Tarihin pek çok döneminde toplumundan sıyrılmayı başarmış kişiler oldu. Kimi yetenekleriyle öne çıktı, kimi bilgisiyle, kimi yaratıcılığı ile… Başkalarından üstte olma durumları o kadar hoşlarına gitti ki çoğunluktan uzaklaştılar. Kendi içlerine kapanıp güçlü olanın gücünü devam ettirmesini sağladılar; oyunun kurallarını kendileri belirlediler, hep zirvede yer aldılar. Tarikatlarda, örgütlerde, gruplarda, kulüplerde varlıklarını sürdürdüler. Pek çok bilim adamı, sanatçı ve politikacının böyle topluluklara üye olduğu söylendi ve hala da söyleniyor. Laura Wade’in Posh isimli tiyatro oyunundan uyarlanan The Riot Club, bizi böyle bir grubun içine sokuyor ve bazı çarkların nasıl işlediğini gösterirken kişinin hayattan beklentilerini de sorgulatıyor.

Alistair ve Miles, dünyanın en iyi üniversitesi kabul edilen Oxford’da ilk senelerini geçirmektedirler. Eski bir gelenek olarak bu en iyi üniversitesinin en iyi 10 öğrencisi de The Riot Club’ı oluşturmaktadır. Dahilik derecesinde zeki ve aynı zamanda sahip oldukları imkanlarla hedonistleşmiş kişilerden oluşan bu ekip, mezun olan 2 üye yerine kulübe yeni kişiler dahil etmelidirler. Genlerinden ötürü kulübe girmesi nispeten daha kolay olan Alistair ile çeşitli testleri başarıyla geçen Miles, The Riot Club’ın yeni üyeleri olurlar. Kulübün her sene gerçekleştirdiği geleneksel yemekte bir araya gelen 10 kişi beklenmedik olaylar yaşayacak ve bazı hayatlar değişecektir.

1959 doğumlu Danimarkalı yönetmen Lone Scherfig, sinemanın kesinlikle en riskli ve beğenilmesi oldukça güç bir alanı olan uyarlamalarda son yılların en başarılı işlerine imza atıyor. Lynn Barber’ın anılarından uyarlanan Education-Aşk Dersi, David Nichols’un çok satan romanından sinemaya aktarılan One Day-Bir Gün, özgün eseri seven kişiler tarafından da takdir edilen yapımlar olarak dikkat çekiyor. 2014 yapımı The Riot Club’ta da mevcut eseri alıp doğru şekilde işleyerek hikaye yazmak dışında onu işleyebilmenin de sinemada ne kadar önemli olduğunu hatırlatıyor Scherfig.

The Riot Club’a en genel şekliyle bir İngiliz filmi diyebiliriz. Bireysel olarak insan özünü incelediği gibi İngilizlerin dünya üzerindeki etkilerine dair sunduğu alt metniyle de düşündürücü bir yapıya sahip. İngiltere, ‘üzerinde güneş batmayan ülke’ olarak bilindi çok uzun yıllar. Dünyanın işleyişinde her zaman söz sahibi oldular. Gerek ekonomik, gerek politik anlamda belirleyiciliklerini hiçbir zaman kaybetmediler. Peki tarih boyunca bunca imparatorluk ve ülke, dünya üzerinde güç sahibi olduktan sonra yok olmuş iken İngiltere’nin bu devamlılığı nereden kaynaklanıyor? İşte bunun cevabını The Riot Club’da bulmak mümkün. Dünyayı güçlü ailelerin yönettiğine dair komplo teorilerini hepimiz duymuşuzdur. Bunların gerçekliği ne derece doğru bilinmez fakat İngiltere’nin dünya üzerindeki etkisinin sebebi olarak yüksek sınıf ailelerden, sonraki nesillerine geçen ‘en iyi olmak’ saplantısını düşünebiliriz. Bireysel olarak en iyiyi isteyen kişiler, toplumsal olarak da kendi ülkelerinin iyiliğini istemektedirler. “En seçkin ırkın”, “en seçkin kişilerinden” oluşan The Riot Club’ın milli marşlarını da coşkuyla okumaları bunun bir göstergesi kabul edilebilir.

The Riot Club’ın üyelerini zengin züppesi diye nitelemek kesinlikle yetersiz ve yanlış olacaktır. Kendilerini beğenmişlik durumları dışarıya rahatsızlık verebiliyor fakat bu durum boş bir egodan kaynaklanmadığı için haliyle üzerine düşünmeyi gerektiriyor. Spordan, tarihe, politikadan sanata kadar pek çok alanda ortalamanın oldukça üstündeler bu ekibin üyeleri. Seyirci olarak siz bile bir noktaya kadar yaptıkları bazı aşırılıkları ‘haklarıdır’ diyerek kendi içinizde tolere edebiliyorsunuz çünkü onların yerinde olmayı diliyorsunuz içten içe. Film giriş ve final bölümü dışında asıl gelişmeler tek bir mekanda, bir pub’da geçiyor. Bu bölüm hem üyeleri daha iyi tanımak, hem de düşünce yapılarını anlamak için oldukça dikkate değer. 10 farklı kuşun etinden hazırlanmasını istedikleri yemeklerinin 9 kuştan oluştuğunu anladıklarında oldukça sinirleniyorlar. İstediklerini alamamak bu kişiler için kabul edilebilir bir durum değil. Karşılarındakilerin imkanları veya beklenmedik durumlar üyeler için önemsiz detaylar. Geleneksel yemek esnasında masanın altından bütün üyelere oral seks yapması için çağrılan eskortun önerilen yüksek miktarda paraya rağmen durumu kabul etmemesi üyelerin beklemedikleri bir şoktu. Bilgi, birikim ve donanımları kadar karşı cinsi etkilemedeki başarılarıyla da öne çıkan bu gençler reddedilmenin ne demek olduğunu pek bilmiyorlar. Miles’ın kız arkadaşının beklenmedik bir anda ortaya çıkması ve üyelerin aynı teklifi yinelemeleri seyircinin de gruba gösterdiği toleransın tükenmesine sebep oluyor. Kızın önünü keserek zorla öpmeye çalışmaları karşıdakinin gururunun, onurunun hatta varlığının bile kendileri için hiçbir şey ifade etmediğini gösteriyor bizlere. Bulundukları mekanın sahibinin kendileri ile ilgili şikayetlerini de hiçe sayan Oxfordlular, fazladan para vererek huzurlarının bozulmamasını sağlamaya çalışıyorlar. Yemek yedikleri odada bulunan her şeyi kırıp parçalayan, koltuklardan duvar kağıtlarına kadar her şeye zarar veren üyeler bu durum karşısında gitmelerini isteyen mekan sahibini de öldüresiye dövüyorlar. İçten geldiği gibi davranmak, kendini herhangi bir şekilde sınırlandırmamak hedonizmle açıklanabilir fakat savunmasız birine uygulanan orantısız şiddetin de tek açıklaması sadizmdir. Güç her zaman olduğu gibi yine beraberinde kötülüğü getirmiştir.

Harry Potter serisine hakim olanlar büyücülük okulu Hogwarts’taki Slytherin bölümünü hatırlayacaklardır. Bu bölüm çok zeki kişilerden oluşması yanında safkan büyücülüğe de önem veren bir geleneğe sahiptir. Asilliğin kanla taşındığına ve sonradan kazanılamayacağına inanırlar. The Riot Club da bu noktada Slytherin ile benzerlik göstermektedir. Kulüp üyelerinin her biri oldukça zeki, bilgili, başarılı tipler olmaları dışında kastın en üst tabakasına mensup kişilerdir. Sadece zengin olmak değildir burada bahsedilen ‘en üst’. Ezelden beri süregelen bir zenginlik ve saygınlıktır bu. İngiliz sinemasının yeni gözdesi, Pride filminden de hatırlayacağımız Ben Schnetzer’in canlandırdığı Dimitri karakteri, Yunan bir armatörün oğludur ve an itibariyle oldukça zengindir. Fakat bunlar asil bir temele dayanmadığı için, güç ezelden beri onlarla beraber olmadığı için Dimitri kulübün diğer üyeleri tarafından iğnelenmektedir. Kendilerine bu kadar yakın birini bile aşağı görebilen kişilerin toplumun geneline bakışını rahatlıkla anlayabilirsiniz. Kulüp üyelerinin birini aşağılamak için kullandıkları Harry Potter benzetmesi de bu noktada daha anlamlı hale gelmektedir.

Dışarıdan bakıldığında oldukça özenilesi hayatları olan kişilerin bu hayatla beraber kaybettiği değerleri de düşündürmesiyle The Riot Club ayrı bir önem kazanıyor. Senaryo düzeyindeki kırılmalarla çok daha derin bir yöne kayabilecekken bazı konuları üstten geçmesiyle puan kaybetse de genel olarak tatmin edici bir iş söz konusu. Oyuncu tercihleriyle oluşturulmak istenilen hissin rahatlıkla seyirciye aktarıldığı film, yorucu olmayan anlatımıyla da takdiri hak ediyor.

Tarihin pek çok döneminde toplumundan sıyrılmayı başarmış kişiler oldu. Kimi yetenekleriyle öne çıktı, kimi bilgisiyle, kimi yaratıcılığı ile… Başkalarından üstte olma durumları o kadar hoşlarına gitti ki çoğunluktan uzaklaştılar. Kendi içlerine kapanıp güçlü olanın gücünü devam ettirmesini sağladılar; oyunun kurallarını kendileri belirlediler, hep zirvede yer aldılar. Tarikatlarda, örgütlerde, gruplarda, kulüplerde varlıklarını sürdürdüler. Pek çok bilim adamı, sanatçı ve politikacının böyle topluluklara üye olduğu söylendi ve hala da söyleniyor. Laura Wade’in Posh isimli tiyatro oyunundan uyarlanan The Riot Club, bizi böyle bir grubun içine sokuyor ve bazı çarkların nasıl işlediğini gösterirken kişinin hayattan beklentilerini de sorgulatıyor. Alistair ve Miles, dünyanın en iyi üniversitesi kabul edilen Oxford’da ilk senelerini geçirmektedirler. Eski bir gelenek olarak bu en iyi üniversitesinin en iyi 10 öğrencisi de The Riot Club’ı oluşturmaktadır. Dahilik derecesinde zeki ve aynı zamanda sahip oldukları imkanlarla hedonistleşmiş kişilerden oluşan bu ekip, mezun olan 2 üye yerine kulübe yeni kişiler dahil etmelidirler. Genlerinden ötürü kulübe girmesi nispeten daha kolay olan Alistair ile çeşitli testleri başarıyla geçen Miles, The Riot Club’ın yeni üyeleri olurlar. Kulübün her sene gerçekleştirdiği geleneksel yemekte bir araya gelen 10 kişi beklenmedik olaylar yaşayacak ve bazı hayatlar değişecektir. 1959 doğumlu Danimarkalı yönetmen Lone Scherfig, sinemanın kesinlikle en riskli ve beğenilmesi oldukça güç bir alanı olan uyarlamalarda son yılların en başarılı işlerine imza atıyor. Lynn Barber’ın anılarından uyarlanan Education-Aşk Dersi, David Nichols’un çok satan romanından sinemaya aktarılan One Day-Bir Gün, özgün eseri seven kişiler tarafından da takdir edilen yapımlar olarak dikkat çekiyor. 2014 yapımı The Riot Club’ta da mevcut eseri alıp doğru şekilde işleyerek hikaye yazmak dışında onu işleyebilmenin de sinemada ne kadar önemli olduğunu hatırlatıyor Scherfig. The Riot Club’a en genel şekliyle bir İngiliz filmi diyebiliriz. Bireysel olarak insan özünü incelediği gibi İngilizlerin dünya üzerindeki etkilerine dair sunduğu alt metniyle de düşündürücü bir yapıya sahip. İngiltere, ‘üzerinde güneş batmayan ülke’ olarak bilindi çok uzun yıllar. Dünyanın işleyişinde her zaman söz sahibi oldular. Gerek ekonomik, gerek politik anlamda belirleyiciliklerini hiçbir zaman kaybetmediler. Peki tarih boyunca bunca imparatorluk ve ülke, dünya üzerinde güç sahibi olduktan sonra yok olmuş iken İngiltere’nin bu devamlılığı nereden kaynaklanıyor? İşte bunun cevabını The Riot Club’da bulmak mümkün. Dünyayı güçlü ailelerin yönettiğine dair komplo teorilerini hepimiz duymuşuzdur. Bunların gerçekliği ne derece doğru bilinmez fakat İngiltere’nin dünya üzerindeki etkisinin sebebi olarak yüksek sınıf ailelerden, sonraki nesillerine geçen ‘en iyi olmak’ saplantısını düşünebiliriz. Bireysel olarak en iyiyi isteyen kişiler, toplumsal olarak da kendi ülkelerinin iyiliğini istemektedirler. “En seçkin ırkın”, “en seçkin kişilerinden” oluşan The Riot Club’ın milli marşlarını da coşkuyla okumaları bunun bir göstergesi kabul edilebilir. The Riot Club’ın üyelerini zengin züppesi diye nitelemek kesinlikle yetersiz ve yanlış olacaktır. Kendilerini beğenmişlik durumları dışarıya rahatsızlık verebiliyor fakat bu durum boş bir egodan kaynaklanmadığı için haliyle üzerine düşünmeyi gerektiriyor. Spordan, tarihe, politikadan sanata kadar pek çok alanda ortalamanın oldukça üstündeler bu ekibin üyeleri. Seyirci olarak siz bile bir noktaya kadar yaptıkları bazı aşırılıkları ‘haklarıdır’ diyerek kendi içinizde tolere edebiliyorsunuz çünkü onların yerinde olmayı diliyorsunuz içten içe. Film giriş ve final bölümü dışında asıl gelişmeler tek bir mekanda, bir pub’da geçiyor. Bu bölüm…

Yazar Puanı

Puan - 77%

77%

Laura Wade’in Posh isimli tiyatro oyunundan uyarlanan The Riot Club, bizi seçkin bir grubun içine sokuyor ve bazı çarkların nasıl işlediğini gösterirken kişinin hayattan beklentilerini de sorgulatıyor.

Kullanıcı Puanları: 3.2 ( 6 votes)
77
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi