The CW’da bu sezon ekrana gelmeye başlayan The Flash, çizgi roman uyarlaması yapımlar arasında adından sıkça söz ettirdi. Daha ekrana gelen ilk bölümüyle kanalın reyting rekorunu kıran ve hızla tam sezon onayı alan The Flash neden bu kadar sevildi?

***Bu yazı The Flash’ın birinci sezonuyla ilgili keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içermektedir.***

The Flash’ın ekran macerasının başlayacağının sinyalleri, ilk olarak Arrow’la birlikte verilmişti. Dizinin ikinci sezonunda haber bültenlerinde ara ara duyulan Star Labs haberleri, ardından Barry Allen ile tanışmamız, son olarak da Barry’nin malum kazayı geçirip komaya girmesiyle Flash’ın macerasının girişi çoktan gerçekleşmişti. Asıl merak edilen bu maceranın nasıl işleneceği, ne kadar başarılı olacağıydı. Bununla ilgili ilk cevabı The Flash’ın birinci bölümü, CW’da son beş yılın en çok izleneni olunca aldık. Devamı da yavaş yavaş geldi.

Özellikle Arrow’un büyük düşüşe geçtiği dönemde The Flash, çizgi roman uyarlaması yapımlar sevenlere ilaç gibi geldi. Kahramanımız Flash’ın macerası ufak ufak başladı, giderek gelişti. Her geçen bölüm, bir öncekine nazaran daha başarılı ve daha dikkat çekici hale geldi. Bu başarının arkasındaki en önemli etkenlerden birisi Flash çizgi romanlarında yer alan ve televizyona uyarlaması oldukça zor düşmanların, başarılı bir dönüşüm geçirmesiydi. Öyle ki Flash’ın düşmanlarının isimleri bile aslında oldukça komik. Bu gibi bir zorluk bile, ekip üyelerinden Cisco’nun düşmanlarına isim takma merakıyla kotarılmış durumda.

Akıllardaki en büyük soru işaretlerinden biri, çizgi romanlarda oldukça ciddi bir karakter olarak görülen Barry Allen’ın (Grant Gustin) nasıl biri olarak karşımıza çıkacağıydı. Arrow’da gördüğümüz kadarıyla, orijinal materyalin aksine daha sakar ve şapşal bir karaktere dönüşmüştü. Biraz monoton biri olan Barry Allen’ın kahramansı özellikleri, ondan sonraki Flash olan Wally West’in eğlenceli kişiliğiyle harmanlanmış, ortaya The Flash dizisinde izlediğimiz Barry Allen çıkmıştı. Bu durum çizgi roman takipçileri tarafından tepki görse de karakter açısından bir değişikliğe gidilmedi. Öte yandan Wally West’in karısı olarak tanınan Linda Park’ın dizide Barry’ye birkaç bölümlük bir ilişki olarak eklenmesi asıl büyük tepkiye neden oldu. Yapımcıların sadece farklı bir isim kullanarak önleyebilecekleri bu durumun amacı neydi, emin olun kimse anlamadı.

Harrison Wells Gizemi Başarılı Oldu

Ancak tüm bunlar, üzerinde çok fazla durulan meseleler olmadı. İzleyiciler bu değişiklikleri kısa bir süre sorguladıktan sonra başka bir meseleye yöneldiler: Harrison Wells. Dizinin ilk bölümünden itibaren hikayede yer alan, Barry Allen’ın Flash’a dönüşmesine ve Central City’de meta-humanların cirit atmasına neden olan Harrison Wells (Tom Cavanagh) aslında kimdi? Bu sorgulamanın en büyük nedenlerinden biri, çizgi romanlarda Harrison Wells isminde bir karakterin yer almamasıydı. Bu sebeple izleyiciler onun aslında başka birisi olduğuna inanmaya başladı. Wells üzerine teoriler üretildi. Bu merak sezon boyunca git gide arttı. Tom Cavanagh bu karakteri öyle başarılı canlandırdı ki, üretilen teoriler de zamanla gelişmeye devam etti. Sonunda Wells’in aslında şekil değiştirmiş Eobard Thawne olduğu ortaya çıktığındaysa herkes şaşırdı. Bu normalde akla gelmesi gereken ilk ihtimaldi. Thawne, Flash’ın gelecekte uzun bir süre mücadele edeceği Reverse Flash’ti. (Zıt Flash) Bu kadar bariz bir ihtimalin bu denli başarılı bir şekilde gizlenmesi, ortaya çıktığında da izleyicilerde hayal kırıklığı yaratmamış olması dizi açısından büyük bir başarı olarak yorumlandı. Üstüne üstlük dizi seçtiği bu ana düşmanla The Flash’ın asıl havasını muhafaza ederek ekrana aktarmayı başarmış oldu.

Öte yandan The Flash’ın ilgi çekmeye devam etmesini sağlayan bir başka faktör de Arrow ile ortak bölümleri oldu. Arrow’daki karakterlerin önce teker teker ziyaretiyle başlayan bu durum, Arrow ekibinin Central City’de Captain Boomerang’ın (komik isimler demiştik, değil mi?) peşine düşmesiyle gelişti. Bu vesileyle çizgi roman sevenlerin her zaman merak ettiği “Arrow’la Flash birbiriyle mücadele etse kim kazanır?” sorusu hayata geçti. Kesin bir sonuç almasak bile, ikisinin mantıklı sebepler dahilinde birbirine karşı mücadele edişini izlemek diziye artı puan kazandırdı. Sonrasında her iki yapımda da diğer diziye ve genel olarak DC evrenine yapılan göndermelerle de bu bağ korundu. Ama bu ortak bölümlerin asıl artısı Arrow ve Flash’ın kahraman olarak farklarını ortaya koymasıydı. Starling City, Arrow (Stephen Amell) gibi daha karanlık bir kahramana ihtiyaç duyarken, Central City’nin Flash gibi umut vaat eden bir isme ihtiyacı vardı.

İki dizinin bu ortaklığından bahsetmişken, The Flash’ın Arrow’dan bağımsız olarak izlenebileceğini belirtmeden geçmemek lazım. Flash her ne kadar Arrow’un içinde doğmuş gibi görülse de, Arrow’u takip etmeden de seyretmesi mümkün bir yapım. İki dizinin hem birbirine bağlı olması hem de birbirlerinden bağımsız olarak izlenebilirliği izleyicilere ihtiyaçları olan özgürlüğü tanıyor. Bu da sırf The Flash’a değil, Arrow cephesine de bir artı kazandırıyor.

The Flash’ta Neler Daha İyi Olabilirdi?

Elbette dizi her şeyi doğru yapmadı. The Flash’ta izleyicileri rahatsız eden detaylar da vardı. Bunların en başında Iris West’in ele alınış biçimi yer alıyordu. Garip bir şekilde The Flash’ta da Arrow’da da kahramanların çizgi romanlardan alışık olduğumuz ilişkileri oldukça kötü bir şekilde ele alınıyor. Arrow’da Laurel ne kadar başarısızsa, Flash’ta da Iris o kadar başarısız. Karakter diziye gereksiz bir drama eklemekten başka bir görev görmüyor denebilir. Bu durum da dizinin başarılı olduğu yanlara gölge düşürüyor. Yazarlar da izleyicilerin Iris’e pek iyi tepki vermediğini düşünüyor olmalı ki, ikinci sezonda diziye yeni bir romantik element ekleneceği haberleri yapılmaya başladı.

Bunun haricinde karakterlerin gelişim sürecinde de ufak sıkıntılar var. Ancak bu sorun uyarlamanın başarısızlığından çok, The Flash’ın kırk dakikayla sınırlı bir televizyon dizisi oluşuyla alakalı gibi görünüyor. Amerikan dizilerinin büyük çoğunluğunda görülen kırk dakikalık sürenin o bölümlük hikayenin girişi, gelişmesi ve sonucu biçiminde ayrılması karakterlerin gelişimini izlemek için yeterli değil. Bölüm içinde yeni bir düşmanın tanıtılması, ekibin onu fark edip peşine düşmesi, onu nasıl alt edeceklerini anlaması ve bunu başarması derken bölüm sonuna geliniyor. Doğal olarak devamlı karakterlerin değişimleri ancak ufak detaylarla gösterilebiliyor. Bazen bu değişim bir süreç olmaktan çok, aniden karşımıza çıkabiliyor. Bu durum da karakterlerin inandırıcılığını zedeliyor.

Tüm bu saydığımız artıları ve eksileriyle The Flash ilk sezonunu oldukça başarılı bir şekilde sonlandırmayı başardı. Dizi ilk sezon finalinde izleyicilerde gelecek sezonu da takip etmeleri için gerekli merak faktörünü oluşturdu. The Flash’ın başarısı ikinci sezonda da devam edecek mi, hep birlikte göreceğiz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi