Yakın dönem Şili Sineması’nın en önemli yapımlarından Tony Manero, Post Mortem ve No gibi filmlere imza atmış olan Pablo Larrain, son filmi The Club ile Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı ödülünü kazanarak büyük bir ilgi uyandırmıştı. Özellikle filmografisindeki işlere bakıldığında Şili tarihine yönelik takındığı politik tavırla dikkat çeken yönetmenin yeni filminde Katolik Kilisesi’ne dönük bir hikaye yaratması, hiç kuşkusuz ortaya orijinal bir yapım çıkacağının habercisiydi. Bu açıdan daha en baştan söyleyebiliriz ki The Club, mazhar olduğu ilginin hakkını fazlasıyla veriyor.

Şili’nin ufak bir sahil kasabasında; Katolik Kilisesi’nin, işledikleri suçlar sebebiyle görevden uzaklaştırdığı rahiplerin kefaret yeri olarak tayin ettiği bir evin hikayesini konu alıyor film. Aslında henüz bu aşamada dahi yani daha karakterlerin hikayelerine değinmeden, The Club bizleri oldukça derinlikli bir hikayenin içine itiveriyor. Çünkü her şeyden önce günümüzün iletişim çağında, kilisenin buyruklarına göre yaşayan bir topluluk üzerinden geleneksel ve modern ayrımına varıyoruz. Devamında ise pedofili ve hırsızlık gibi suçlardan ceza almış yaşlı rahiplerin, Yeni Kilise dedikleri reformist yeni bir kuşakla olan çatışmaları üzerinden yeri geldiğinde Tanrı inancının niteliğine dek uzanan mezhepsel bir tartışma ortaya çıkıyor. Haliyle de böylesine yoğun gelenek ve modern çatışması üzerinden inançsal bir soruşturmaya girildiğinde, varoluşçu bir alanın ortaya çıkması kaçınılmaz oluyor.

Bu açıdan The Club, en temelde oldukça sade ve duru bir anlatı ile karakterlerin iç dünyasına yaklaşmasıyla; epik ve didaktik yaklaşıma kayması muhtemel hikayeyi minimalist gerçeklik seviyesine indirgeyerek, bir anlamda kişisel bir ruhsal dünyanın keşfine çıkıyor. Her biri çok farklı ve karanlık alanlara uzanan hikayeleriyle filmin akışına dahil olan pederler; gerek Kiliseye karşı gerekse yabancılaştıkları modern çağa karşı bir tür varoluş mücadelesi veriyorlar. Fakat gelin görün ki bu öyle büyük tartışmaların ya da kavgaların gölgesinde değil; gergin sessizliklerin, zeki kelime oyunlarının zemininde gerçekleşiyor. Bu yüzden filmde ortaya konan onlarca söylemin hiçbiri didaktiklik tehlikesine düşmüyor ama aynı zamanda seyircinin filme tüm dikkatini vermesi zorunluluğunu da şart koşuyor. Örneğin “Şilili mi demek gerek yoksa Şili’den mi?” cümlesi aslında filmin politik söylemi içerisinde çok şey anlatıyor ya da “Dominiken olsaydık zenginlik bize acı verirdi.” deyişi, kilisenin inançsal zeminine dönük oldukça derinlere inen tartışmaların odağını oluşturuyor.

Film boyunca alttan alta kaynayan çatışmanın dinamiğini oluşturan bir tartışmaların ötesindeyse The Club; hikaye olarak, yazımızın başında bahsettiğimiz varoluşçu söylemlere uzanmayı başarmış. İşledikleri suçların vicdani muhakemesini yapmak için gönderildikleri deniz kenarındaki evlerinde, bu konuyla uğraşmak yerine tazı yetiştirerek köpek yarışlarından para kazanan pederlerin, onları denetime gelen yeni kuşak bir Kilise sorumlusuyla birlikte kaçan huzurları bir noktada iyilik ve kötülük çatışmasına uzanıyor. Çünkü Kilise görevlisi onların bu tutumlarından tahmin edileceği üzere hoşnut olmayacaktır. İşte çatışma tam da burada doğuyor. Bir insanın yaptıklarının cezasını çekmek için kefaret ödemesi mi gerekir yoksa onları yalnız bırakmayan anılarıyla yaşamın kendisi zaten bir kefarete mi dönüşür? Beklediği tabloyla karşılaşamayan genç Kilise görevlisi için yapılması gereken oldukça basit ve nettir; fakat yaşamın ağır yükünü sırtlamış pederlerin her biri gizli kalmış hikayeleriyle kendi hayatlarına verdikleri yön düşünüldüğünde bu çok acımasız bir yolun başlangıcını zikreder.

Yaratılış (Genesis)’ın birinci bölüm, dördüncü buyruğu ile açılan film; hem hikaye akışı olarak hem de çekim tekniği olarak bunu genele yaymasıyla en orijinal yaklaşımını ortaya seriyor esasında: “Tanrı ışığın iyi olduğunu gördü ve onu karanlıktan ayırdı.”. Film çekim tekniği konusunda standart olan; ışığın kamera arkasına alınması, iç mekan pozlamalarının dışarıya göre değil içeriye göre yapılması gibi tekniklerin tersine çevrilmesiyle yönetmen, bir anlamda ışığı filme buyur etmiş. Dış çekimlerde güneşin mercekte oluşturduğu ışık huzmeleri film boyunca hiç eksik olmuyor ve iç mekanda dışarıya göre yapılan pozlamadan dolayı kameraya yansıyan ışığın oluşturduğu buğulu düşük kontrast, yeri geldiğinde karakterlerin karanlıkta kalması pahasına bizleri her yanı kaplayan bir aydınlığın içine çekiyor. Bu açıdan film boyunca pederlerin ve kilise görevlilerinin varlığından şüphe etmedikleri, Tanrı’nın her yerdeliğinin bir anlamı olarak ışık, tüm film boyunca kendini gösteriyor hiç kuşkusuz. İşte filmin son kertede en güçlü söylemi de buradan doğuyor. Işık her yerde ve tam da bu sebepten onu hiçbir zaman göremiyoruz, varlığımızın laneti kendi atılmışlığımızda yatıyor.

Kilise içerisinde yaşanan pedofili vakalarına ve eşcinsellikle ilgili çıkan tartışmalara sözüne esirgemeden değinen yapım, derinlerinde ve detaylarında ortaya koyduğu cesaretin meyvelerini toplamasını biliyor. Yerleşik bir topluluğa gelen yabancıyla değişen hayatları ele alan ve katarsisle çözüme kavuşan hikayesinin genel çerçevesine fazla sadık kalması dışında olumsuz sayabileceğimiz bir özellik barındırmayan The Club, sinefillerin asla kaçırmak istemeyecekleri bir yapım.

Yakın dönem Şili Sineması’nın en önemli yapımlarından Tony Manero, Post Mortem ve No gibi filmlere imza atmış olan Pablo Larrain, son filmi The Club ile Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı ödülünü kazanarak büyük bir ilgi uyandırmıştı. Özellikle filmografisindeki işlere bakıldığında Şili tarihine yönelik takındığı politik tavırla dikkat çeken yönetmenin yeni filminde Katolik Kilisesi’ne dönük bir hikaye yaratması, hiç kuşkusuz ortaya orijinal bir yapım çıkacağının habercisiydi. Bu açıdan daha en baştan söyleyebiliriz ki The Club, mazhar olduğu ilginin hakkını fazlasıyla veriyor. Şili’nin ufak bir sahil kasabasında; Katolik Kilisesi’nin, işledikleri suçlar sebebiyle görevden uzaklaştırdığı rahiplerin kefaret yeri olarak tayin ettiği bir evin hikayesini konu alıyor film. Aslında henüz bu aşamada dahi yani daha karakterlerin hikayelerine değinmeden, The Club bizleri oldukça derinlikli bir hikayenin içine itiveriyor. Çünkü her şeyden önce günümüzün iletişim çağında, kilisenin buyruklarına göre yaşayan bir topluluk üzerinden geleneksel ve modern ayrımına varıyoruz. Devamında ise pedofili ve hırsızlık gibi suçlardan ceza almış yaşlı rahiplerin, Yeni Kilise dedikleri reformist yeni bir kuşakla olan çatışmaları üzerinden yeri geldiğinde Tanrı inancının niteliğine dek uzanan mezhepsel bir tartışma ortaya çıkıyor. Haliyle de böylesine yoğun gelenek ve modern çatışması üzerinden inançsal bir soruşturmaya girildiğinde, varoluşçu bir alanın ortaya çıkması kaçınılmaz oluyor. Bu açıdan The Club, en temelde oldukça sade ve duru bir anlatı ile karakterlerin iç dünyasına yaklaşmasıyla; epik ve didaktik yaklaşıma kayması muhtemel hikayeyi minimalist gerçeklik seviyesine indirgeyerek, bir anlamda kişisel bir ruhsal dünyanın keşfine çıkıyor. Her biri çok farklı ve karanlık alanlara uzanan hikayeleriyle filmin akışına dahil olan pederler; gerek Kiliseye karşı gerekse yabancılaştıkları modern çağa karşı bir tür varoluş mücadelesi veriyorlar. Fakat gelin görün ki bu öyle büyük tartışmaların ya da kavgaların gölgesinde değil; gergin sessizliklerin, zeki kelime oyunlarının zemininde gerçekleşiyor. Bu yüzden filmde ortaya konan onlarca söylemin hiçbiri didaktiklik tehlikesine düşmüyor ama aynı zamanda seyircinin filme tüm dikkatini vermesi zorunluluğunu da şart koşuyor. Örneğin “Şilili mi demek gerek yoksa Şili’den mi?” cümlesi aslında filmin politik söylemi içerisinde çok şey anlatıyor ya da “Dominiken olsaydık zenginlik bize acı verirdi.” deyişi, kilisenin inançsal zeminine dönük oldukça derinlere inen tartışmaların odağını oluşturuyor. Film boyunca alttan alta kaynayan çatışmanın dinamiğini oluşturan bir tartışmaların ötesindeyse The Club; hikaye olarak, yazımızın başında bahsettiğimiz varoluşçu söylemlere uzanmayı başarmış. İşledikleri suçların vicdani muhakemesini yapmak için gönderildikleri deniz kenarındaki evlerinde, bu konuyla uğraşmak yerine tazı yetiştirerek köpek yarışlarından para kazanan pederlerin, onları denetime gelen yeni kuşak bir Kilise sorumlusuyla birlikte kaçan huzurları bir noktada iyilik ve kötülük çatışmasına uzanıyor. Çünkü Kilise görevlisi onların bu tutumlarından tahmin edileceği üzere hoşnut olmayacaktır. İşte çatışma tam da burada doğuyor. Bir insanın yaptıklarının cezasını çekmek için kefaret ödemesi mi gerekir yoksa onları yalnız bırakmayan anılarıyla yaşamın kendisi zaten bir kefarete mi dönüşür? Beklediği tabloyla karşılaşamayan genç Kilise görevlisi için yapılması gereken oldukça basit ve nettir; fakat yaşamın ağır yükünü sırtlamış pederlerin her biri gizli kalmış hikayeleriyle kendi hayatlarına verdikleri yön düşünüldüğünde bu çok acımasız bir yolun başlangıcını zikreder. Yaratılış (Genesis)’ın birinci bölüm, dördüncü buyruğu ile açılan film; hem hikaye akışı olarak hem de çekim tekniği olarak bunu genele yaymasıyla en orijinal yaklaşımını ortaya seriyor esasında: “Tanrı ışığın iyi…

Yazar Puanı

Puan - 88%

88%

Kilise içerisinde yaşanan pedofili vakalarına ve eşcinsellikle ilgili çıkan tartışmalara sözüne esirgemeden değinen film, derinlerinde ve detaylarında cesaretinin meyvelerini toplamasını biliyor.

Kullanıcı Puanları: 3.63 ( 4 votes)
88
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi