hastaların yaşadıklarını kabullenmek için, yazma gibi bir kendini ifade yöntemi kullanmasının çok akla yatkın olduğunu söylediğinde çok sevindik. Sonra, esas bomba geldi: Fitzgerald’ın bitmemiş son romanı The Last Tycoon için aldığı notlarda, anlatıcısına kitabı bir sanatoryumdan yazdırmayı planladığını keşfettik. İşte doktor ‘mekanizması’ ve Nick’in anlatımı buradan doğdu.”

“Baz, çok erken bir aşamada Tobey’in sesini kaydetti ve hikayeyi anlatışını dinledik. Bu, bir anda, hikayeye çok insani bir öğe kattı,” diyor Lucy Fisher ve ekliyor: “‘Acaba bu çok mu demode bir his uyandırıyor?’ ya da ‘Fazla mı edebi acaba?’ gibi kaygılarımız bu sayede son buldu.”

“Bir kızın bu dünyada olabileceği en iyi şey bu; güzel küçük bir aptal.”

Daisy Buchanan

Daisy, Gatsby’nin hayali, dünya dışı ve insanı tamamen avucuna alan saplantısını temsil ediyor; özellikle de Daisy’nin sesi, “konuşması bir daha asla çalınmayacak bir nota derlemesiymiş gibi adeta; kulağın bir yukarı bir aşağı takip ettiği türde bir ses.”* Daisy, Gatsby’nin körfezin diğer yakasından gel diyen ama her zaman ulaşılamaz bir noktada olan, “yeşil ışığı”, “büyülü nesnesi”, “beyaz bir sarayın tepesinde kralın kızı, altın kızı …”*

Maguire, “Kelimelerin Carey’in dudaklarından Daisy gibi dökülüşünü duyduğumda, beni kendine çekti, tıpkı Daisy’nin sizi çekmesi gerektiği gibi. Ayaklarımı yerden kesti,” diyor.

Daisy rolündeki Carey Mulligan ise şunları söylüyor: “Daisy’nin en önemli özelliği ikiliği. Korunmak, güvende olmak ve belli bir şekilde yaşamak istiyor. Ancak, diğer yandan da, destansı bir aşk arzuluyor. Hangisi daha güçlü ve cazipse ona kayıveriyor. Bu açıdan, ayakları yere basan ya da samimi biri değil.”

Daisy’yi ilk tanıdığımızda, hayatının bir şekilde melankolik bir dönemecindedir. Bir zamanlar herkesin hayran olduğu bu Güneyli güzel, “Taylor Karargahı’ndaki tüm subaylar arasındaki en popüler kız,”* hâlâ çekici ve güzeldir, ama ne yazık ki kocasının “alemlere” düşkün, seri ve pişmanlıktan yoksun olduğunun farkındadır. İşte bu yüzden, Nick onu beş yıl önceki kayıp aşkı Gatsby’yle yeniden bir araya getirince, geçmişe dönme fikri cazip gelir.

Luhrmann rol için doğru aktrisi bulma konusunda acele etmedi. “Aklınıza gelebilecek her oyuncu bu rolü oynamaya istekliydi dersem abartmış olmam sanırım; en harika, en ikonlaşmış rollerden biri bu. Dolayısıyla, kendimizi biraz ‘Rüzgar Gibi Geçti’ durumunda bulduk; yani, tüm seçenekleri irdelerken seçmelerden çok küçük provalara başvurduk,” diyor yönetmen.

Fisher da bunu doğruluyor: “Daisy için büyük, geniş çaplı bir araştırma yaptık. Bu, eski Hollywood usulüydü.”

“Leonardo bu arayışta sürekli olarak yanımızdaydı,” diyen Luhrmann, Mulligan rol için okuma yaptıktan hemen sonra DiCaprio’nun görüşünü aldığını da sözlerine ekliyor: Leo en harika şeyi söyledi: ‘Biliyor musun, düşünüyordum da… kendilerini Gatsby’nin önüne atan pek çok güzel kadın var. Carey çok güzel ama aynı zamanda oldukça sıradışı. Daisy’nin değerli ve benzersiz, bir bakıma Gatsby’nin korumak isteyeceği türde bir şey olması gerekir. Gatsby’nin daha öce hiç yaşamadığı türde bir şey.’ O sırada birbirimize baktık ve, ‘Bu o,’ dedik.”

DiCaprio ise o ânı şöyle hatırlıyor: “Daisy Buchanan’ımızı bulduğumuz biliyorduk. Daisy filmde inanılmaz önemli bir karakter. Jay’in onda gördüğü güzel masumiyet ile tuhaf umursamazlığın bir bileşimi olmak zorunda. Çok zeki bir aktris olmanın yanı sıra, aynı anda bu şeylerin ikisini de yapabilecek birisi gerekliydi.”

Mulligan da DiCaprio’dan aynı ölçüde etkilendiği şu sözlerle belirtiyor: “İlk seçmeleri hatırlıyorum. Filmin sonlarına doğru bir sahneyi yapıyorduk ve Leonardo, Gatsby’yi oynuyordu; ve Tom Buchanan’ı, ve Nick Carraway’ı. Bir sandalyede oturup kendi karakterini canlandırıyor, diğer sandalyeye zıplayıp Tom’u canlandırıyor, sonra da ayağa kalkıp Nick oluyordu. Tüm farklı replikleri öğreniyordu. İnanılmazdı.”

Mulligan, Daisy’yi karmaşık, avare bir kadın kahramandan fazlası olarak portrelediğini de sözlerine ekliyor: “Bence Daisy bir şey söylediğinde gerçekten onu kastediyor ama aradan beş dakika geçtiğinde bunu hiç de kastetmemiş olabilir. Adeta kendi hayatında bir filmde yaşıyor; kendine ara sıra uğruyor gibi. Bu da onu oldukça boş bir kişilik yapıyor ki muhtemelen onun durumundaki kadınlar için bu oldukça tipik bir şeydi. Benim açımdan, oynaması ilginç bir karakterdi.”

“Farklı doğmuşuz. Bu bizim kanımızdan geliyor.”

Tom Buchanan

Tom FilmLoverss

Tom Buchanan, Daisy’nin kocası, dolayısıyla da Gatsby’nin rakibidir.

“Tom kötü adam; bir zorba; çok yıkıcı ama aynı zamanda süper zengin ve üst mevkide biri,” diyor Joel Edgerton canlandırdığı karakter için ve ekliyor: “Bunu sunmak benim işim. Öte yandan, Tom’u gerçek bir kişi gibi sunup onu yargılamamak da benim işim.”

Aktör sözlerini şöyle sürdürüyor: “Fitzgerald hakkında pek çok şey okuduğum için, Tom gibi adamlardan adeta nefret ettiğini biliyorum. O, dönemin ultra zengin türde karakterlerinin hayat bulmuş hâli. Evli olduğu kadının ise öylesine çok parası olmayan biriyle aşk yaşamak için fırsatı varmış ama kadın Tom’u seçmiş. Bu bana çok ilginç geliyor. Orada aşk olduğunu anlıyorum, fakat para kültürüyle ilgili daha derin bir şeyler de var.”

Mulligan, Daisy’nin, mutsuzluğuna rağmen, Tom’la ilişkisinde gözle görülenden fazlası olduğuna dikkat çekiyor. “Daisy ile Tom arasında harika bir dinamik var. Beraberce bir odaya girdiklerinde, servetleri ve konumları itibariyle oradaki en güçlü insanlar olduklarını biliyorlar. Birlikte olmalarının ve bir dönem gerçekten aşık olmalarının bir nedeni var. İşte bu olguyla oynamaktan keyif aldık. Bana kalırsa, onları mutsuz bir çift yapmak kolay, ama illa öyle değiller.”

Luhrmann, Tom rolüne oyuncu seçmekte zorlandığını ifade ediyor: “Açıkçası, her tür aktör rolü oynamayı istedi ama tam olarak doğru niteliği bulmak hakikaten zordu,” diyen yönetmen, şöyle devam ediyor: “Joel yetenekli Avustralyalı bir genç aktör. Tom Buchanan’ın okuması için gelecekti ama o sırada, “Çok kolay bir iş olacak’ diye düşündüğümü söyleyemem. Ancak, Joel içeri girdiği andan odayı terk edene kadar Tom Buchanan’ın ta kendisiydi.”

Edgerton karaktere öylesine bürünmüştü ki, sette kameralar durduktan uzun süre sonra bile üst sınıf Amerikan aksanıyla konuşmayı sürdürdü. Luhrmann bunu şöyle aktarıyor: “İyi bildiğim Avustralya aksanına sahip Joel Edgerton’un nasıl konuştuğunu unutacaktım neredeyse. Gerçekten inanıyorum ki Joel’in yorumunda F. Scott Fitzgerald’ın The Great Gatsby’ndeki Tom Buchanan’ı bulmayacak kimse yoktur çünkü tam anlamıyla bir hödük ve ondan nefret etmeye bayılıyorsunuz. Öte yandan, kendine özgü bir ahlaki evreni var. Ve buna çok sadık. Nick’in dediği gibi, ‘Onu affedemez ya da sevemezdim ama yaptığı şeyin kendi için tamamen savunulabilir bir şey olduğunu gördüm.’ Hem karmaşık hem de eğlenceli.”

“Fitzgerald, Tom Buchanan’ın yarattığı en iyi karakterlerden biri olduğunu söylemişti. Joel role bütünüyle hakimdi. O bağnazlığı, o enerjiyi tamamen benimsedi ve karakterini çok boyutlu hâle getirdi. Muhteşem bir yorumdu.” diyor Doug Wick.

Büyük partileri seviyorum. Çok samimi oluyorlar. Küçük partilerde

hiç mahremiyet olmuyor.”*

—Jordan Baker

Jordan FilmLoverss

Buchanan çiftinin düzenli bir misafiri ve Gatsby’nin partilerinin müdavimi olan sosyetik profesyonel golfçu Jordan Baker’i ilk kez büyük bir filmde rol alan Elizabeth Debicki canlandırdı. Nick, Jordan’ı olağanüstü şık ve güzel bulmaktadır… aynı zamanda son derece korkutucu.

“Bir bakıma ürkütücü, ama pek az insan için sakladığı gizli bir sıcaklığı var ki bu insanlardan biri de Daisy,” diyor Mulligan.

Fisher, Hollywood’un ağır toplarına ayak uydurmayı başaran Debicki’yi “Keşif!” olarak nitelendiriyor.

Wick bunu şöyle açıklıyor: “Onun çalışmalarını bilmiyorduk; kim olduğunu bilmiyorduk. Baz bize Jordan’ı bulduğunu, onun müthiş atletik ve uzun boylu olduğunu söyledi. Biz de, ‘Hangi filmlerde oynamış?’ diye sorduk; pek fazla değildi. Fakat sonra, onun da bulunduğu bir okuma yaptık. Nispeten tecrübesiz olmasına karşın, role zeka, komedi ve karizma kattı. Böylesine olağanüstü oyuncularla birlikte olmasına rağmen, rahatlığı inanılmazdı.”

Debicki ise kendi performansı için “Umarım Jordan modern bir kadın olarak algılanır,” diyor ve ekliyor: “Fitzgerald’ın onu yazış biçimi çok spesifik: O, gerçekten de birden bire ortaya çıkıvermiş yeni bir kadın türü. Bir gün etrafta herkes korseyle dolaşırken, ertesi gün cesur bir kadın makası alıp saçlarını kırpıyor. Evli değil ve evlenmeye de hiç niyetli görünmüyor; enerjik ve cesur; ve bir de havalı, insanları memnun etme meraklısı değil.”

Sonsuza dek yaşayamazsın; sonsuza dek yaşayamazsın!”*

—Myrtle Wilson

Tom Buchanan’ın gizli metresi Myrtle Wilson şehrin yoksul kesiminde yaşamakta ve East Egg kadınlarıyla keskin bir tezat oluşturmaktadır. Avustralyalı aktris Isla Fisher bu karakteri trajik bir hayat yaşamış, içten içe vamp bir kadın olarak portreledi.

Fisher canlandırdığı karakter için şunları söylüyor: “Myrtle’yi seviyorum. Bağımsız olmaya, yasak bir ilişki sürmeye ve bu hayatı yaşamaya çalışıyor; ayrıca sofistike olmak için de umutsuzca çabalıyor. Bir yandan da şehvetli bir kadın. Sırılsıklam aşık: Tom Buchanan için yanıp tutuşuyor. Valley of Ashes’den (Küller Vadisi) kurtulmak istiyor, ve doğal olarak, Tom’u özgürlüğün anahtarı olarak görüyor. Myrtle sonu çok dramatik olan, hakikaten müthiş ve karmaşık bir karakter.”

Yapımcı Lucy Fisher ise, “Isla filmin gerçek sürprizlerinden biri. Myrtle kitapta çok sert biri olarak yazılmış ama aslında ihtiraslı. Dolayısıyla, Tom’un ona duyduğu çekimi çok iyi anlıyorsunuz,” diyor.

Edgerton’un yorumu ise şöyle: “Bence Tom ile Myrtle arasındaki ilişki çok önemli. Tom hikayedeki en güçlü, en varlıklı adam olmasına rağmen, o bile gerçekten istediği şeyi elde edemiyor.”

Hastayım. Bütün gün hastaydım. Bitap düştüm.”*

—George Wilson

Myrtle’nin aldatılan, talihsiz kocası George Wilson’u Avustralyalı aktör Jason Clarke canlandırdı. Bu fakir araba tamircisi Gatsby, Buchanan çifti ve kendi karısı arasında örülmüş aldatmaca ağına takılır ve nihayetinde hikayeyi acı sona kavuşturan kişi olur.

“George Wilson, Valley of Ashes’deki Wilson’s Oto Tamirhanesi’ni işletiyor. Benzin koyuyor, araba tamir ediyor ve ayrıca ikinci el araba satıyor. Myrtle’yle evli. Aslında çok iyi bir adam ama karısının istediği yaşamı sunamıyor. Bu da zavallı adamı perişan ediyor,” diyor Clarke.

“The Great Gatsby/Muhteşem Gatsby”nin oyuncu kadrosunu tamamlayan diğer isimler ise şöyle: Carraway’ın sırdaşı Dr. Walter Perkins rolündeki Jack Thompson; ve Gatsby’nin karanlık iş ortağı Meyer Wolfshiem rolündeki efsanevi Hintli aktör Amitabh Bachchan.

“Benim için, bu hikaye Amerikan rüyasıyla ilgili hem saf ve güzel olan her şeyi hem de onun Aşil topuğunu, yani sorunlu olan her şeyi gösteriyor,” diyen Wick, şöyle devam ediyor: “Baz’ın bir araya getirdiği oyuncu kadrosu gerçekten de kitabı tekrar tekrar okurken gözümde canlandırdığım karakterlere hayat verdiler ve Fitzgerald’ın dünyasının bu sakinlerini benim için hayal ettiğimden bile daha gerçek bir hâle getirdiler.”

DÖNEM İÇİN GİYİNMEK

“Çok havalı görünüyorsun. Her zaman çok havalı görünüyorsun.”

—Daisy Buchanan

Altın Yirmiler’in cazibe, ışıltı, yenilik dolu modasını yeniden yaratmak kostüm tasarımcısı Catherine Martin için heyecanlı bir meydan okumaydı. “1920’ler aslında bildiğimiz 20. yüzyıl modasının doğuşuydu. Birinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra, Viktorya döneminin ağır iç giyimlerinin terk edildiğini, kısa eteklerin moda olduğunu ve kadınların çok daha açılıp saçılmasına olanak tanıyan cinsel özgürleşmeyi gördük. Bu, tasarım için kilit nokta olan cıvıl cıvıl, süslü stili beraberinde getirdi,” diyor Martin.

Fitzgerald’ın The Great Gatsby’deki nesri zengin ve bol miktarda tasvir içeriyor. Martin her bir karakterin nasıl yetiştiği, nerede yaşadığı, ne tür kıyafetler giydiği gibi her türlü konuda bilgi edinmek için romanı derinlemesine inceledi.

“Her zaman, Baz’ın masaya getirdiği senaryo, fikirler, görüntüler ve hikayeyle işe başlarız. Onun hikayeye yardımcı olması için kafasında oluşturduğu görsel bir felsefe daima vardır,” diyen Martin, şöyle devam ediyor: “Dolayısıyla, F. Scott Fitzgerald hakkında çok fazla edebi araştırma yaptık; onun dünyasını, ortamını ve hayatını inceledik. Ayrıca, o dönemin dünyasının görsel içeriğini üzerine de çok kapsamlı bir tarih araştırması yaptık. Bu bağlamda, Metropolitan Sanat Müzesi’nin büyük kütüphanesini de ziyaret ettik. Orada çok kapsamlı bir kostüm kütüphanesi ve arşivi bulunuyor. Bunun yanı sıra, New York ve çevresindeki semtler üzerine de bol miktarda bilgi edindik.”

Yapımcılar o çağın en parlak moda dönemlerinden bazılarını kullanabilmek için zaman aralığında biraz esnekliğe başvurdular. Martin bunu şöyle açıklıyor: “Kitap 1922 yazında geçiyordu, 1925 yılında yayımlanmıştı ve Büyük Buhran’ın da habercisiydi. Dolayısıyla, o on yıllık aralığı kullanmak için kendimize izin verdik. Erkeklerin kostümlerinde, 20’lerin başlarındaki dönemden yararlandık çünkü çok daha ince bir siluet istiyorduk. Kadınlar içinse, bedensel farkındalığın çok daha fazla olduğu 20’lerin sonlarını esas aldık.”

Gatsby’nin giyim tarzını görünce, Tom böylesine abes bir seçime inanamayabilir, fakat Gatsby’nin karakteri için daha tanımlayıcı bir görüntü zor bulunurdu: Pembe takım elbise inanılmaz stilize olsa da, Gatsby’nin umutsuzca ait olmak istediği dünya için kesinlikle olağandışıydı.

Martin erkek kostümlerinin çoğunda, köklü Amerikan markalarından Brooks Brothers’le çalıştı. Firma 2.000’den fazla giysi temin etti ve toplamda yaklaşık 1.200 kostümün oluşturulmasına yardımcı oldu. Bunlar arasında, 200 smokinin yanı sıra gündüz kıyafetleri bulunuyordu.

“Bu işbirliğinin çok önemli olduğunu düşünmemizin nedenlerinden biri, Brooks Brothers’in hazır giyimin lider tedarikçisi ve aslında Fitzgerald’ın kendisine satış yapmış olmasıydı. Ayrıca, Fitzgerald’s kıyafetlerini sipariş etmek için yazdığı mektuplardan oluşan dev bir arşivleri vardı,” diyor tasarımcı.

Martin kitapta yer alan en ufak ayrıntıların bile ardındaki mantığı araştırdı; Gatsby’nin şoför üniformasının cam göbeği mavisinden, Daisy’nin üç köşeli şapkasına kadar. Bunun yanı sıra, oyuncuların karakterlere bürünmelerini kolaylaştırmak için kostümlere fazladan ayrıntılar ekledi.

Edgerton, “CM’nin zekasının bir örneği,” diyor ve bunu şöyle açıklıyor: “Tom Buchanan, Yale’de eğitim almış, Yale cemiyetinin üst basamaklarında biri olarak tasvir ediliyor. Ayrıca, o ve Nick gizli bir topluluğunda üyesiymişler. Bazmark’taki ekibin yaptığı araştırma onları o toplulukların belki de en gizlisi olan Skull and Bones’e (Kafatası ve Kemikler) yönlendirmiş. Bunun sonucu olarak, CM kostümlerde bir ayrıntı olarak benim takım elbiselerimin astarlarına bir kurukafa ve çapraz kemikler koydu. Bunu yapmasına gerek yoktu ve muhtemelen de onları asla görmeyeceksiniz ama ben orada olduklarını biliyordum.”

“Bir kostümün görevi budur. Oyuncu dönüşendir. Oyuncu senaryoyla ve yönetmenle birlikte gerçekte hikayeyi yapan kişidir, ve kostüm de bu süreci desteklemek için vardır,” diyor Martin.

Bazı geleneksel stiller ise biraz modernleştirildi; özellikle de baş döndürücü parti kıyafetlerinden bazıları. “Baz geçmişe her zaman çok modern bir bakış açısıyla bakmayı sever,” diyen Martin, şöyle devam ediyor: “Dolayısıyla, bizim sürecimiz, kostüm tarihçesini ve geçmişteki ilginç üretim ayrıntılarını çok kapsamlı bir şekilde etüt etmek ve onları çok modern, çok ilginç bir şekilde kıyafetlere uygulamaktır.”

Çağdaş stili geçmişe entegre etmenin yollarından biri bazı kadın kostümlerinde İtalyan modacı Miuccia Prada’yla işbirliği yapmaktı. “Miuccia parti sahneleri için arka plandaki elbiselerden 40’ını tasarladı: 20 tane ‘şaşalı parti’ için, 20 tane de bizim ‘üzücü ve bayağı parti’ dediğimiz parti için,” diyor Martin gülümseyerek.

Prada parti kıyafetlerinin yanı sıra Daisy’nin Gatsby’nin partilerinden birine ilk ve son kez giderken giydiği ‘şamdan’ elbiseyi ve kürkü de tasarladı. Bu, filmin doruk noktalarından biriydi. Daisy’nin kıyafeti Tiffany’den inci ve pırlanta saç bandı ve tüm film boyunca taktığı alyansla tamamlandı.

Mulligan, “Bu kadar büyük çaplı olup da tasarımında böylesine ince ayrıntılar yer alan bir filmde hiç çalışmadım; film boyunca giydiğim her kostümde, adım attığım her sette bu böyleydi,” diyor ve ekliyor: “Ne zaman Daisy’nin ayakkabılarını giysem ya da bir Tiffany mücevheri taksam… Örneğin, Daisy’nin alyansında devasa bir pırlanta var ve ben onu ne zaman taksam, kendimi çok farklı, çok Daisy hissediyorum.”

ŞEHRİN YUKARISI, AŞAĞISI

“New York, 1922. Şehrin temposu değişmişti. Binalar daha yüksek,

partiler daha büyük, ahlak kuralları daha gevşek ve
içki daha ucuzdu. Huzursuzluk yaklaştı… isteri.”

Nick Carraway

1920’lerin kostümlerinden 1920’lerdeki New York’a olduğu kadar, coğrafi yapı da yapımcılar için hikayenin bütünlüğünde eşit ölçüde önem taşıyordu: New York şehrinin sıcak, hareketli, kasvetli sokakları; zenginlerin zevk-ü sefa dolu oyun alanı Long Island; ve ikisinin arasında kalan tozlu mezbelelik Valley Of Ashes.

Pearce, “Kitap aslında Long Island’da Manhattan ile East (Doğu) ve West (Batı) Egg’de geçiyor. O coğrafyayı anlamamız gerekiyordu. Haritaları inceledik ama bununla yetinmeyip oraya gittik. Çok sıcak bir yazdı. Bilerek, Manhattan’ın aşırı nezihleşmemiş ender bölgelerinden olan Garment’te kaldık. Burası biraz Fitzgerald’ın zamanında New York’un olabileceği tarzda bir yerdi. Ve bize gerçekten çok bilgi sağladı,” diyor.

Araştırma ve yazım sürecinin büyük kısmı New York’a gerçekleşse de —malikaneleri ziyaret etmek için Long Island’a yapılan çeşitli saha gezileri gibi— filmin çoğu Sydney’deki Fox Stüdyoları’nda çekildi.

Yapımcı Catherine Knapman bu konuda şunları söylüyor: “Eğer bir New Yorkluya filmin Avustralya’da çekildiğini söylerseniz size güler. ‘Şaka mı ediyorsunuz? Filmi Avustralya’da mı yaptınız?’ der. Baz elbette filmi New York’ta çekmeyi çok isterdi ama yapımın büyük bir kısmını Avustralya’da gerçekleştirmek en etkili seçenek olarak göründü. Setler inşa etmek Catherine Martin ve ekibinin en iyi yaptığı şey. Avustralya’da çekim yapmak pek çok avantajı beraberinde getirdi. Avustralya ve Yeni Güney Galler hükümetlerinin cömert teşvikleri de bu avantajlar arasındaydı. Avustralya’da çok sayıda yetenekli insan var. Bin kişiyi aşkın, muhteşem bir çekim ekibimiz, yaklaşık 960 kişilik arka plan oyuncumuz ve ‘parti günleri’nde sette 300’den fazla figüranımız vardı.”

Özetle, 1920’lerin New York’u Sydney’ye getirildi; en zengin setlerden en ufak aksesuara kadar son derece ayrıntılı biçimde dikkatle yeniden yaratıldı.

“Benim için inanılmaz olan, setlerdeki hikaye anlatımıydı. Sete entegre edilmiş çeşitli öğeleri fark edebiliyordum; her şey çok otantikti, gerçek olduğuna inanmayı kolaylaştırdı,” diyor Maguire.

Belki de inşa edilecek en önemli setler Gatsby ile Buchanan çiftinin muhteşem evleriydi çünkü bunlar East ve West Egg semtleri ve konutları arasındaki çarpıcı farkı gözler önüne serecekti.

“East Egg ile West Egg birbirlerinden tamamen farklıydı,” diyen Luhrmann, şöyle devam ediyor: “East Egg mevki ve toprak sahibi, gerçekten paralı olanların yaşadığı bir ilçeydi; ve birden bire parayı bulmuş, sonradan görme West Egg’li çapulcuların hücumuna uğramıştı. İki dünya arasındaki bu çarpışma hikaye boyunca güçlü ve canlı bir şekilde aktarılıyor.”

Martin evlerin bilerek etkileyici biçimde tasarlandığını ifade ediyor: “Baz’ın aklındaki şey bu evlerin aşırı şekilde büyük ve rekabet içinde olmasıydı; bir açıdan, Daisy’nin aşkını kazanmak için.”

Gatsby’nın parıltılı kulelere sahip saray yavrusu malikanesi birkaç gerçek yapıya dayandırıldı. “Ama esasen biraz Disneyland’a benziyor çünkü bizim düşüncemize göre Gatsby’nin tatil anlayışı bir fantezi; yetişkinler için bir oyun parkı gibi,” diyor Luhrmann

Martin ise şunu ekliyor: “Gatsby’nin malikanesine ilişkin versiyonumuz Baz’ın beni yönlendirdiği çok sayıda referansın bir bileşimi. Gotik bir Fransız şatosuna benziyor; bir yandan hüzünlü, yalnız bir Gotik yapı, diğer yandan büyük bir servet ve güzellik abidesi. Bu ev Gatsby’nin olağanüstü hırslarını olduğu kadar, amacına (büyük aşkı Daisy’yi elde etmek) ulaşmak için her şeyi yapmaya istekli iyimser, romantik ruhunu da içinde barındırmalıydı.”

Gatsby’nin evi farklı bölümler hâlinde birden fazla sette inşa edildi. Hikayenin çok önemli bir parçası olan havuz iki numaralı platoda ayrı bir sete kuruldu; “kumsal”a kadar devam eden venedik mozaikleri de bu setin bir parçasıydı; gerçek kumsal Sydney’de Doll’s Point’teydi. Büyük salon, arka bahçe ve mozaik karolar bir sette toplandı. Harita odası, büyük balo salonu, merdivenler, müzik odası ve üç kademeli bahçe —ki bu, Gatsby’nin parti sahnelerini çok daha görkemli kıldı— bir platoda inşa edildi.

Setler öylesine göz alıcıydılar ki oyuncu kadrosu ve çekim ekibinin deneyimli isimleri bile etkilendiler. Maguire bu konuda şunu paylaşıyor: “Gatsby’nin havuz kenarında verdiği büyük parti sahnelerinde, kameranın arkasına baktığınızda 20-30 çekim ekibi üyesinin kameralı cep telefonlarını çıkarmış olduklarını görüyordunuz. Film setlerinde bu hiç olmaz, ama bu set öylesine görkemliydi ki, görüntülemek istiyordunuz.”

Gatsby’nin malikanesinin ön cephesi, arka kapı, Gatsby’nin evinden Nick’in sayfiye evine uzanan yer altı odası ve sayfiye evinin bir kısmı Sydney’deki Centennial Park’ta çekildi. Her şey bir LIDAR (her bir setin üç boyutlu modelini yaratan küçük lazer tarayıcısı) tarayıcısıyla kotarıldı. Bu modeller sayesinde, Chris Godfrey yönetimindeki görsel efektler ekibi mekandaki tüm münferit parçaları birleştirip düzenleyebildiler. Godfrey’in ekibi, ayrıca, New York şehrinin o dönemdeki inşaat furyasının uzantısı olarak Wall Street’ten şehir merkezine doğru hızla yükselmekte olan gökdelenleri de hayata geçirdi.

Nasıl ki Gatsby’nin çılgın kalesi yeni paranın nihai simgesiyse, körfezin diğer yakasındaki Buchanan malikanesi de nesillerden boyu süregelen servetin bir yansımasıydı. O yüzden, Martin bu zevkli ve azametli malikaneyi Amerikan aristokrasisinin bir örneği olarak tasarladı. Kırmızı tuğla yapının ahırları ve geniş, bakımlı bir bahçesi vardı. “Baz’ın bu setle ilgili anlayışı, kısa ömürlü bir fantezi olan Gatsby’nin malikanesi ile yerleşik bir malikane arasında gerçekten bir karşılaştırma sunmamız gerektiği yönündeydi,” diyor Martin.

Buchanan çiftinin evi filmin en büyük setlerinden biriydi ve Sydney’deki Fox Stüdyoları’nın en büyük platolarından birini tamamen işgal etmişti. Evin ön kısmı ve Daisy ile ilk karşılaştığımız salona açılıp terasa kadar uzanan koridor da bu platoda yer alıyordu.

“Kitabın hikayesi aslında burada, Nick’in Buchananları ilk kez ziyaret edişiyle başlıyor,” diyen Martin, şöyle devam ediyor: “Baz her zaman kitabın Buchanan ailesinden inanılmaz zengin olarak bahsettiğine dikkat çekiyordu. Fitzgerald da o dönemin önde gelen ve akıl almaz servete sahip ailelerinin ismini kullanıyordu. Dolayısıyla, bu ev sayesinde, Tom Buchanan’ın ne denli varlıklı olduğunu anlamalıydınız. Öte yandan, Gatsby’nin servetinin de boy ölçüşecek nitelikte olduğunu hissettirmeliydik çünkü Gatsby’nin içten içe her zaman inandığı şey, yoksul olduğu için Daisy’yi elde edememiş olduğuydu.”

Mulligan ise şunları aktarıyor: “Benim favori setim Buchanan eviydi. Koridorda ilerlerken —buraya Şampiyonlar Koridoru diyorlardı— yüzlerce portre ve Tom Buchanan’ın polo kıyafetleri içindeki resimlerini görüyordunuz. Bunlar yerden tavana kadar uzanıyordu ve her birinin üzerinde Tom’un sportif başarısı hakkında küçük bir yazı bulunuyordu. O dünyanın içine kolaylıkla çekiliyordunuz; set sizin işinizi yarı yarıya yapıyordu.”

Stüdyoda yaratılan bir diğer önemli set de Nick’in Gatsby’nin şaibeli iş ortağı Meyer Wolfshiem’le tanıştığı, gizli gizli içki satılan mekandı. Bu yeraltı kulübü, yozlaşmanın, organize suçun, içki kaçakçılığının ve sefahatin hüküm sürdüğü içki yasağı dönemine ilişkin alt hikayenin bir parçasıydı.

Martin, “Gizlice içki satılan pek çok mekan vardı. Harlem’deki çok ünlü Cotton Club’da çalışanlar siyah, müdavimler ise beyazdı. Bizim mekanlarımızda ise, hem beyaz hem siyah müdavimler vardı ki bu özellikle Harlem’de çok yaygındı,” diyor.

Stüdyodaki platolardan birinde Plaza Hotel’in bir odası yaratıldı. Dayanılmaz sıcak bir yaz gününde, beş kilit karakterin filmin en dramatik sahnelerden birini oynadığı setti bu: Tom’un Gatsby’yle yüzleştiği ve geçmişi hakkındaki gerçeği öğrenmeyi talep ettiği sahne.

Mulligan şunları aktarıyor: “Plaza süitindeki çekimler gibi bir şey yaşamadım. Günler boyunca, geleneksel şekilde hepimizi birden içine alan sahne çekildi; oldukça uzun bir sahneydi, adeta bir sahne ‘dansıydı.’ Ardından, tam sona geldiğimizde, Baz tüm kameraları süitin pencerelerinin dışına aldırttı. İçeride çekim ekibinden kimse yoktu, ışıklar yoktu; hiçbir teknik ekipman göremiyordunuz. Tiyatro sahnesinde gibiydik, ama izleyicisiz. Gerçekten yalnız olduğunuzu, beşinizin baş başa olduğunu hissediyordunuz. Sırf bu filmde değil tüm sanat hayatımda hiç böyle bir şey yaşamamıştım.”

Luhrmann ise şunları söylüyor: “Birbirleriyle kapıştıkları Plaza sahnesi tek bir odada geçiyordu ve on sayfalık safi oyunculuktu. Yoğunluğu bir bakıma tiyatroyu andırıyordu ve ben de bu yetenekli oyunculardan olabildiğince yararlanmak istedim.”

Diğer çeşitli sahneler stüdyonun dışına taşıp, Sydney’in içinde ve çevresindeki mekanlarda çekildi. Blue Dağları’nda, bir tabloyu andıran Mount Wilson kasabası ve çevresi Long Island yöresinin yerine geçti. “Breenhold adında, Avrupa ağaçlarıyla kaplı, çok güzel bir aile mülkü vardı. Long Island için çok uygundu,” diyor Knapman.

Nick’in sayfiye evi de oraya inşa edildi. Martin bu evle ilgili ilk ilham kaynağı için, “Nick’in sayfiye evi kitapta aylığı seksen dolara, eften püften bir bungalov olarak tasvir ediliyor,” dedikten sonra, şöyle devam ediyor: “Yeni paranın aktığı yer olan West Egg hakkında biraz araştırma yaptığımızda, 19. yüzyıl tatilcilerinin kır evlerinin tam da kitapta tasvir edildiği şekilde 20. yüzyıl başlarında inşa edilmiş büyük bina yığınlar arasında sıkışıp kaldığını gördük. Dolayısıyla, koca malikaneler ile New York’ta yaşayanların hafta sonları kullandığı bu unutulmuş küçük bulgalovlar iç içeydi Fitzgerald’ın Nick için muhtemelen bu tür bir evi tasvir ettiğini düşündük.”

Kültür mirası listesinde bulunan, Pyrmont’taki White Bay Enerji Santrali Valley of Ashes’ın Sydney’deki mekanını oluşturdu. Burası şehre gidip gelen trenlerin güzergahı üzerinde bulunan, Myrtle’nin kocası George Wilson’un da zor durumdaki tamirhanesinin yer aldığı tozlu mezbelelikti. Enerji santralini fon olarak kullanan çekim ekibi buraya tonlarca kül yığdıktan sonra, bir yol, bir vagon hurdalığı ve Wilson’un Oto Tamirhanesi’nden oluşan seti inşa ettiler.

“Valley of Ashes gerçek bir yerdi; Long Island’da evi olan ve düzenli olarak New York’a gidip gelen Fitzgerald’ın gerçekten de içinden geçtiği bir yer. Burası bugün Citi Field’in —eski Shea Stadyumu— olduğu ve Dünya Fuarı’nın bir kez kurulduğu alan,” diyor Martin.

Yapımcılar, araştırmaları sırasında, Valley’e birkaç ayda bir yeni raylar döşenmesi gerektiğini keşfettiler çükü buraya o kadar çok kül bırakılıyordu ki, mevcut rayların üstü kapanıyordu.

“New York’un kömürle çalışan tüm kalorifer kazanları için atıkların döküleceği bir yere ihtiyaç vardı. İşte tüm o atıklar bu büyük öbeklere ekleniyordu,” diyor Martin ve ekliyor: “Sanırım bu durum Fitzgerald’a gerçekten çarpıcı gelmiş olmalı çünkü Long Island’a haftalık, hatta bazen günlük olarak yaptığı seyahatler sırasında, gürültülü New York metropolü ile bu kocaman çöplük arasındaki tuhaf tezada tanıklık etmişti. Fitzgerald’ın kitabında tasvir edilen küçük kasaba anlayışını yaratmak için gerekli tüm öğelere yer verdik.”

*F. Scott Fitzgerald imzalı The Great Gatsby romanından.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi