Geçtiğimiz yıl kölelik ve ırkçılık ekseninde ilerleyen Lincoln ve Django Unchained’dan Lincoln, iç savaşla birlikte köleliğin kaldırılma çabalarına odaklanmış yani genel bir bakış atmıştı olaya. Tarantino’nun filmi ise olayı merkezine yerleştirse de meselesiyle çok alakalı görünmeyen kişisel bir hikaye anlatmıştı. Bu yıl da hemen hemen aynı durum var. 12 Years a Slave, Solomon Northup adlı afro Amerikalı özgür bir adamın köleliğe uzanan hikayesini daha çok o karakter özelinde anlatırken The Butler, Beyaz Saray’da 34 yıl kahyalık yapan bir adama odaklanıp ırkçılığa genel bir bakış da atıyor.

2009’da Precious’la Oscar’ı yoklayıp geri çekilen Lee Daniels, pes etmemiş ve görünen o ki, bu kez mevzuya damardan girmiş. Filmini Büyük Buhran yıllarının hemen öncesinde, ırk ayrımının daha sert karşılık bulduğu güney eyaletlerinin birinde açan Daniels, trajik bir olayla beraber ana karakterimiz Cecil Gaines’la tanıştırıyor bizleri. İzleyeceğiniz film Gaines adlı siyahi bir çocuğun pamuk tarlalarından beyaz saraya uzanan gerçek hikayesi kısaca…

Eisenhower’dan Jonh F. Kennedy’e, Nixon’a, Reagan’a kadar 1952’den 1986’ya kadar geçen süreçte koltuğu devralan Amerikan Başkanlarını kişisel bir öykü eşliğinde tek bir filmde izlemek itiraf etmek gerekirse kağıt üzerinde cazip bir fikir gibi gelmişti bana. Ancak ne yazık ki, uygulamada hayal kırıklığı yaratan bir biyografi olmuş The Butler.

The Butler, Amerika’nın yakın tarihine ırkçılık penceresinden bakmayı deniyor. Bir yandan silik bir Amerikan başkanlar geçidi sunarken, diğer yandan baba Gaines ile oğlu Louis arasındaki görüş farklılıklarıyla, Amerika’nın geçirdiği sancılı dönemi aile içi huzursuzluklarıyla da besleyerek, ülkenin değişimiyle düşüncelerin değişimini doğru bir biçimde perdeye yansıtıyor. Özellikle aynı davanın peşinden giden baba-oğulun yöntemleri sebebiyle ayrı düşmeleri filmin dramatik çatısının en önemli ayağı diyebiliriz.

Lee Daniels, filmini 8 başkan gören bir uşağın kişisel hikayesi etrafında kurarken ister istemez kronolojik bir anlatı yeğliyor. Karakterle birlikte Amerika’nın da yakın geçmişi; önemli olayları ve kişilikleriyle sunuluyor. Ku Klux Klan’ın saldırıları, Kennedy ve Martin Luther King suikastlerı, Vietnam Savaşı ve Afro Amerikalıların sivil hakları için giriştikleri mücadele iddiasız ve oldukça düz bir anlatıyla aktarılıyor. Böyle olunca da bildiklerimizi özet geçen ve bir yerde tarih dersine de dönüşmekten kurtulamayan bir film oluveriyor The Butler. 

Üzerinde durulması gereken bir konu da ırk ayrımının Beyaz Saray’da da kendini gösteriyor oluşudur. Siz istediğiniz kadar eşitlikten bahsedin. Beyaz Saray’daki siyahi görevlilerin aynı işi yapan beyazlardan daha düşük ücret almaları ve terfi alamamaları The Butler’ın dillendirdiği bir mevzu. Bu noktada filmin Obama’ya kadar uzanması ve Amerika’nın siyahi vatandaşları için Obama başkanlığının önemi filmden sonra daha iyi anlaşılıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi