Geçtiğimiz hafta vizyona giren Korku Seansı 2’nin ardından bu hafta vizyonda benzer motiflerden faydalanmaya çabalayan bir başka korku filmiyle karşı karşıyayız. Biraz Anabelle, biraz da Chucky esintileri taşıyan The Boy – Lanetli Çocuk, son bölümde yaptığı twist ile seyirciyi ters köşeye yatırmayı başarsa da, kurgusundaki sıkıntılar standart kalıpların dışına çıkmasına izin vermiyor.

Amerikalı genç bir kadının İngiltere’ye bakıcı olarak gelmesiyle başlayan hikaye, kadının bakacağı çocuğun porselen bir oyuncak bebek olmasını öğrenmesiyle ilginç bir yola sapıyor. Bu açıdan Avrupa’da daha yaygın olan Au-pair sisteminin Amerikan algısında çizdiği travmatik hayal gücününün de bir alt okuması sayabileceğimiz filmde, Brahms adı verilen porselen bebeğin sahipleri -anne babası da diyebiliriz- yaşlı çift ona sanki gerçek bir çocukmuşçasına davranıyor, gözünün içine bakıyor. Porselen bebeğin hikayeye dahil olduğu andan itibaren Korku Seansı’nın ilk filminde tanıştırıldığımız sonrasında ise 2014’te spin-off olarak beyazperdeye uyarlanan Anabelle bebeğin hikayesi geliyor akıllara.

The Boy – Lanetli Çocuk: Karakter Yaratamama Sorunsalı

Korkutma misyonunu ön plana alırken senaryoyu unutan son dönem korku filmlerinde sıklıkla karşılaştığımız karakterlerin derinlikten yoksun oluşu bu filmde de karşımıza çıkıyor. Brahms’e bakıcılık için eve gelen Greta’nın neredeyse açılış sahnesi diyebileceğimiz ilk anda karşılaştığı garip olayı bu kadar çabuk kabullenmesi, yaşlı çift evden gittikten sonra evde geçirdiği sürede başına gelenleri yadırgamıyor ve hatta korkup evi terk etmiyor oluşu makul sebeplere bağlanamıyor. Daha da fenası yaşadığı en korkunç olaydan sonra birden adeta büyülenmişcesine her şeyi normalleştirip, bir ruh hastası edasıyla Brahms’la, yani porselen bebekle anne-çocuk rolünü oynaması da aynı şekilde eğreti duruyor, kabul görmüyor. Öte yandan yaşlı çiftin ortadan kayboluşları ve bu kayboluşun sebebi, sonucu gibi detaylar da tamamen havada kalıyor. Filmin başından beri adını duyduğumuz Cole’un ansızın hikayeye fiziksel olarak dahil oluvermesi de son bölümde ortaya çıkarılmak istenen twist için zorlama bir hamleden fazlası olamıyor. Greta’ya -ve tabii dolaylı olarak izleyiciye- verilen geçmişte yaşananlara dair bilgilerdeki kopukluk ve tutarsızlık izleyiciyi filmin içerisine çekmekte başarısız kalıyor.

Yönetmen koltuğundan daha önce, Stay Alive (2006), Devil Inside (2012) ve Wer (2013) filmlerini de yönetmiş olan William Brent Bell yer alıyor. Senaryosu ise beyazperdedeki ilk denemesini yazan Stacey Menear tarafından kaleme alınmış. Bu anlamda bir ilk senaryo olarak değerlendirdiğimizde eksiklerine rağmen ortalama üstü bir iş olarak görülebilir. Aşina olduğumuz hikayeye farklı bir yorum getirme fikrinin izleyici tarafından sevileceğini düşünüyor olsam da az önce bahsettiğim tüm olumsuzluklar bu fikrin filizlenmesine imkan vermiyor. Senaryodaki twist ne yazık ki kurguyla yeteri kadar beslenemiyor. Hikaye son on dakikasında başka bir yöne dönmüş olsa da bu noktaya gelene kadar yarattığı gizemli etkinin birden dışına çıkarak yeniden kurguladığı, bir öncekine göre nispeten daha mantıklı açıklamalara sahip gidişatın içerisinde bocalıyor. Bu sebeple iyi bir fikirden yola çıkılmış olsa da son bölümdeki başarısız çözümleme filmin potansiyelinin üzerine çıkamamasına sebep oluyor.

Özetle The Boy – Lanetli Çocuk farklı bir hikayeyi sırtlayıp ilgi çekmeyi başarıyorken, bu havayı bilindik klişelere ve mantık hatalarına kurban ediyor. Tür sinemasının hayranlarını tatmin edemeyecek olsa da ortalama standartlara sahip keyiflik bir seyir sunuyor.

Geçtiğimiz hafta vizyona giren Korku Seansı 2’nin ardından bu hafta vizyonda benzer motiflerden faydalanmaya çabalayan bir başka korku filmiyle karşı karşıyayız. Biraz Anabelle, biraz da Chucky esintileri taşıyan The Boy - Lanetli Çocuk, son bölümde yaptığı twist ile seyirciyi ters köşeye yatırmayı başarsa da, kurgusundaki sıkıntılar standart kalıpların dışına çıkmasına izin vermiyor. Amerikalı genç bir kadının İngiltere’ye bakıcı olarak gelmesiyle başlayan hikaye, kadının bakacağı çocuğun porselen bir oyuncak bebek olmasını öğrenmesiyle ilginç bir yola sapıyor. Bu açıdan Avrupa'da daha yaygın olan Au-pair sisteminin Amerikan algısında çizdiği travmatik hayal gücününün de bir alt okuması sayabileceğimiz filmde, Brahms adı verilen porselen bebeğin sahipleri -anne babası da diyebiliriz- yaşlı çift ona sanki gerçek bir çocukmuşçasına davranıyor, gözünün içine bakıyor. Porselen bebeğin hikayeye dahil olduğu andan itibaren Korku Seansı’nın ilk filminde tanıştırıldığımız sonrasında ise 2014’te spin-off olarak beyazperdeye uyarlanan Anabelle bebeğin hikayesi geliyor akıllara. The Boy - Lanetli Çocuk: Karakter Yaratamama Sorunsalı Korkutma misyonunu ön plana alırken senaryoyu unutan son dönem korku filmlerinde sıklıkla karşılaştığımız karakterlerin derinlikten yoksun oluşu bu filmde de karşımıza çıkıyor. Brahms’e bakıcılık için eve gelen Greta’nın neredeyse açılış sahnesi diyebileceğimiz ilk anda karşılaştığı garip olayı bu kadar çabuk kabullenmesi, yaşlı çift evden gittikten sonra evde geçirdiği sürede başına gelenleri yadırgamıyor ve hatta korkup evi terk etmiyor oluşu makul sebeplere bağlanamıyor. Daha da fenası yaşadığı en korkunç olaydan sonra birden adeta büyülenmişcesine her şeyi normalleştirip, bir ruh hastası edasıyla Brahms’la, yani porselen bebekle anne-çocuk rolünü oynaması da aynı şekilde eğreti duruyor, kabul görmüyor. Öte yandan yaşlı çiftin ortadan kayboluşları ve bu kayboluşun sebebi, sonucu gibi detaylar da tamamen havada kalıyor. Filmin başından beri adını duyduğumuz Cole’un ansızın hikayeye fiziksel olarak dahil oluvermesi de son bölümde ortaya çıkarılmak istenen twist için zorlama bir hamleden fazlası olamıyor. Greta’ya -ve tabii dolaylı olarak izleyiciye- verilen geçmişte yaşananlara dair bilgilerdeki kopukluk ve tutarsızlık izleyiciyi filmin içerisine çekmekte başarısız kalıyor. Yönetmen koltuğundan daha önce, Stay Alive (2006), Devil Inside (2012) ve Wer (2013) filmlerini de yönetmiş olan William Brent Bell yer alıyor. Senaryosu ise beyazperdedeki ilk denemesini yazan Stacey Menear tarafından kaleme alınmış. Bu anlamda bir ilk senaryo olarak değerlendirdiğimizde eksiklerine rağmen ortalama üstü bir iş olarak görülebilir. Aşina olduğumuz hikayeye farklı bir yorum getirme fikrinin izleyici tarafından sevileceğini düşünüyor olsam da az önce bahsettiğim tüm olumsuzluklar bu fikrin filizlenmesine imkan vermiyor. Senaryodaki twist ne yazık ki kurguyla yeteri kadar beslenemiyor. Hikaye son on dakikasında başka bir yöne dönmüş olsa da bu noktaya gelene kadar yarattığı gizemli etkinin birden dışına çıkarak yeniden kurguladığı, bir öncekine göre nispeten daha mantıklı açıklamalara sahip gidişatın içerisinde bocalıyor. Bu sebeple iyi bir fikirden yola çıkılmış olsa da son bölümdeki başarısız çözümleme filmin potansiyelinin üzerine çıkamamasına sebep oluyor. Özetle The Boy - Lanetli Çocuk farklı bir hikayeyi sırtlayıp ilgi çekmeyi başarıyorken, bu havayı bilindik klişelere ve mantık hatalarına kurban ediyor. Tür sinemasının hayranlarını tatmin edemeyecek olsa da ortalama standartlara sahip keyiflik bir seyir sunuyor.

Yazar Puanı

Puan - 49%

49%

49

Son bölümde yaptığı twist ile seyirciyi ters köşeye yatırmayı başarsa da, kurgusundaki sıkıntılar standart kalıpların dışına çıkmasına izin vermiyor.

Kullanıcı Puanları: 3.61 ( 6 votes)
49
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi