Jodie Foster, yalnızca filmleri ve oyunculuğuyla değil genel olarak lezbiyen bir anne olarak yarattığı mücadele alanlarıyla da tanınan bir isim. 1989 yapımı The Accused filmi, oyuncunun ilk Akademi Ödülü’nü almasıyla sonuçlandığı için kariyerinin en kritik noktalarından birinde duruyor. Oyuncunun kişisel kariyerinin yanında, cinsel saldırıların ele alınış biçimine yön verici yaklaşımıyla hem Hollywood hem de Amerikan tarihinin önemli bir yerinde konumlanan bu filmi, Hollywood’daki erkek egemen güç hiyerarşisinde çatlaklar oluşan bu dönemde ele hatırlamak istedik. Filmin kurgulandığı düzlem, cinsel saldırının ifşa süreciyle ilgili toplumsal reaksiyonları belli bir varsayım üzerine oturtmuş durumda ve bugün fark ediyoruz ki bu düzlem geçerliliğini hala koruyor.

Uyarı: Bu yazı ve yazıda sözü geçen film, cinsel saldırıyla hayatının bir döneminde yüzleşmiş bireylerde travma tetikleyici unsurları bünyesinde barındırıyor olabilir. Filmin çekilme ve yazının yazılma amacı cinsel saldırı ve tecavüz konusunda belli bir farkındalık yaratmak olsa da, lütfen yazıyı okumadan ve filmi izlemeden bireysel konumunuzu değerlendirin. Eğer başınıza gelenler yüzünden kendinizi çaresiz, yalnız veya güçsüz hissediyorsanız, çevrenize bu konuda açılamıyorsanız Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği, Çocuk İstismarı İle Mücadele Derneği ve bu hususta çalışmalar yürüten dernekler ve kuruluşlardan yardım istemekten çekinmeyin. Sağlık danışmanlığı, hukuki ve psikolojik danışmanlık konusunda KaosGL’nin hazıladığı listeyi de inceleyebilirsiniz. Yalnız değilsiniz, yalnız değiliz.

Cinsiyetçilik ve hukuk son yıllarda sinema ve televizyonun en popüler temaları arasında. The Good Wife ve How To Get Away With Murder gibi yapımlar, Amerikan hukukunun nasıl bir oyun olduğunu feminist bir perspektifle izleyiciyle buluşturmayı başarırken, izleyicinin bakış açısında belli bir dönüşüm sağladılar. Amerikan hukukunda cinsel ayrımcılığın ele alınış biçimi Başak Demirtaş’ın yakın zamanda vermiş olduğu röportajda dile getirdiği şu sözlerle birebir örtüşüyor esasında: “Biz halen hukuka güveniyoruz. Ancak tarafgirliği aşikar olan yargı mekanizmasına güvenimiz sıfırdır.” Yargının özellikle jürilerin yer aldığı formatlarda cinsel saldırılar karşısında nasıl bir tavır aldığı, yalnızca Amerikan hukukunu bağlamıyor elbette. Doctor Who dizisinin 10. Doktoru David Tennant’ın erkek başrolü olduğu Broadchuch dizisinde de cinsel saldırı ve hukuk meselesi başarıyla ele alınıyor (dizinin her bölümünün sonunda anlatılanlara benzer olayları yaşamış olanların ulaşabileceği bir numaranın bilgi olarak geçtiğini de belirtelim). Bugün pek çok yapımın konu edindiği bu mesele, 1989 yılında The Accused’da ele alındığında, özellikle filmin eriştiği izleyici kitlesi ele alındığında, oldukça istisnai ve cesurdu. Elbette geçen zaman konuyu alış biçimimizde değişikliklere neden oldu: artık cinsel saldırıya uğrayan bireyleri hukuki terimler değişmese de kurban değil hayatta kalan olarak adlandırıyor, tecavüzü konu edinen yapımlarda tecavüzün görselleştirilmediğine şahit oluyoruz. Elbette bunlar mücadele alanının sağladığı gelişimlerin neticesi ve bugün farklı ele alınıyor olmaları oldukça normal. Fakat filmin üzerine inşa edildiği sembolizm, güncel tartışmalarda ortaya çıkan tabloyla birebir örtüşüyor olması bakımından oldukça değerli.

The Accused: Cinsel Ayrımcılıkla Savaşta Önemli Bir Kırılma

Filmin en önemli özelliklerinden biri iki kadın başrole sahip olması. Bu konuda öncül görülen filmlerden Thelma and Louise’in 1991 yapımı olması bile bize çok şey anlatıyor. Fakat sadece ana karakterler değil, kadın karakterlerle dayanışan bir figür olarak değerlendirebileceğimiz Ken’in tecavüz ihbarının ardından, kadraja giren ilk karakterlerin dedektif Duncan’la tanıştığımız ana kadar kadın olması oldukça değerli. Üstelik bu kadınların çoğu bize film tarafından ataerkil sistemin içerisine yedirilmiş bireyler olarak takdim ediliyorlar: iki kadın sağlık çalışanı tarafından yapılan tecavüz muayenesi, Foster’ın karakteri Sarah Tobias’ın giydiği kıyafetten aldığı alkole, en son cinsel birlikteliğinden taşıdığı hastalıklara kadar sorgulanmasıyla süregeliyor. Daha çok tecavüze maruz kalanı sorgulayan bu sistem tecavüz merkezinden gelen Carol Hunnicut ve bölge yardımcı savcısı Kathryn Murphy gibi karakterlerin devreye girmesiyle yumuşamıyor, gerginlik artıyor. İzleyici kadın karakterlerin empatisini beklerken sadece bu konuda eğitim almış Hunnicut’ın birkaç çıkışıyla karşılaşıyor. Keza gerçek hayatta olduğu gibi kadınlık deneyimi otomatik olarak bir kızkardeşlik inşa etmiyor, aksine deneyimlerin kümülatif birikimi kadın öznelerin var olan sistemi özdeşleştirmesine yol açmış durumda. Kadınlık deneyimi şüphesiz ki kadınların birbirleriyle empati kurmalarını sağlayan yaşanmışlıkları biriktirmelerini sağlıyor, ama pek çok akademik çalışma da bugün hemcinslerin birbirlerinin uğradığı cinsel ayrımcılık biçimlerini daha çok kuvvetlendirdiğini kanıtlar durumda. Yönetmen bu noktada derdini iyi anlatabilmek için, muayene ışığının sorgu ışığı gibi kullanıldığı birkaç taktik daha uyguluyor ki toplum her seferinde sorularını saldırgana değil, saldırıya uğrayana yönelttiğini fark etsin. Hatta senaryonun yazımı daha çirkin taktikleri de gündeme getiriyor: Sarah saldırganları tespit etmek için bizzat olay mahaline götürülüyor. Tespit ettiği isimler polis tarafından gözaltına alınsa da, Foster oyunculuğuyla mükemmel bir şekilde şeklen işleyen bir sistemin içindeki çatlakları izleyiciye aktarıyor. Zaten filmin adı da sistemin nasıl işlediğini açığa vurur vaziyette: Sarah Tobias’ın kendisi bir tanık olsa da, filmin adı “Sanık” ya da hukuki olmayan İngilizce anlamıyla “Suçlanan Kişi”.

Bu suçlama düzlemi pek çok karaktere yedirilmiş durumda: annesini aradığında annesi ondan bir şey isteyeceğini varsayıyor, yargıç tecavüzcüleri 10.000 dolar kefaletle ayakkabısına yapışan cikleti kazırmışçasına uğurluyor, savunma avukatı televizyondan Sarah’yı “seks şovu” yapmakla suçluyor. Sarah’yı şaşkına çeviren bu cümle, eş zamanlı olarak aynı haberi arkadaşlarıyla izleyen Bob’un büyük bir alkış almasına neden oluyor. Bu esnada kadraja giren Ken, çevresindeki erkek egemenliğin baskısıyla hoşnut olmasa da susmak durumunda kalıyor. Sarah ise Kathryn Murphy’nin yine uyuşturucu madde, sarhoşluk ve giydiği kıyafetini, adli sicilini sorguluyor hatta grup seks geçmişi olup olmadığı, kaç kez kürtaj yaptırdığı gibi meseleler de bu noktada devreye giriyor. Murphy sorduğu soruları, savunmanın stratejisiyle açıklasa da özünde suçlayıcı bakışından asla sıyrılamazken, o gün Sarah’nın yanında olan Sally bir şey görmediğini söylüyor, tıpkı bar işletmecisi Jesse gibi.

Yaşanan cinsel saldırı skandallarıyla alakalı en şaşırtıcı bulunan meselelerden biri de uzun yıllar sürmüş olan sessizlikti. Pek çok isim şaşkınlığını dile getirirken aslında hepimizin bildiği ama hiç konuşulmayan bir durum da su yüzüne çıkmış oldu: herkes her şeyden zaten haberdar olsa da, kimse olup biteni durdurmaya veya duyurmaya çalışmamıştı. Böylelikle günlük hayattaki cinsel saldırı hikayelerindeki önemli bir detay yüzümüze vurulmuş oldu: bunu yapan bireyler birer canavar değiller: kahramanlarımız, hayran olduğumuz, sevdiğimiz insanlar. Zaten feminist hareket ve cinsel ayrımcılık karşısında mücadele veren bireyler uzun yıllardır cinsel saldırıda bulunan kişileri “canavarlaştırma” halinin sorunu uzakta aratan, bizim başımıza gelmeyen bir şeymiş gibi davranmamıza yol açan ve tanıdığımız ve sevdiğimiz kişilerin bunu yapamayacak kişiler olduğunu varsayan halimizin tehlikeli oluşundan bahsediyordu. Türkiye’de de Özgecan Arslan’ın öldürülmesiyle birlikte kadınların paylaştığı deneyimler olayın ne boyutlarda olduğunu pek çok kişiye aktarmış olsa da, medyanın yarattığı canavar imgelemi Suphi Altındöken’in hapiste öldürülmesinin ardından cesedinin gömülmesini hiçbir mezarlık kabul etmemişti. Nereye bakarsak bakalım, toplumsal bir sorunun bireylere indirgenerek itelendiği farklı farklı örnekler karşımıza çıkıyor. Weinstein vakasında da aslında ilk yapılmak istenen buydu: onu bir günah keçisi haline getirip, yine de bunu yapıyor olmasını “kadınların yıllarca susmuş olması” gibi saldırıya uğrayan kadınların bireysel kabahatleriymiş gibi tartışıp konuyu kapatmaya çalışacaklardı. Burak Ülgen’in Hollywood’un ve Patriyarkanın Vücut Bulmuş Hali: Harvey Weinstein gerek bu örnekte gerek diğer vakalarda nasıl geliştiğini çok güzel bir biçimde anlatan yazısına bu konu üzerine biraz daha kafa patlatmak isteyenlerin bakmasını tavsiye ederiz.

The Accused’e dönecek olursak, film bize bu dinamiklerin nasıl işlediğini Murphy’yi inşa etme biçimiyle açıkça ortaya koyuyor. Erkeklerle ve onlardan alt statüde çalışan, kazanmayı hayatının merkezine yerleştirmiş bir kadın Murphy. Ve Sarah’nın tecavüze uğradığına inanıp inanmadığı sorusu sorulduğunda “evet, ama kazanamayabilirim” diyor. Şüphesiz ki davalar her zaman kazanma temennisiyle açılıyorlar. Fakat cinayet davalarına “öldürüldüğüne inanıyorum ama kazanamayabilirim” diyen bir savcıya bu kadar sık rastlamıyoruz. Yaşanan tecavüz vakalarının çok az bir bölümü yargıya intikal ettiği gibi, bunların da oldukça az bir bölümü cezai yaptırımla sonuçlanıyor. Haliyle diğer cinsel saldırı vakalarının nasıl yaşanıyor olduğu, hayatta kalanları nasıl etkilediği ve uygulayıcıların yanına nasıl kaldığı meselesi çok daha korkunç boyutlarda. Neden “kadının beyanı esas” cümlesini bu kadar özgüvenle söyleyebiliyor olduğumuzun cevabı da burada saklı. Çoğu kapalı kapıların ardında yaşanan cinsel saldırı vakalarında, saldırganlar arkalarında kanıt olarak yalnızca travmaları bırakıyorlar. Tecavüz vakalarında çoğu kadın adli tıpa kanıtlar yok olmadan ulaşabilecek durumda olmuyor ve orada da görecekleri muameleden çekiniyorlar. Genel olarak hayatta kalanlar Sarah Tobias’ın yaşadıklarıyla da yüzleşmemek için susuyorlar. Sustukları için de, konuştukları için de suçlandıkları bu düzlemde, cinsel saldırının ifşası çok zor bir karar olduğu için kadının beyanı güvenilir.

The Accused da bazen savaşmanın tecavüzden daha zor olabileceği fikri üzerine kurgulu. Sarah adalet istese de, tecavüzü kendi başına atlatabilecek kadar güçlü bir karakter. Fakat ona saldıranların onu suçluyor olması sürekli ona çelme takıyor. Murphy’nin yaptığı anlaşma saldırganların içeri girmesini sağlasa da tecavüzü tanımıyor, çünkü onun beden bütünlüğüne saldırıda bulunanlardan biri “22 yaşında geleceği olan parlak bir öğrenci”. Ve yargı sürecinde Sarah “güvenilmez bir tanık” şeklinde tanımlanıyor. Fakat Sarah’nın mücadele etmeyi bırakmaması akabinde olayın gerçekleştiği gece orada onu izleyenlerden biriyle karşılaşması ve onun tecavüz şakalarına maruz kalmasıyla beraber işin boyutları değişiyor.

Cinsel saldırı karşısında adeta bir refleks gibi oluşan erkek dayanışması, filmde de gerçek hayatta olduğu gibi kadın dayanışmasını tetikliyor. Murphy’nin Sarah’yı taciz eden adamın ağzından, savunma avukatının açıklamasını neredeyse kelimesi kelimesine duyması da böyle bir dönüşüme yol açıyor. Savcı yardımcısı bu erkek dayanışmasına o gün orada olup alkış ve tezahuratlarla tecavüzü teşvik edenlere de saldırmaya karar veriyor ve savaşmaya karar verdiği anda bu dayanışmanın büyüdüğünü gözlemliyoruz. Patronu “yapacak daha önemli işlerin var” argümanından sonra “geleceğini tehlikeye atma” tehditini savuruyor. Ken, Bob’la görüşmeye gittiğinde Bob onun ifade vermesini engellemek için arkadaşlıklarını devreye sokuyor. Sally’nin ise baştan beri olayın farkında olduğu açığa çıkıyor.

Tüm bunlar karşısında mücadele veren kadın karakterlerimiz, olayı izleyenlerin de hüküm giymesini sağladıklarında el ele tutuşuyorlar. Ken dürüst ifade vererek olayın yönünün değişmesine engel olduktan sonra onlara uzaktan gülümsüyor. Cinsel saldırıyla mücadele alanına dair kuvvetli bir metafor yaratırken film bizim de şunu fark etmemiz gerekiyor: saldırının ifşasında farklı noktalarda konumlanan bu üç karakter de bir cinsel şiddet olayını deneyimlemeden önce nasıl davranmaları gerektiğini bilmiyordu. Hiçbirimiz başımıza gelmeden veya kendimizi bununla savaşan birinin yanında bulmadan neler yapmamız gerektiğini bilmiyoruz. Mücadele alanı bize bazı şeyleri öğretene dek yalpalamamız normal. Tıpkı cinsel şiddetle mücadele gibi, cinsel şiddetin uygulayıcılığı da öğreniliyor. İçgüdüler, doğamız ve diğer saldırganı aklayan argümanlar, biz onları tekrar ettikçe daha da doğruymuş gibi duran öğreniler…

Bugünlerde deneyimlediğimiz cinsel şiddet, cinsellik ve güdülerle değil tahakküm ilişkileriyle ve toplumsal  kurgularımızla alakalı. Tecavüz kültürünü bir şaka olarak ele aldıkça, tecavüzden ve cinsel saldırıdan daha az konuşabilir hale geliyoruz. Kendi çevremizde de şiddetin muhatabı olanlardan ve şiddeti uygulayanlardan haberdar olma olasılığımız azalıyor. Hollywood’da yaşananlar, hayatta kalanların bir bölümünü cesaretlendiren ve cinsel saldırı karşısında sessizlik tarihini kıran bir süreç.

The Accused, bizi yıllar öncesinden tecavüz karşısında sessiz kalmamamız ve cinsel şiddete seyirci kalmamamız konusunda uyarıyor. Bir süredir tartışılan da aslında ne Weinstein, ne Spacey ne de başkası; Hollywood’da ve günlük hayatında kadınların ve çocukların cinsel istismardan kaçamıyor olması ve bu istismarların gizli kalmasını veya aklanmasını sağlayan argümanlarla donatılmış kocaman bir sistemin içinde yaşıyor olmamız. Ve gerekli olan kamuoyu oluşmuşken, bu sistematik şiddetle savaşmak, cinsel istismarı dile getirmek için hepimiz elimizden geldiği kadar ses çıkarmalıyız.

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi