Filmlerin vermek istediğini sesler yardımıyla değil, zamanının teknolojik yetersizlikleri yüzünden sadece oyunculuklarla verdiği yıllar. Ancak oyunculukların buna nazaran daha değerli olduğu; konuşmalar, mükemmel ses efektleri, anlamlı bir soundtrack olmaksızın mimiklerle tüm hikayenin başarıyla anlatılabildiği bir sinema dünyası. Bize bu dünyayı yeniden hatırlatması, yönetmen ve oyuncularının, sessiz sinema ustalarının performanslarına yaklaşmaları ve elbette (her yerde duyacağınız üzere) bu ustalara bir saygı duruşu niteliğinde olması açısından “The Artist” önemli bir yapım. Vizyona girmesini merakla beklediğim ve beklediğime de fazlasıyla değen film sadece ‘sessiz’liğiyle değil konusu, oyuncu seçimleri, makyajı ve danslarıyla da geçmişe afili bir selam yolluyor. 

Merakımı bir an önce dindirmek için gösterime girdiği ikinci gün sinemaya gidip çok az yer kaldığından salonunun en arkasındaki koltuğuma yerleşerek filmi izlemeye başlamamın üzerinden saniyeler geçmişken (yani henüz ilk sahnede) aklıma hemen “Singin’ in The Rain” filmi geldi. “Nasıl yani?” demeye kalmadan ekranda Jean Dujardin’i görmemle birlikte aklımın bir köşesindeki yapboz tamamlandı. Neden diyeceklerin aşağıdaki fotoğrafı incelemeleri yeterli olacaktır diye düşünüyorum. 

Belki de o an ben abartmış olsam da filmi bu önyargıyla izlemeye başladım. Ancak bütün bunların tam da bunu yapmaya çalıştığını, filmin isteyerek hazırlanmış bir anma töreni olduğunu dakikalar geçtikçe daha iyi anladım. Başarılı oyunculuklarıyla bu sessiz filmi bir müzikale dönüştüren Jean Dujardin ve Berenice Bejo ile beraber perdede her görünüşünde yüzümde bir tebessüm oluşturan George Valentin’in köpeği rolündeki(!) Uggie beni öyle heyecanlandırmış olmalı ki oturduğum yere sığamaz oldum. Her sahnede yönetmen Michel Hazanavicius’u da bu kadar geç tanımanın verdiği rahatsızlıkla sürekli kıpırdandım. Bedenimin bu çaresiz hareketlerine rağmen gözlerimi ekrandan ayıramadım. Yeri geldi sessiz filmle tanışmamı sağlayan büyük usta Charlie Chaplin’i andım, yeri geldi Gene Kelly’i, Donald O’Connor’ı hatırladım. Sonunda film bittiğinde de konuyu yine Oscar’a bağlayıp “En İyi Film” ödülünün bu filme yetmeyeceğini, “En İyi Yönetmen”, “En İyi Erkek Oyuncu” ödüllerini de hak ettiğini düşündüm. 

Film, sinemanın sesle tanıştığı dönemde, bu dönemin yeni yıldızı olmayı başaran Peppy Miller’ın hızlı yükselişi ile sesli filmlerin geçici olduğunu düşünen ve insanların onu duymaya değil izlemeye geldiğine inanan George Valentin’in ondan daha hızlı düşüşünü anlatıyor. Bunu anlatırken de yükselişin çekiciliğinden daha çok düşüşün zorluklarını ve acımasızlığını gözler önüne seriyor. Bu zorlu düşüşle birlikte her şeyini kaybettiğini düşünen George’nin cayır cayır yanan hayatına çıplak ellerle sarılmasına hüzünlenip, onu bir Anka olarak gören genç kızın çabasıyla beraber siyah beyaz filmi hafızamızdaki en güzel renklerle renklendiriyoruz. 

Film bittiğinde alkışlamak için ellerimi birbirine çarpıp gürültü çıkarmama gerek kalmıyor. Bu ‘sessiz’ filmin ardından ayağa kalkmam ve gözlerimi uzun süre perdeden ayıramamam onların selamına benden de çok güçlü bir alkış katıp ustaların huzuruna çıkarıyor. 

İyi Seyirler…

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi