Her geçen gün korku filmi çekebilmenin olanakları kolaylaşırken bu olanaklara rağmen izleyiciyi tatmin etme ihtimali de aynı doğrultuda azalıyor. Sonuçta korku filmi kriterlerini göz önüne aldığımız zaman denenmemiş yeni bir şey bulmanın oldukça zor olduğu aşikâr, ki bu da klişelerin önüne geçilememesine sebep oluyor. Bu durumda yönetmenler genelde gerçek olaylardan esinlenip izleyiciyi etkileyebilmek adına bu tür bahanelerin arkasına saklanıyor, gelişmiş görsel ve ses efektleriyle de amaca ulaşmaya çalışıyorlar. Bu durumda klişelere rağmen senede bir ya da iki iyi korku filmi seyretme şansı bulurken diğer filmler kısa sonra akıllardan silinip gidiyor. Tüm bunları anlatma sebebim her sene birden fazla korku filmine dair beklenti içine giriyorum ancak bunlardan birçoğu da az önce bahsettiğim gibi hüsranla sonuçlanıyor. Bu sene de korku filmleri içinde en büyük beklentiyi yaratan film, sadece benim adıma değil neredeyse tüm dünyada The Conjuring (Korku Seansı) oldu. Ve sürpriz oldu ama yarattığı beklentiyi tam anlamıyla karşılayarak son zamanların en iyi korku filmlerinden biri olmayı başardı.

Saw (2004) ile hayatımıza giren Dead Silence (2007) ile acaba boşuna mı heveslendim dedirten ancak Insidous (2010) filmiyle, bu adam bu işi biliyor dememe sebep olan James Wan korku türünde beni yakalamayı başaran bir yönetmen olmaya The Conjuring ile de devam ediyor. 70’lerde yaşanmış gerçek bir hikayeyi konu alan film, olayların geçtiği dönemi aynen yaşatmayı başarıyor ki film en büyük gücünü de buradan alıyor. İki saate yakın süresi boyunca farklı bir dünyaya, farklı bir pencereden bakmamızı sağlayan filmin bir diğer artısı ise yalnızca kötü ruhların etrafını saran ailenin değil filmdeki karakterlerin hatta ruhların dahi tümünü merkezine alabilmesi oluyor. Özellikle benzer “gerçek bir hikaye” temalı filmlerde karakterleri böylesine derin analiz edebilme şansı bizlere sunulmazken The Conjuring bunu oldukça başarılı bir şekilde yapıyor ki benim de filme hayran olma nedenimin altında asıl olarak bu yatıyor. Üstelik filmin ürkünç olduğunu söylemek de pek mümkün değil. Filmde korkutmak için kullanılan ayna, müzik kutusu, oyuncak bebek gibi nesneler her korku filminde kullanılan klişelerden. Ancak, tüm bunlar The Conjuring’in türün iyi örneklerinden biri olmasına engel değil. Korku filmlerinin iyi örneklerine saygıda kusur etmeyerek 70’lerin atmosferini oldukça başarılı anlatması, kullanılan kostümlerin inandırıcılığına abartı olmayan müzik kullanımını eklemesi sonucu film tadından yenmez bir hal alıyor.

CJD-05667r
Film, Lorraine ve Ed Warren’in yaşadığı sıra dışı olayların bir özetiyle başlıyor. Yönetmen bu sırada kötü ruhların istilasına uğramaya başlayan Perron ailesinin hayatını da kısa kesitler halinde verirken seyirciyi bu iki ailenin ortak bir konuda birleşeceği ana yavaş yavaş hazırlıyor. Perron ailesi başlarına gelen sıra dışı olayları anlamlandırmaya başladığı an, paranormal olayları inceleyen ve bu konuda oldukça iyi bir üne sahip olan Warren’lardan yardım istiyor.

Henüz ilk sahnede karşımıza çıkan Annabelle bebeğin hem fragmanlarda hem de filmin en başında önemli bir yere sahip olması, nesnelerin ön plana çıkacağı bir film izlenimi yaratsa da film tamamen dinden beslenen ve bununla birlikte şeytan çıkarma ayinine dönüşen klasik bir korku konusu işliyor. Bu noktada şeytan çıkarma konulu filmlerden biri olarak görülse de final sahnesine kadar bunu biraz daha geri planda tutarak aslında daha iyi bir iş başarıyor. Dini ögelerin sık sık kullanılması iğreti gelse de karakterlerin ağzından yapılan açıklamalarla bunun bir nebze de olsa önüne geçilmek istenmiş. Evin her tarafına haç yerleştiren Ed “Şeytan veya kötü ruhlar dini ögelerden rahatsızlık duyar” diyerek aslında yalnızca Hıristiyanlığın değil herhangi bir dini ögenin de rahatsızlık verebileceğini ima ediyor. Her ne kadar küçük bir detay olarak gözükse de klişeleşmiş söylemlerin yanında daha uygun bir tanım gibi duruyor. Ancak, bu ve benzer tanımları son sahnede “siz inansanız da inanmasanız da Tanrı ve din vardır” mesajıyla alt üst etmeyi de ihmal etmiyor. 

CJD-11224

Bates Motel dizisinde büyük bir sorumluluk üstlenip Hitchcock hayranlarının hep hayallerinde yaşattığı Norma Bates’e hayat veren Farmiga korku ve gerilim söz konusu olduğunda ne kadar yetenekli olduğunu göstermekte hiç zorlanmıyor. Farmiga’ya Insidous filminde de James Wan’la çalışan Patrick Wilson eşlik ediyor. Wilson’un Insidious’ta oynaması ve iki filmin benzerlikler taşıması hayat verdiği karakteri yadırgamama sebep oldu. Açıkçası ikincisinin de vizyon tarihinin çok uzak olmadığını düşününce iki Insidious filmi arasında böylesine önemli bir film çeken James Wan’ın Wilson tercihine anlam vermek mümkün değil.

The Conjuring ile Wan, kendi tarzını artık iyiden iyiye hissettirmeye başladı. İçindeki misyonerlik sevdasını geri plana atabilirse, daha geniş kitlelerce benimsenecek filmlere imza atması mucize olmayacaktır.

İyi seyirler…

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi