“Yazdığım hikayelerin birçoğu, yatmadan önce kendime anlattığım hikayelerdir.” 1912’de kaleme aldığı Tarzan of The Apes romanıyla üne kavuşan İngiliz yazar Edgar Rice Burroughs, yarattığı en önemli kahramanı Tarzan’ı ve maceralarını bu cümleyle özetler. Gerçekten de 100 yılı aşkın bir süredir sadece edebiyat dünyasında değil; sinemada da boy gösteren bu kahramanın başarısı, yarattığı masalsı evrende gizlidir. Özellikle sanayileşme ile at başı giden şehirleşme bizleri bunalttıkça medeniyet ve ilkellik arasında gidip gelen Tarzan’ın yer aldığı fantezi evreni, gücünü korumayı başarır. Fakat bu fantezi ile bize aktarılmak istenenler her zaman farklılık gösterir. Yönetmenliğini; Harry Potter serisinden hatırladığımız David Yates’in üstlendiği Tarzan Efsanesi – The Legend of Tarzan- de hikayeyi başa sararak, daha çok 2000’lere yakışır bir görsellik yaratma amacıyla yola çıksa da defolarını gizleyemiyor.

Tarzan Efsanesi kronolojik bir anlatımla adım adım gitmek yerine paralel kurgu ile kahramanın iki farklı dönemini kesiştiriyor. Bir yandan Tarzan’ın (Alexander Skarsgård) ailesini nasıl yitirdiğini ve goriller tarafından nasıl büyütüldüğünü izlerken diğer yandan onun İngiltere’deki aristokrat yaşamını takip ediyoruz. Tarzan’ın Jane (Margot Robbie) ile tanışması gibi sahneler de böylece fazla detaya girilmeden sunulmuş oluyor. Çünkü filmin amacı; Tarzan’ın köklerine ve ait olduğu yere dönüşüne yol açmak. Burada da devreye elbette kolonyalizm laneti giriyor ve Belçika kralı II. Leopold’un Kongo üzerindeki emelleri ile onun tarafından görevlendirilen Leon Rom’un (Christoph Waltz) kişisel hırsları ön plana çıkıyor.

Kolonyalizm Bireysel Bir Suçtur

İlk bakışta tüm sorunların kişiselleştirilmesinin filme dinamizm getirdiği konusunda yönetmene ve senaristlere hak vermek mümkün. Sonuçta 180 milyon dolarlık bütçeye sahip bir filmin ilk olarak göze hitap etmesi ve Burroughs’un kendi sözleriyle bir “masal” anlatması, tutturulması gereken bir hedef olsa gerek. Fakat filmin ne kolonyalizm  ne de medeniyet-ilkel dünya çatışması konusunda söyleyecek bir sözü olmaması, söylenen sözlerin ise inandırıcılıktan uzak ve duyar kasma amacıyla var olmaları görsel dinamizme bile ket vuracak cinsten. Mesela Tarzan’ın filmde yeni yaşantısı ile hiçbir sorunu yok, hatta gururla Lordlar Kamarası’ndaki mevkisini karşısındakinin yüzüne vurabiliyor. Buna karşın siyah Afrikalı kardeşlerinin başlarının belada olması nedeniyle gurur duyduğu Batılı kimliğini bir kahraman statüsüne çevirerek harekete geçebiliyor. Yani Tarzan’ın motivasyonu, kendi doğasına olan dönüşünden değil de kendisine biçtiği güçlü, yakışıklı ve kurtarıcı olma görevlerine dayanıyor. Uygar dünyanın karakterin hayatına vurduğu darbe ve masumiyetin yitirilmesi gibi kavramlar, iki saniyede geçiştirilen “kaybedilen evlat” klişesi ile veriliyor. Kaldı ki film boyunca Kongo’daki dehşet verici uygulamalarıyla eleştirilen Belçika Kralı’na karşın ne İngilizler ne de Amerikalılar bu suçlamalardan nasiplerini almıyorlar. Filmde yer alan iki karakter; Tarzan’ı Kongo’daki gelişmelerden haberdar eden ve sonra da film boyunca ona eşlik eden George Washington Williams (Samuel L. Jackson) ile Belçikalılarla işbirliği yapan İngiliz iş adamı Mr. Frum (Simon Russell Beale) tüm suçun kişiselleştirilmesini sağlıyorlar. Eski bir asker olan Afro-Amerikan Williams, Kızılderililere karşı işlenen suçlardan dolayı günah çıkarsa da İç Savaş sonrasında yıllarca insanca yaşama hakkı elde edemeyen siyah bireyler düşünüldüğünde bu, komik bir çaba olarak kalıyor. Mr. Frum ise İngiliz hükumetinin insan haklarına saygı duyan ve Belçika kralını uyaran (!) girişimleri düşünüldüğünde çürük bir elmadan öteye gidemiyor. Zira “Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk”un tüm dünyaya uygarlaşma getirdiğine yönelik inancı sorgulamak, “bu bir aksiyon filmi, izle ve keyif al” düşüncesi ile çatışma içine girebilir mi? Pek umudum yok.

Tarzan Efsanesi: Basit Bir Cennete Dönüş Fantezisi

Diğer taraftan Tarzan filmlerinin vazgeçilmez ataerkil yaklaşımının izlerini bu filmde de sürmek mümkün. Genel olarak Tarzan hikayelerindeki çatışma hükmeden/erkek Batılı ile hükmedilmeye çalışılan/kadın Doğa arasında yaşanır. Tarzan ise kökeni ve okuduğu kitaplar sayesinde Batı’ya, büyüdüğü ortam ve kullandığı dil aracılığıyla doğaya aittir. Tarzan ne zamanki Jane’e aşık olur; onun peşinden gider ve Batılı yaşama adapte olur. Kısacası Adem’in Havva’nın peşinden giderek cennet bahçesini terk ettiğine yönelik inanç, Tarzan mitinin temelini oluşturur. Filmde ise Tarzan’ın tekrardan cennete dönüşü kolay olmuyor, öncelikle karşı taraftan bir kabul –kendisine bakan goril ailesi tarafından- alması ve doğada kazandığı yetenekleri yeniden sivriltmesi gerekiyor. Fakat Batılı olarak hükmetme çabası daha baskın çıkıyor; mücadele gereği de olsa önce husumetli olduğu Mbonga ve kabilesini, sonraysa ormandaki hayvanları savaşa dahil ediyor. Bir bakıma Batı’dan öğrendiği diplomasi yeteneğini, kendisini duygusal açıdan savaşa hazırlayan Williams’ın telkinleri ile birleştiriyor. Bu savaşın sonunda zafer elde edilecek olsa dahi, kolonyalizm konusunun etrafından dolaşan filmde ne doğanın zaferinden ne de uygarlığın diz çöküşünden söz etmek mümkün olmuyor. Tüm övgüler kahramanımıza gidiyor ve dünya sadece 109 dakikalığına güzelleşiyor.

Tarzan Efsanesi – The Legend of Tarzan, bahsi geçen efsaneyi 2000’li yıllara taşıma çabasıyla “her yol mübah” anlayışını güdüyor ve ancak Burroughs’un “masal saati” tanımının hakkını verebiliyor. Gözleri açık uyumayı seven tüm izleyicilere önerilir.

“Yazdığım hikayelerin birçoğu, yatmadan önce kendime anlattığım hikayelerdir.” 1912’de kaleme aldığı Tarzan of The Apes romanıyla üne kavuşan İngiliz yazar Edgar Rice Burroughs, yarattığı en önemli kahramanı Tarzan’ı ve maceralarını bu cümleyle özetler. Gerçekten de 100 yılı aşkın bir süredir sadece edebiyat dünyasında değil; sinemada da boy gösteren bu kahramanın başarısı, yarattığı masalsı evrende gizlidir. Özellikle sanayileşme ile at başı giden şehirleşme bizleri bunalttıkça medeniyet ve ilkellik arasında gidip gelen Tarzan’ın yer aldığı fantezi evreni, gücünü korumayı başarır. Fakat bu fantezi ile bize aktarılmak istenenler her zaman farklılık gösterir. Yönetmenliğini; Harry Potter serisinden hatırladığımız David Yates’in üstlendiği Tarzan Efsanesi – The Legend of Tarzan- de hikayeyi başa sararak, daha çok 2000’lere yakışır bir görsellik yaratma amacıyla yola çıksa da defolarını gizleyemiyor. Tarzan Efsanesi kronolojik bir anlatımla adım adım gitmek yerine paralel kurgu ile kahramanın iki farklı dönemini kesiştiriyor. Bir yandan Tarzan’ın (Alexander Skarsgård) ailesini nasıl yitirdiğini ve goriller tarafından nasıl büyütüldüğünü izlerken diğer yandan onun İngiltere’deki aristokrat yaşamını takip ediyoruz. Tarzan’ın Jane (Margot Robbie) ile tanışması gibi sahneler de böylece fazla detaya girilmeden sunulmuş oluyor. Çünkü filmin amacı; Tarzan’ın köklerine ve ait olduğu yere dönüşüne yol açmak. Burada da devreye elbette kolonyalizm laneti giriyor ve Belçika kralı II. Leopold’un Kongo üzerindeki emelleri ile onun tarafından görevlendirilen Leon Rom’un (Christoph Waltz) kişisel hırsları ön plana çıkıyor. Kolonyalizm Bireysel Bir Suçtur İlk bakışta tüm sorunların kişiselleştirilmesinin filme dinamizm getirdiği konusunda yönetmene ve senaristlere hak vermek mümkün. Sonuçta 180 milyon dolarlık bütçeye sahip bir filmin ilk olarak göze hitap etmesi ve Burroughs’un kendi sözleriyle bir “masal” anlatması, tutturulması gereken bir hedef olsa gerek. Fakat filmin ne kolonyalizm  ne de medeniyet-ilkel dünya çatışması konusunda söyleyecek bir sözü olmaması, söylenen sözlerin ise inandırıcılıktan uzak ve duyar kasma amacıyla var olmaları görsel dinamizme bile ket vuracak cinsten. Mesela Tarzan’ın filmde yeni yaşantısı ile hiçbir sorunu yok, hatta gururla Lordlar Kamarası’ndaki mevkisini karşısındakinin yüzüne vurabiliyor. Buna karşın siyah Afrikalı kardeşlerinin başlarının belada olması nedeniyle gurur duyduğu Batılı kimliğini bir kahraman statüsüne çevirerek harekete geçebiliyor. Yani Tarzan’ın motivasyonu, kendi doğasına olan dönüşünden değil de kendisine biçtiği güçlü, yakışıklı ve kurtarıcı olma görevlerine dayanıyor. Uygar dünyanın karakterin hayatına vurduğu darbe ve masumiyetin yitirilmesi gibi kavramlar, iki saniyede geçiştirilen “kaybedilen evlat” klişesi ile veriliyor. Kaldı ki film boyunca Kongo’daki dehşet verici uygulamalarıyla eleştirilen Belçika Kralı’na karşın ne İngilizler ne de Amerikalılar bu suçlamalardan nasiplerini almıyorlar. Filmde yer alan iki karakter; Tarzan’ı Kongo’daki gelişmelerden haberdar eden ve sonra da film boyunca ona eşlik eden George Washington Williams (Samuel L. Jackson) ile Belçikalılarla işbirliği yapan İngiliz iş adamı Mr. Frum (Simon Russell Beale) tüm suçun kişiselleştirilmesini sağlıyorlar. Eski bir asker olan Afro-Amerikan Williams, Kızılderililere karşı işlenen suçlardan dolayı günah çıkarsa da İç Savaş sonrasında yıllarca insanca yaşama hakkı elde edemeyen siyah bireyler düşünüldüğünde bu, komik bir çaba olarak kalıyor. Mr. Frum ise İngiliz hükumetinin insan haklarına saygı duyan ve Belçika kralını uyaran (!) girişimleri düşünüldüğünde çürük bir elmadan öteye gidemiyor. Zira “Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk”un tüm dünyaya uygarlaşma getirdiğine yönelik inancı sorgulamak, “bu bir aksiyon filmi, izle ve keyif al” düşüncesi ile çatışma içine…

Yazar Puanı

Puan - 50%

50%

Tarzan Efsanesi 2000’lere yakışır bir görsellik yaratma amacıyla yola çıksa da defolarını gizleyemiyor.

Kullanıcı Puanları: 4.35 ( 1 votes)
50
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi