Dünya sinemasında çok az film hem her çevreden eleştirmen ve yönetmen tarafından saygıyla anılmış hem de izleyici kitlelerinin sevgi gösterisine maruz kalmıştır. Sevmeyenlerin bir elin parmaklarını geçmeyeceği film The Godfather (Baba) bunların başında geliyor. Sight and Sound dergisinin 1952’den bu yana on yılda bir yaptığı gelmiş geçmiş en iyi filmler listesinin sonuncusuna, 2012’de yapılanına bakalım. The Godfather, eleştirmenler listesinde 21’inci sıradayken, yönetmenler listesinde 7’nci sırayı almış. Tamamen kullanıcı oyları ile oluşturulan IMDb Top 250 listesine bakalım bir de. The Godfather o listede 2’nci. Üçüncü film de The Godfather Part II!

1972 yapımı filmin kırk beşinci yıl dönümünde, üzerine bunca şey yazılmışken, The Godfather hakkında ne denebilir hala? En iyi film, en iyi erkek oyuncu (Marlon Brando) ve en iyi senaryo dallarında Oscar aldığını mı söylemeli; yoksa, İkinci Dünya Savaşı ertesinde New York’taki bir İtalyan mafya ailesinin iç ilişkilerini anlattığını mı? Ailenin parlak çocuğunun babasının yerini alışını anlatan bir drama olduğu mu yoksa modern bir Faust hikayesi olduğu mu? Dillere pelesenk olmuş hatta korna sesi olarak bile kullanılan müziğinden mi bahsetmeli peki? Mafya – devlet – kapitalizm üçgeninin derinlemesine bir incelemesi olduğundan mı yoksa aslında, özünde bir aile hikayesi anlattığından mı? Bu ve bunun gibi binlerce yorum ve inceleme yazıldı bu filme, bu yüzden bir yenilik getirmek zor olduğu, tekrara da düşmek istemediğim için, kişisel yorumumu, benim – ve muhtemelen birçok sinemasever – için Francis Ford Coppola ve The Godfather filminin ne anlama geldiğini aktarmaya çalışacağım.

godfather-castBaşyapıt ile Karşı Karşıya

The Godfather’ı ilk kez bir TV kanalında Türkçe dublaj ile izledim. Reklamları ile birlikte uzun süresi daha da uzamıştı. O zaman beni etkileyen sahneler hala daha beni etkilemeye devam ediyor. Ancak, sinema zevkim gelişmeye ve sinema üzerine fikirlerim değişmeye devam ettikçe, film ile ilgili bambaşka şeyler keşfettim. Filmin birkaç kırılma noktası var. Örneğin, Michael Corleone’nin Yüzbaşı McClusky ve Sollozzo’yu vurmaya karar vermesi ve vurması. Don Vito Corleone’nin torunu ile oynarken yığılması. Michael’ın Sicilya’daki eşinin ölümü. Ve elbette, filmin paralel kurgu mucizesi finali. Tüm bu sahneler, Michael ve Vito’nun bahçede konuştukları ve Robert Towne tarafından bir gecede yazılan sahne gibi diğerleri bize filmle ilgili şunu söylüyor. Bu film, birçok tesadüfün bir araya gelmesi sayesinde sinema tarihine geçen filmlerden biri. Bunu derken, Coppola’nın önemini yadsıdığım düşünülmesin. Görece genç bir yönetmen, Hollywood’un geleceği olacak oyuncular, muhteşem bir senaryo, 1960’ların modern sanat krizi ertesinde New Hollywood diye anılacak yeni bir sinema anlayışı, hepsi ve daha fazlası bu filmde kendini gösteriyor ve sinema tarihinin kırılma noktalarından birini teşkil ediyor. Ama daha da önemlisi, filmin mafya ve aile ilişkileri dışında işaret ettiği tarihsel gerçeklik belki de.

Vietnam Savaşı’nın etkisinden kurtulamamış, 68 kuşağının idealleri sönümlenmiş bir ABD’de, baby boom ve onu müteakip yükselen Amerikan korporatif ilişkilerinin ne gibi bir ortamda filizlendiğini gösterdiği için de büyük önem taşıyor The Godfather. Film, “I believe in America” yani “Amerika’ya inanıyorum” sözleri ile başlar ve hemen sonrasında, Amerika’ya inancın nasıl yetersiz kalabileceğini gösterir. Yozlaşmış politik teşkilat, Las Vegas’ın kuruluşu, uyuşturucu ticaretinin yaygınlaşması ama bir yandan da yükselen ekonomi, refah devletinin yükselişi… Michael Corleone hukuk eğitimini yarıda bırakarak İkinci Dünya Savaşı’na katılmış bir idealisttir. Ailenin göz bebeği ve “pis işlerden” uzakta tutulan oğludur. Ama şartlar onu “Amerika’ya inanmaktan” vazgeçirir. İnanacağı Amerika’yı da kendi bildiği yöntem ile kendisi yaratacaktır.

coppola-brandoCoppola: Fırsatların Prensi

Francis Ford Coppola, The Godfather filminin yapılacağı zaman farklı tarzlarda, belli başarılara ulaşmış dört film yönetmiş bir yönetmen ve 1970 yılında Patton filmine yazdığı senaryo ile Oscar kazanmış bir senaristti. Fakat, filmin yönetmeni olması teklifinin ona ulaşması için önce Sergio Leone, Peter Bogdanovich, Peter Yates, Richard Brooks, Arthur Penn, Costa-Gavras ve Otto Preminger’in reddetmesi gerekecekti. Fakat, teklifi kabul eden Coppola halen daha tehlikedeydi. Film ile ilgili temel isteklerini (filmin New York’ta gerçek mekanlarda çekilmesi ve romanın da geçtiği 1940’larda geçmesi) kabul ettirmişti ettirmesine ama filmin kurgucusundan yardımcı yönetmenine herkes Coppola’nın büyüyen bütçeyi kontrol edemeyeceğinden korkuyor ve yapımcılara şikayette bulunuyordu. Bunun üzerine yapımcılar, Elia Kazan ile görüşmelere başlamışlardı bile. Fakat, filmin ilk sahneleri Hollywood’da finansal kriz ile baş etmeye çalışan Paramount yapımcılarının masasına düştüğünde kovulanlar kurgucu ve yardımcı yönetmen olacaktı. Coppola’nın bu süreçte büyük bir müttefiki daha vardı. Coppola, 1950’li yıllarda Hollywood’u kasıp kavuran ama 60’larda durgunluk dönemine giren, halen daha hafızalardan rolleri ile silinmemiş Marlon Brando’yu Vito Corleone rolü için ikna etmişti. Brando, Coppola kovulursa filmi bırakmakla tehdit etmişti yapımcıları.

Coppola tüm bu stresli süreci idare edebilmiş ve filmin yönetmeni olarak pozisyonunu garantiye almıştı. Marlon Brando’nun oynayacağı başrol de cepteydi. Fakat, Coppola’nın büyük bir şansı daha vardı. Lee Strasberg ve Elia Kazan’ın kurduğu, Marlon Brando’nun da mezun olduğu ve Stanislavski yönteminin ABD’deki temsilcisi sayılan Actors Studio gelecekte tüm dünya sinemasını domine edecek bir nesle gebeydi ve bu dönemin oyuncuları Coppola’nın The Godfather Part I ve II filmlerinde ilk yükselişlerini yapacaklardı. Al Pacino, James Caan, ömrü kısa etkisi büyük John Cazale, Robert Duvall, Diane Keaton, Talia Shire ve ikinci filmde Robert De Niro…

Coppola’nın tüm bu fırsatlardan bir başyapıt çıkartmasının tesadüfi olduğunu iddia etmediğimi söylemiştim. Zaten 1973 yapımı The Conversation, 1974 yapımı The Godfather Part II ve 1979 yapımı Apocalypse Now, Coppola’nın nasıl bir sinema dahisi olduğunu kanıtlayan filmler. Hatta 1970’lerin sineması Coppola olmasa nasıl olurdu düşünmek bile istemiyorum. Yukarıda saydığım nedenler, büyük oyunculuk gösterileri, Coppola’nın sinema tarihine damga vuran yönetimi ve her şeyiyle bir başyapıt olan bu filmi izlememiş olanlar ve yeniden izlemek isteyenler için ise büyük bir fırsat söz konusu. Kısa süre önce kaybettiğimiz Mithat Alam anısına bu seneki İstanbul Film Festivali’nde The Godfather büyük ekranda gösterilecek. Kaçırmak istemeyenler, 9 Nisan Pazar saat 16.00’da İtalyan Kültür Merkezi’nde filmi izleyebilir.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi