Alejandro Gonzalez Inarritu’nun Babel, 21 Grams, Ameros Perros gibi en bilinen filmlerinin senaryosunu yazan ve bu projelerin arkasındaki fikir babası olarak öne çıkan Guillermo Arriaga’nın bu yıl festivalde gösterilen yeni projesi Tanrılarla Konuşmalar – Words with Gods, yazar ve yönetmenin önceki işlerini aratmayacak derecede yaratıcılığı içinde barındıran başarılı bir eser.

Hector Babenco, Álex de la Iglesia, Bahman Ghobadi, Amos Gitai, Emir Kusturica, Mira Nair, Hideo Nakata, Warwick Thornton ve projenin yaratıcısı Guillermo Arriaga’nın aralarında bulunduğu dokuz yönetmenin çektikleri kısa filmlerden oluşan Tanrılarla Konuşmalar, farklı yönetmen ve hikayelere sahip olmasına karşın temel bir düşünce çerçevesinde oluşturularak tek bir film olarak ele alınmış. Bu açıdan filmi izlerken geçtiğimiz yıl Filmekimin’de izlediğim ve ülkemizde vizyona da giren The Turning filmini hatırladım ister istemez. O da benzer şekilde bir antoloji fikriyle yaratılmıştı.

Film aslında adından da anlaşılacağı üzere tanrıyla iletişim teması çerçevesinden, farklı dinlere dair kısa hikayelerden oluşuyor. Avustralya’daki Aborjinlerin yerel dinlerinden İslamiyet’e kadar genel çerçevede ilk akla gelen hemen tüm dinler filmde kendine yer bulmuş. Ama burada, aynı zamanda filmin en büyük artısı olan en önemli özellik, her din ve dolayısıyla kültürel hikayeyi o coğrafyadan bir yönetmenin çekmiş olması. Bu bir anlamda yerele yerelden bakışı sağlayarak o coğrafyalara dair getirilen ön yargılı bakış açılarını da yıkmaya yönelik bir hamleye dönüşüyor hiç kuşkusuz. Hatta burada yönetmenlere sunulan özgürlüğün neticesinde ortaya çıkan filmlerde yaklaşım olarak karakteristik özelliklerin kendini göstermesi durumu da söz konusu olmuş.

Sinemasal anlamda bir antoloji söz konusu olduğunda ister istemez herkesin ilk merak ettiği şey birbirinden ayrı filmlerden oluşan yapıtın bir bütünlük taşıyıp taşıyamayacağı oluyor. En nihayetinde The Turning’le ilgili yapılan tartışmaların odağında olan mesele de hep bu bütünlük mevzusuydu. Tanrılarla Konuşmalar, yönetmenlere özgürlük alanı sağlama düşüncesi üzerinden yaratıldığı için olası kopuklukları daha baştan göze alarak işe girişiyor. Bir anlamda bunu filmlerin özgüllüğüyle kapatmaya çalışıyor diyebiliriz. Bu; yönetmenlere saygılı, cesur yaklaşım tekil olarak yaratılan kısa filmlerin, özellikle de bazılarının gerçekten çok çok iyi olmasını sağlamış. Ama bir noktadan sonra bunun için filmin feda edildiğini de söylemek yanlış olmaz.

Avustralya’dan başlayarak İsrail, Meksika, İspanya, Japonya gibi dünyanın kendine has özellikler barındıran coğrafyalarında hikayeler yaratan filmin yazımın başında bahsettiğimiz, bu hikayeleri tek çatı altında toplayan temel düşüncesi tanrı figürü olsa da alt metinde oldukça derinlikli bir genel insanlık portresi var. Her ne kadar farklı olayları işlese de dikkatle bakıldığında fark edileceği üzere her hikayedeki baş kahraman, insanın hayatındaki bir evresini temsil etmektedir. O yüzden ilk hikaye doğumla başlar daha sonra çocukluk, gençlik ve yaşlılık olarak son bulur. Ama bu sıralama çizgisel şekilde ilerlemez ki bu da filmin yaklaşım olarak takdir edilesi yanlarından biridir. Bunun sebebi ise filmin bir antoloji olmasında yatar aslında. Bu yapıya sahip filmlerin avantajı; belirli anlam boşlukları yaratarak ve burayı seyirci için bir tür düşünme pratiği uzamına (düşünsel anlamda mekan) dönüştürerek, seyirci nezdinde normalde ulaşılamayacak kavrayışlara ulaşılmasını sağlamasıdır. Bu konuda Fransız düşünür Jacques Derrida, doğrudan didaktik olmamasına karşın “dil” meselesi üzerinden aslında her tür söylemin ideolojik (didaktik) olduğunu ve anlatıda bunun ortaya çıkarılması için de yapısökümün uygulanması gerektiğini söyler. Antolojik filmlerin yarattıkları bu düşünme pratikleri uzamları işte tam da bu “dil”in ideolojik yapısının önüne geçmesi açısında oldukça önemlidir.

Derrida’nın bahsettiği bu ideolojik meseleden kurtulmanın bir yolu olarak da Gilles Deleuze’ün Henri Bergson’dan ödünç aldığı “sezgisel”lik kavramı devreye girer. Bu aslında Hegel’in ortaya attığı diyalektik düşünme pratiğine bir karşı çıkıştır. Buradaki amaç; tez-antitez-sentez üçlüsüyle belirlenimci bir şekilde oluşturulacak söylemin, söyleyenle olan bağını kırmaktır. Derrida bunu yapısökümle zaten yapmaktadır. Burada Deleuze’ün sezgisellik kavramı, yaratıcı tarafından olayın irdelenmesinde işe yarar. Yani yönetmen eserini diyalektik belirlenimci ideolojiden kurtarabilmek için sezgisel bir anlatının önünü açmalıdır. Burada kast edilen sezgisellik aslında söylemsel veya mantıksal olan her şeyin dışında olan bir şeydir. Evet bu biraz zor bir kavram ama Tanrılarla Konuşma’da tam da bunun karşılığı olan, sıralamanın çizgisel gitmemesi gerçekten çok güzel bir örnek. Hatta belki kavramı anlamak için bile işe yarayabilecek türden.

Dinler üzerinden yaratılan hikayeyi insanlık alt metniyle süsledikten sonra filmin finali büyük bir merak konusu oluyor ister istemez. İnsanlığın son evresine dair getirilmesi muhtemel bazı düşünceler beliriyor elbette aklımızda ama özellikle son bölümün ateizm üzerine olması beklediğimizden çok daha derin bir anlamla karşılaşmamızı sağlıyor. Filmin finali bu açıdan Friedrich Nietzsche’nin nihilist felsefesine de doğrudan müdahil olmuş oluyor aslında. Hatta söylemi tam olarak şu: “Tanrı öldü! Onu biz öldürdük…”

Tanrılarla Konuşmalar; üzerine düşünüldüğünde yeni anlamalara yelken açılmasını, yapısı itibariyle sağlamaya yönelik oluşturulmuş olmasından dolayı, bireysel olarak izleyiciye normalden çok daha fazla şey katıyor. Tüm bu anlamların dışındaysa filmle ilgili birçok ilginç anekdot da var. Örneğin Emir Kusturica’nın çektiği bölümün baş rolünü de yine yönetmenin kendisi üstlenmiş. İslam’la ilgili bölümü Ghobadi Mardin’de çekmiş ve bu bölümdeki oyunculardan biri de Yılmaz Erdoğan.

Filmin genelinde bazı kopukluklar oluşması pahasına yönetmenlere tanınan özgürlüklerden bahsetmişken özellikle bazı bölümlere değinmemek olmaz sanırım. Çünkü Amos Gitai’nin çektiği hikaye sinemasal değer, Ghobadi’nin çektiği bölüm eşsiz ironik mizah, Arriaga’nın çektiği kısımsa etkileyicilik açısından kesinlikle çok üst düzey işlerdi. Özellikle de Gitai’nin İsrail bölümünde çektiği kısa film, hem tamamen plan sekansından oluşması hem de bellek ve zaman mefhumlarını inanılmaz etkileyici bir şekilde bir araya getirmesiyle tek başına Tanrılarla Konuşmalar’ı sırtlamaya yetecek derecede başarılıydı.

Zaten filmin bütününde yaşanan kopukluğun üstünün örtülememesine sebep olan şeylerden biri de aslında bu bahsettiğimiz mesele. Yani bazı bölümler çok çok iyiyken bazılarının oldukça yüzeysel kalması. Yine de iki saatlik süresi ve görece anlaşılması zor, hikayeleri bir araya getiren alt metnine karşın Tanrılarla Konuşmalar hem seyir zevki hem de farklı bakış açılarının önünü açması açısından oldukça değerli ve kaçırılmaması gereken bir yapım.

Alejandro Gonzalez Inarritu’nun Babel, 21 Grams, Ameros Perros gibi en bilinen filmlerinin senaryosunu yazan ve bu projelerin arkasındaki fikir babası olarak öne çıkan Guillermo Arriaga’nın bu yıl festivalde gösterilen yeni projesi Tanrılarla Konuşmalar - Words with Gods, yazar ve yönetmenin önceki işlerini aratmayacak derecede yaratıcılığı içinde barındıran başarılı bir eser. Hector Babenco, Álex de la Iglesia, Bahman Ghobadi, Amos Gitai, Emir Kusturica, Mira Nair, Hideo Nakata, Warwick Thornton ve projenin yaratıcısı Guillermo Arriaga’nın aralarında bulunduğu dokuz yönetmenin çektikleri kısa filmlerden oluşan Tanrılarla Konuşmalar, farklı yönetmen ve hikayelere sahip olmasına karşın temel bir düşünce çerçevesinde oluşturularak tek bir film olarak ele alınmış. Bu açıdan filmi izlerken geçtiğimiz yıl Filmekimin’de izlediğim ve ülkemizde vizyona da giren The Turning filmini hatırladım ister istemez. O da benzer şekilde bir antoloji fikriyle yaratılmıştı. Film aslında adından da anlaşılacağı üzere tanrıyla iletişim teması çerçevesinden, farklı dinlere dair kısa hikayelerden oluşuyor. Avustralya’daki Aborjinlerin yerel dinlerinden İslamiyet'e kadar genel çerçevede ilk akla gelen hemen tüm dinler filmde kendine yer bulmuş. Ama burada, aynı zamanda filmin en büyük artısı olan en önemli özellik, her din ve dolayısıyla kültürel hikayeyi o coğrafyadan bir yönetmenin çekmiş olması. Bu bir anlamda yerele yerelden bakışı sağlayarak o coğrafyalara dair getirilen ön yargılı bakış açılarını da yıkmaya yönelik bir hamleye dönüşüyor hiç kuşkusuz. Hatta burada yönetmenlere sunulan özgürlüğün neticesinde ortaya çıkan filmlerde yaklaşım olarak karakteristik özelliklerin kendini göstermesi durumu da söz konusu olmuş. Sinemasal anlamda bir antoloji söz konusu olduğunda ister istemez herkesin ilk merak ettiği şey birbirinden ayrı filmlerden oluşan yapıtın bir bütünlük taşıyıp taşıyamayacağı oluyor. En nihayetinde The Turning’le ilgili yapılan tartışmaların odağında olan mesele de hep bu bütünlük mevzusuydu. Tanrılarla Konuşmalar, yönetmenlere özgürlük alanı sağlama düşüncesi üzerinden yaratıldığı için olası kopuklukları daha baştan göze alarak işe girişiyor. Bir anlamda bunu filmlerin özgüllüğüyle kapatmaya çalışıyor diyebiliriz. Bu; yönetmenlere saygılı, cesur yaklaşım tekil olarak yaratılan kısa filmlerin, özellikle de bazılarının gerçekten çok çok iyi olmasını sağlamış. Ama bir noktadan sonra bunun için filmin feda edildiğini de söylemek yanlış olmaz. Avustralya’dan başlayarak İsrail, Meksika, İspanya, Japonya gibi dünyanın kendine has özellikler barındıran coğrafyalarında hikayeler yaratan filmin yazımın başında bahsettiğimiz, bu hikayeleri tek çatı altında toplayan temel düşüncesi tanrı figürü olsa da alt metinde oldukça derinlikli bir genel insanlık portresi var. Her ne kadar farklı olayları işlese de dikkatle bakıldığında fark edileceği üzere her hikayedeki baş kahraman, insanın hayatındaki bir evresini temsil etmektedir. O yüzden ilk hikaye doğumla başlar daha sonra çocukluk, gençlik ve yaşlılık olarak son bulur. Ama bu sıralama çizgisel şekilde ilerlemez ki bu da filmin yaklaşım olarak takdir edilesi yanlarından biridir. Bunun sebebi ise filmin bir antoloji olmasında yatar aslında. Bu yapıya sahip filmlerin avantajı; belirli anlam boşlukları yaratarak ve burayı seyirci için bir tür düşünme pratiği uzamına (düşünsel anlamda mekan) dönüştürerek, seyirci nezdinde normalde ulaşılamayacak kavrayışlara ulaşılmasını sağlamasıdır. Bu konuda Fransız düşünür Jacques Derrida, doğrudan didaktik olmamasına karşın “dil” meselesi üzerinden aslında her tür söylemin ideolojik (didaktik) olduğunu ve anlatıda bunun ortaya çıkarılması için de yapısökümün uygulanması gerektiğini söyler. Antolojik filmlerin yarattıkları bu düşünme pratikleri uzamları işte tam da bu “dil”in ideolojik yapısının önüne…

Yazar Puanı

Puan - 82%

82%

Tanrılarla Konuşmalar hem seyir zevki hem de farklı bakış açılarının önünü açması açısından oldukça değerli ve kaçırılmaması gereken bir yapım.

Kullanıcı Puanları: 3.35 ( 1 votes)
82
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi