16. Uluslararası !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nin Keş!f bölümünde yer alan Şehrin Son Günlerinde – In The Last Days of The City filminin yönetmeni Tamer El Said ile ilk filmini çekerken yaşadığı süreç ve Mısır’daki gelişmeler üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

Söyleşi: Gizem Çalışır, Batu Anadolu

Batu Anadolu: Alternatif bir film merkezi olan ve bağımsız sinemacılara işbirliği, araştırma ve tanışma imkanı sunan Cimatheque’in kurucuları arasındasınız. Aynı zamanda bu merkezde bir gösterim salonu ile filmler ve kitaplardan oluşan bir kütüphane yer alıyor. Bu merkezi açma fikri nasıl ortaya çıktı?

Tamer El Said: İlk başta mevcut sinema endüstrisinin dışında bir şeyler yapmak istiyorduk. Bu her zaman karmaşık bir süreçtir çünkü altyapıya ve parasal desteğe ihtiyaç duyarsınız. Özellikle altyapı, neler yapabileceğiniz konusunda önemli bir kıstastır. Konuyla ilgili çalışmalara başladığımızda aklımıza gelen bir diğer konu da nasıl farklı bir prodüksiyon modeli yaratabileceğimizdi. İlk başta ulaşabildiğim kadar çok yapımcıyla konuştum ama ne yazık ki kimse böyle bir projede yer almak istemiyordu. Bu nedenle kendim bir yapım şirketi kurmak zorunda kaldım, küçük bir ofisimiz vardı. Kahire’nin merkezindeki eski binalardan birindeydi. Çalışmaya başlamamızdan kısa bir süre sonra devrim hareketi başladı. Bir anda dostlarımız tarafından ziyaretçi akınına uğradık. Çünkü herkes konuşacak, bir şeyler üretecek bir alan bulmak istiyordu. Zamanla çalışmalara ayırdığımız alanda genişlemeler oldu, çok güzel bir gösterim odasına sahibiz. Devletin ve ana akım endüstrinin etkisi dışındaki alanda bir sinema var olamıyordu, biz de bu alanı yaratmayı hedefledik.

Mısır ve Suriye’deki politik gelişmeler, dünya çapındaki festivallerin ilgisini bu coğrafyaya çekmeye başladı.

Batu Anadolu: Mısır’daki devrim hareketinden sonra konuyla ilgili çok sayıda başarılı belgesel izleme imkanı bulduk. Sizce Mısır’da sinemaya ilgi gösteren kişi sayısı son beş yılda artış gösterdi mi?

Tamer El Said: Aslında tam tersinin olduğunu düşünüyorum. Uluslararası bağlamda Mısır sinemasına olan ilginin artışından söz edilebilir. Mısır ve Suriye’deki politik gelişmeler, dünya çapındaki festivallerin ilgisini bu coğrafyaya çekmeye başladı. Baskı ortamından dolayı ülkede sinemaya olan ilgide azalmadan bile söz edilebilir.

Bazı filmler sorular sormayı, bazı filmler ise cevap vermeyi seçerler. Ben cevap veren filmleri sevmiyorum..

tamer-el-said-filmloverss

Gizem Çalışır: Geçtiğimiz günlerde Jadaliyya’dan Alia Ayman’ın Arap filmleri ile küresel izleyiciler arasındaki ilişkiye dikkat çeken bir makalesini okudum. Ayman bazı filmlerin “gerçek insanları birer stereotip gibi yansıttığını ve hayatlarının sadece ilginç kısımlarını vurgulayarak Mısır’ın, Tahrir’in, İslam’ın, kadının, sanatın, sanatın, savaşın, çatışmanın, açlığın, yerinden etmenin ve direnişin klişe versiyonlarını izleyiciye aktardığını” iddia ediyor. Daha çok belgesel filmleri hedef almış olsa da özellikle uluslararası izleyicilere hitap etmek için bahsi geçen klişelerin Mısır sinemasında kullanıldığını düşünüyor musunuz?

Tamer El Said: Devrim hareketinden sonra tanıdığım tüm Avrupalı yönetmenler bana yaşananlarla ilgili bir film çekip çekmeyeceğimi sordu. Bir yönetmen olduğunuzu düşünün; kendinizi sinema yoluyla ifade etmek istiyorsunuz ama bunu yapmak için herhangi bir alana, şansa sahip değilsiniz. Tekelci bir endüstride bunu yapmanız zor, devlet önünüze birçok engel koyuyor. Fakat siz kendinizi ifade edebileceğiniz uluslararası bir alana kavuşuyorsunuz. İnanılmaz derecede karmaşık bir süreci ele almanız gerekiyor. Devrimi ve ülkede neler yaşandığını anlatmak istiyorsunuz ve bunu belki 50 dakika ya da 1 saatte yapmanız bekleniyor. Bu konuda bir film yaparken, aynı zamanda yaşanan olaylarla ilgili hiçbir bilgiye sahip olmayan izleyicileri de düşünüyorsunuz. Diyelim ki Türkiye’de yaşananlarla ilgili 2 saatlik bir film yapmak istiyorsunuz. Sofistike bir eser ortaya çıkarmanız oldukça zor olur. Bahsi geçen filmler, tüm dünyaya gerçekte neler olduğunu anlatmaya çalışıyorlar. Bence Mısırlı sinemacılardan beklenen hareket budur. Filmler kimin iyi kimin kötü karakter olduğunu anlatmak zorunda değiller, bu sorulara cevap vermezler. Ben de filmimde şehrin değişik katmanlarını göstermek istedim. Her katmanı ele almayı düşündüğümde bazı şeyleri basitleştirmem gerekir, çünkü iki saatlik bir sürem vardır. Alia’nın klişe olarak nitelendirdiği durumu daha çok prodüksiyon biçimi ve endüstri üzerinden anlamak gerekiyor. Bence Alia, makalesinde belirttiği endişeler konusunda tamamen haklı. Tanıdığım birçok yönetmen de özellikle yapım süreçleri nedeniyle benzer endişelere sahipler. Büyük yapım şirketlerinin ilgilendiği tek konu filmin devrim ile ilgili olup olmadığı! Elbette, iyi bir film yapmanın yolu bu değil. Bazı filmler sorular sormayı, bazı filmler ise cevap vermeyi seçerler. Ben cevap veren filmleri sevmiyorum ve açıkçası biraz kibirli buluyorum.

Batu Anadolu: Geçtiğimiz yıl son filminiz Şehrin Son Günlerinde – In The Last Days of The City, Kahire Film Festivali’nin yarışma bölümünden çıkarıldı. Festival yönetimi konuyla ilgili olarak, filminizin Kahire’den önce birçok festivalde yer aldığını ve bunun kendilerine yönelik bir saygısızlık olduğunu ima etti. Sizce bu kararın arkasındaki gerçek neden bu muydu? Bu olaydan sonra filminizi Mısır izleyicisi ile buluşturma şansınız oldu mu?

Festivalin başlamasına bir hafta kala filmin yarışma bölümünden çıkarılması büyük bir skandaldı. Gerçek nedenin bu olduğunu düşünmüyorum, başka festivallerde yer alacağımızı festival yönetimi de biliyordu. Herhangi bir uyarıda bulunmadılar, zaten Kahire Film Festivali’nin çok öncesinde filmin yolculuğu başlamıştı. Filmi yarışmaya dahil ettiklerinde birçok festivale zaten katılmıştık ve hatta elde ettiğimiz başarıdan dolayı beni tebrik bile ettiler. Bu nedenle bahsettikleri gerekçelere inanmıyorum, filmin elde ettiği başarıdan dolayı festivale dahil edilmiştik. Ayrıca yarışmada yer alan birçok film de uluslararası festivallerde gösterildiler. Bazıları bölgesel festivallerde de yer aldılar fakat yarışmadan çıkarılmadılar. Festivalde ilk gösterimini yapacak tek bir film vardı ve o da festivalden iki hafta önce tamamlanmıştı. Filmini Kahire’de göstermek, benim hayalim ve aynı zamanda filmi yapma nedenimdi. Kahire’yi anlatan bir filmin bağlamını, en iyi Kahireli izleyiciler anlayabilirdi ve onlardan alacağım geri dönüş benim için çok önemliydi. Şu an sansür kurulundan gelecek izni bekliyoruz ve filmin gösterime girmesi için tüm gücümüzle çalışıyoruz.

In the Last Days of the City gerçek ve kurmaca arasındaki sınırları muğlaklaştıran, görünmez kılan bir yapıya sahip.

Gizem Çalışır: Öncelikle filminizi çok beğendiğim, özellikle Keş!f yarışmasında favori filmim olduğunu söyleyebilirim. Benim için Şehrin Son Günlerinde – In The Last Days of The City, Kahire için bir ağıt ve bir çeşit şehir senfonisi niteliği taşıyor. Açıkçası böyle bir filmi yaratırken nereden yola çıktığınızı merak ediyorum. Süreç nasıl ilerledi ve düşünceleriniz nasıl şekillendi? Zamanla şehirle olan ilişkiniz nasıl etkilendi?

Tamer El Said: Çok teşekkür ederim. (Gülerek) Zamanınız var mı? Önceki sorularda filmlerde kullanılan klişelerden bahsetmiştiniz. Ben de kendi kendime “bir film, bir şehri nasıl anlatabilir?” diye sordum. Oldukça zorlayıcı bir süreçti. Kahire’yi her zaman beni ben yapan şehir olarak anıyorum. Şehrin merkezinde yaşıyorum. Filmde kullanılan ev, benim kendi evim. Filmde yer verdiğim çevre, uzun zamandır yaşadığım çevre. Arkadaşlarımla buluşmam, sokaktaki insanları görmem; bunlar hep aklımda biriktirdiğim resimlerdi. İyi bir filmin, her zaman içinizdeki güçlü bir dürtüden geldiğini düşünürüm. Bu dürtüye sahip olmadan başaramazsınız. Bu dürtü, var oluşunuzu sürdürmek için tek yolunuzdur. Bence yaptığın en iyi film, o olmadan var olamayacağın filmdir. Tabii bu kadar dramatik değil, ama ilk olarak kendime neden bu filmi yapmak istediğimi sordum. Benim için kafamdaki imajları yansıtmaktan farklıydı, resimleri arka arkaya dizdiğinizde ancak bir kartpostal hissi yaratırsınız ve turistik bir resim ortaya koyarsınız.

Her zaman merak etmişimdir; gerçek bir şeyi alıp perdeye yansıttığınızda, o gerçekliğin bir sihir içerdiğini görürsünüz. Bir gerçekliği yeniden yaratmaya çalıştığınızda o gerçekliğin bir kısmını kaybedersiniz. Benim fikrim de film yapım sürecinin nasıl sorgulanabileceği üzerineydi. Şehir arka planda yer alırken, ortaya çıkan sihri sinematik bir yolla nasıl yakalayabilirsiniz? Tüm amaç, katı olmayan bir şeye ulaşma çabasıydı. Sanki yapmaya çalıştığım şey havayı tutup yakalamaktı. Gerçekten bilmediğiniz bir yere ulaşmak isterseniz, kaybolmanın getireceği kırılganlığı kabul etmeniz gerekir. Nereye gideceğini bilmediğiniz bir filmi yapma riskinin altına girerseniz, bu uzun yola tüm oyuncularla ve teknik ekiple çıktığınızı bilmelisiniz. Bu kırılgan ve sizi değiştiren bir süreçtir; acı verici ve aynı zamanda bir çeşit güzelliğe sahip bir süreç. Kendiniz hakkında, zayıflıklarınız ve nelerle mücadele edebileceğiniz ve çevrenizle olan ilişkiniz hakkında öğreticidir. Bu konuda söylemek istediğim son şey; bu süreçte çok kişisel deneyimler yaşadım. Babamı kaybettim, gözaltına alındım… Kafamda hiçbir zaman peşimi bırakmayan sorular dolaştı. Nerede olduğum, kim olduğum, ne yapmak istediğim gibi sorularımı bir bakıma izleyiciye yansıtmak istedim. Bütün bunlar, film yapım sürecinin parçalarıydı.

Sınırlardan ve dünyayı sınırlara bölen her şeyden nefret ediyorum.

sehrin-son-gunlerinde-in-the-last-days-of-the-city-filmloverss

Gizem Çalışır: Şehrin Son Günlerinde – In The Last Days of The City; Kahire, Beyrut, Bağdat ve Berlin gibi birçok şehirde çekildi. Neden bu şehirleri tercih ettiniz, özel bir nedeni var mıydı?

Tamer El Said: Öncelikle bu şehirlerin hepsi bana ilham veren şehirler. Benim arkadaşlarımın da çevremin de birçoğu bu şehirlerde yaşayan insanlardan oluşuyor. Hatta filmden hatırlayacağınız Lübnanlı Bassem gerçek hayatta benim en yakın arkadaşlarımdan biri. Ben tüm bu süreçte şunu fark ettim ki Kahire ve Beyrut birbirlerinden çok farklı şehirler; ama bir yandan da çok benzerler. Birbirinden çok farklı geçmişe sahipler ama bu geçmişler şehir dinamiklerine benzer şekilde yansımış. Günün sonuna geldiğimizde şehirle olan ilişkimiz hep çok karmaşık ve bu coğrafyada, yaşadığımız şehirlerle aramızda kalbimizin derinliklerine kadar uzayan çok güçlü bir ilişki var. Biz savaşların şekillendirdiği bir jenerasyonun içinde büyüdük, bu jenerasyonunun bir parçasıyız. Bu duygu savaşın bize hep çok yakın olduğunu hissettirdi, bireysel olarak bu duyguyla şekillendik ve bu durum dünyayı farklı şekillerde görmemize, algılamamıza sebep oldu. Bu yüzden, filmde kendimin bu parçasını ziyaret etmek istedim. Bir şehre ilk adım attığınız anda, o şehrin size nasıl dokunduğunu hissettiğiniz anlar vardır, buna odaklanmak istedim. Bu dokunuş çok şefkatli bir dokunuştur ama bununla beraber şiddetini de hissettirir. Bu yüzden son on yılda bu coğrafyada neler olduğunu, nasıl yetiştirildiğimizi hissettirmek istedim.

Aynı zamanda Hüsnü Mübarek’in devletin başında olduğu zamanlarda, aşırı baskı düzeninde büyüdüm. Şöyle düşünün ki her şey çok güvenli, güvenliğe dair her şey çok üst düzey ama bizim, insanların emniyeti ve güvenliği şiddetle sağlanıyor. İşte bu yüzden filmin geçtiği şehirlerin arasındaki farklılıkları ve benzerlikleri göstermek istedim. Berlin bu şehirlerden farklı olarak, Avrupa’da yer alan bir şehir; ama tıpkı Beyrut ve Bağdat gibi iç savaş ve bölünme (Doğu-Batı) gibi bir geçmişe sahip. Iraklı gençlerden biri, neden Berlin’de yaşama kararı aldığını anlattığı sahnede aynı zamanda bu şehir için neler hayal ettiğini de anlatıyordu. Bu da demek oluyor ki gelecek için umut ettiği bir şeyler var. Bu anlamda ben Berlin’in her ne kadar Avrupa’da bir şehir olsa da bizim yaşadığımız coğrafyadaki şehirlere benzediğini düşünüyorum. Bu noktada küçük bir anekdot anlatmam gerek. Biliyorsunuz ben Mısırlıyım, Mısır pasaportuna sahibim ve sınıra geldiğim her zaman problem yaşadım; çünkü pasaportum beni hep şüpheli biri yaptı. (Gülüşmeler) Bu yüzden yaptığım bu çalışmaya, bu filme sınırları ortadan kaldırmaya çabalayan bir çalışma gibi bakmaya, bu şekilde yaklaşmaya çalıştım. Çünkü sınırlardan nefret ediyorum. Yine bu çalışmaya, bu filme kurgu ve gerçek, belgesel ve anlatı (kurmaca) arasındaki sınırları ortadan kaldıracak şekilde; aslında hepimizin eşit olduğunu ve eşit haklara sahip olduğumuzu gösterecek şekilde yaklaştım. Hatta bilmiyorum katılır mısınız ama, filmdeki ana karakteri (Khalid) maskülen ve feminen dürtülerini iç içe geçirerek yansıtmaya çalıştım çünkü cinsiyetler arası sınırlardan da nefret ediyorum.

Açlığı gördüm, politik sistemle ve otoriterle olan ilişkilere şahit gördüm. Bu yüzden bu şehrin her köşesine sirayet eden baskıların insanlar üzerinde nasıl izler bıraktığını biliyorum.

Gizem Çalışır: Tunuslu tarihçi İbn-i Haldun’u tanıyorsunuzdur, kendisi Kahire’de hayatını kaybetmişti. Onun bir sözü üzerine sorumu sormak istiyorum: “Coğrafya kaderdir.” Bu söz hakkında ne düşünürsünüz, sizce doğru mu?

Tamer El Said: Tabii ki katılıyorum. (gülüşmeler) Kahire gibi bir şehirde büyüdüğünüzde ve sonrasında dünyanın diğer ülkelerine seyahat etmeye başladığınızda aslında içinde büyüdüğünüz ve yaşadığınız şehrin size ne denli etki ettiğini fark ediyorsunuz. Babamı çok küçük yaşta kaybettim, birçok arkadaşımı kaybettim, birçok akrabamı kaybettim. Ve bu kayıpların hepsi ülkemdeki savaşlar, politik olaylar ve sağlık koşullarının zayıflığından dolayı oldu. Açlığı gördüm, politik sistemle ve otoriterle olan ilişkilere şahit gördüm. Bu yüzden bu şehrin her köşesine sirayet eden baskıların insanlar üzerinde nasıl izler bıraktığını biliyorum. Ve ben tüm bu korkularla, korku dolu bir ortamda büyüdüm. Ne zaman ki başka ülkelere seyahat etmeye ve orada yaşayan insanların hayatlarını görmeye başladım, işte o zaman ne kadar farklı olduğumuzu fark ettim. Mesela, ne zaman sokakta bir polis görsem hep tetikte olurum ve bu hangi şehir olursa olsun böyle. Ben bir şey yaptığım için değil ama polisin varlığı bende korkuyu çağrıştırdığı için böyle hissederim. İşte bu beni ben yapan şeylerden biri, içinde yaşadığım coğrafyanın bende bıraktığı bir iz. Mesela ABD’li biriyle konuştuğum zaman da bunu fark edebiliyorum. Evet, ‘Coğrafya kaderdir.’ ve her nerede yaşıyorsanız o coğrafya tarafından şekillendiriliyorsunuz.

Hiçbir etnik ya da milliyetçi güdüm yok ama aynı zamanda yaşadığımız yerlere karşı bir sorumluluğumuz olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden şunu söyleyebilirim ki kendimi bir Kahireli gibi hissediyorum, bu şehre ait olduğumu biliyorum, bu şehri çok iyi tanıyorum ama bu etnik bir perspektiften değil; şehrin dinamikleriyle benim aramdaki ilişkiden doğan bir aidiyet, bu şehrin bana sirayet edişi… Örneğin, çok daha güzel olan başka şehirler var ve onları da çok seviyorum ama aynı tutkuyla değil. Bu yüzden film Kahire ile ilgili olmaktan çok Kahire’ye dokunan Kahire ile ilişkisi olan bir film.

Batu Anadolu: Filmi izlediğimizde Khalid karakteriyle bağlantı kurmamız pek zor olmadı. Çünkü Türkiye’de de filmdekine benzer bir süreçten geçiyoruz. Her şeye rağmen hayatlarımıza devam etmeye çalışsak da geçmişimizden ve aile bağlarımızdan kopamıyoruz. Şu an Türkiye’de yaşayan insanlarda benzer bir kötümserlik hissi var. Politik ve ekonomik çıkmazlar nedeniyle yurt dışında yaşamak isteyenler var. İnsanlar bir yandan mücadele etmek isterken diğer yandan elde ettikleri pozisyonu kaybetmek ve kapitalist düzenin kıskacındaki hayatlarını mahvetmek istemiyorlar. Bir sinemacı olarak, Türkiye’deki insanlara neler söylemek istersiniz?

Tamer El Said: Öncelikle şunu belirtmem gerekiyor evet ben bir sinemacıyım, aktivist değilim. Aktivist filmler yapmıyorum; sosyal gerçekliğe, sosyal uzlaşmaya dayanan filmler yapıyorum ve bu filmleri yaparken kendi düşüncelerimi insanlara dayatmamaya yani propagandist olmamaya özen gösteriyorum. Çünkü bu topraklarda aktivizm pek iyi bir şey değil. Burada aktivizm insanlara ne yapmaları gerektiğini, nasıl düşünmeleri gerektiğini dayatmakla eş değer bir anlama sahip. Oysa insanlar neyi seçmeleri gerektiğine kendileri karar verebilecek bir iradeye sahipler ve her kesimin kendine özgü farklı düşünceleri var. Ve aslında bu farklılık dediğimiz şey bizi yani içinde yaşadığımız toplumu dinamikleştiren bir şey. Çünkü eğer bir toplum gelişebiliyorsa bunun sebebi bu farklılıkların, farklı bakış açılarının toplumda aynı anda nefes alabiliyor olmasıdır. Farklılıklar tartışma ortamlarını yaratır ve bu ortamlar da birçok şey üzerine türlü türlü fikirlerin doğmasını sağlar. İşte bizim bu tartışmalar sonucunda varacağımız toplumsal uzlaşmaya, toplumsal mutabakata ihtiyacımız var. Ben sinemanın rolünü de bu noktada açıklıyorum. Çünkü sinema insanlara gerçeğin ne olduğunu sorgulatır. Sorular sorar ve bu sorularla bilinç düzeyimizi yükseltir. Aktivizm ise cevaplar verir ve o cevapları dayatır. Film yapmak sorular sormaktır. Bu yüzden sinema ve aktivizm benim için birbirine zıt şeyler. Bana göre film yapmak; sesleri, imajları yaratıcı bir şekilde kullanarak dünyayı yeniden yorumlamak ve bunu yaparken de insanlara ilham verebilmektir. Bu yüzden doğrudan politik bir düşünceyi dayatan filmleri hiç sevmiyorum. Ama her filmin aynı zamanda politik olduğuna da inanıyorum; çünkü her film mutlaka bir şeyler hakkında farkındalık yaratır. Ve insanların kendilerine sorular yöneltebilmesi için bu tür filmleri daha çok üretmeliyiz.

Yol, henüz sinema öğrencisiyken izlediğim bir film ve benim sinemaya, film izlemeye bakış açımı değiştiren filmlerin başında gelir.

khalid-abdalla-sehrin-son-gunlerinde-in-the-last-days-of-the-city-filmloverss

Batu Anadolu: Filminizin başrol oyuncusu Khalid Abdalla, Guardian’a verdiği bir röportajda özellikle devrim hareketi sonrasında politik içerikli filmlerde oynama konusunda “bir döngüye girdiğini” ifade etmişti. Siz bu sözleri kendi perspektifinizden nasıl algılarsınız? Bir eleştiri mi yoksa sadece bir itiraf mı?

Tamer El Said: Açıkçası bu söyleminin alt metnini tabii ki bilemiyorum. Yani tam olarak ne üzerine söylemiş olabileceğini. Khalid, Al Midan (Meydan) filminde In the Last Days of the City’den sonra oynadı. Ama, In the Last Days of the City, Al Midan’dan sonra gösterim şansı bulabildi. Khalid benim tanıdığım farkındalığı en yüksek insanlardan biridir. Onun politik bilinci inanılmaz bir seviyededir. Ve bir yönetmen için politik bilinci bu derece yüksek bir aktörle çalışmanın da ayrı bir politik sorumluluğu vardır. Ben bir yönetmen olarak onun yaptığı işe ve seçtiği işlere karşı taşıdığı sorumluluğuna hayran kaldığımı belirtebilirim. Khalid, beğenmediği ya da içine sinmeyen noktalar olduğunda bunları tartışabilen ve uzlaşmaya varabilen güçlü bir karaktere sahip. Ve bu da Khalid’in inandığı işlerde yer almayı tercih ettiğinin bir göstergesi. Bu oldukça harika bir şey. Yani şunu demek istiyorum, bizim Khalid ile olan iş birlikteliğimiz hayatımda yaşadığım en iyi iş birlikteliklerinden biriydi. Bu birliktelikte elbette onun taşıdığı politik düşüncede önemliydi.

Gizem Çalışır: İstanbul’daki Gezi Parkı hareketiyle ilgili bazı belgesel filmler çekildi. Bunlar genellikle tanıklığa dayalı, olayla ilgili görselleri ve eylemcilerle yapılan röportajları içeren filmlerdi. Henüz konuyla ilgili bir kurmaca film izleme imkanı bulamadık. Filminiz kurmaca bir anlatı gibi görünse de, devrim hareketine giden yolu radyo haberleri ve insanların davranış biçimleri aracılığıyla takip edebiliyoruz. Siz de filminizin kurmaca ve gerçek arasındaki sınırda dolaşan bir yapıda olduğunu belirtiyorsunuz. Bu anlatım tarzını seçmenizin arkasında hangi nedenler var?

Tamer El Said: Ben kurmaca film yönetmenini/yapımcısını her zaman bir çiftçiye benzetirim. Çünkü bilirsiniz bir çiftçi tohumunu toprağa eker ve o toprağı her gün büyük bir sabırla sular. Ve o ektiği tohumun suladıkça büyümesi ve serpilmesi için elinden gelenin en iyisini yapar. Sonunda ektiği tohum meyvesini verir. Belgesel bir film yönetmeni/yapımcısı ise bir balıkçı gibidir. Denize gider, oltasını suya atar ve bazı balıkların oltaya takılmasını umut eder. Denizin ona kucak açmasını bekler. Ben her ikisini de çok seviyorum ve filmlerimi yaparken kendimi hem bir çiftçi hem de bir balıkçı gibi hissediyorum. Tekrar söyleyeceğim, sınırlardan ve dünyayı sınırlara bölen her şeyden nefret ediyorum. Ve sinema benim en büyük tutkum, bu sebeple sinema içindeki sınırları da ortadan kaldırmaya çabalıyorum, yaptığım şey bu. Kurmaca ya da belgesel bir film iyiyse iyidir. Bir film yaparken ‘hangi anlatım dilini kullanırsam daha iyi bir film yapmış olurum’ sorusunun yanıtlarını arıyorum. Ve bu filmde de her iki dilin bir arada nasıl bulunabileceğinin yollarını sorguladım; bu sebeple In the Last Days of the City gerçek ve kurmaca arasındaki sınırları muğlaklaştıran, görünmez kılan bir yapıya sahip.

Batu Anadolu: Türkiye sinemasından beğendiğiniz ve takip ettiğiniz yönetmenler var mı? İleride Türkiye’de bir film çekmeyi düşünür müsünüz?

Elbette, çok fazla film izledim. Mesela Nuri Bilge Ceylan’ın işlerini çok beğeniyorum. Tüm filmlerini seviyorum ama özellikle ilk filmleri benim için çok daha değerli. Fakat bir film var ki onu aklımdan çıkarmam mümkün değil; çünkü bana en büyük ilhamı veren filmlerden biri. Mutlaka biliyorsunuzdur, Yılmaz Güney’in Yol filmi. (Gülüşmeler)

Batu Anadolu: Evet hepimizin favorisidir.

Tamer El Said: Yol, henüz sinema öğrencisiyken izlediğim bir film ve benim sinemaya, film izlemeye bakış açımı değiştiren filmlerin başında gelir. Gerçekten çok güzel bir film. Şu an isimlerini hatırlayamıyorum ama Türkiye sineması çok genç ve güzel insanların filmleriyle oldukça değerli bir noktaya geldi. Ve biliyorum ki bu ilerleme devam edecek. Bence Türkiye sineması bugün dünyadaki en önemli sinemalardan biri. Diğer sorunuza gelecek olursam; İstanbul Kahire’den sonra bana en çok ilham veren şehir. (Gülüşmeler) Çünkü Kahire ve İstanbul arasında çok fazla benzerlik görüyorum. Özellikle bu son yaşanan sansür olaylarından da haberim var ve yakın zamanda festival için İstanbul’a geleceğim. (!f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’ni kastediyor.) İstanbul’da film yapmakla ilgili bir planım yok ama ben zaten o an nasıl hissediyorsam, içimden nasıl geliyorsa, o şekilde yapan biriyim. Benim fikirlerim genelde plansız programsız bir şekilde gelişiyor. Yani neden olmasın?

Gizem Çalışır: Peki son soru, bundan sonrası için planlarınız neler?

Tamer El Said: Aslında şunu söylemem gerekiyor, kendime sık sık ‘hayatıma bir yönetmen olarak devam etmek isteyip istemediğimi’ sorarım. Sinema çok güzel bir şey ama hayatımı sürdürebilmek için başka şeyler de yapmak zorundayım. Ama benden film yapmamın beklenildiğini de biliyorum. Ve şunu söyleyebilirim henüz çok yeni olmakla birlikte bir proje üzerinde çalışmaya başladım. Henüz çok çok başta ve çok yavaş ilerliyorum. Bilmiyorum biliyor musunuz, Berlin’de yaşayan bir oğlum var ve sürekli Berlin ve Kahire arasında mekik dokuyorum. Bu süreçte hem oradaki hem de buradaki insan ilişkilerini, diyalog yöntemlerini, insanların birbirlerine nasıl yaklaştığını gözlemleyebilme imkanım oldu. Ve Berlin’e yaptığım seyahatler sonucu buradaki insanların birbirleriyle nasıl da iletişim kuramadığını, birbirlerini nasıl da anlayamadıklarını fark ettim. Kahire’de olan biten bir şeyleri anlamlandırabilmenin ne kadar da zor olduğunu gördüm. Yani bir sonraki filmim imajlar üzerine olacak. Birbirimizi nasıl gördüğümüz, nasıl görmek istediğimiz üzerine bir şeyler yapmayı düşünüyorum. Ama dediğim gibi henüz yolun çok başındayım.

Batu Anadolu: Bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederiz. 

Tamer El Said: Ben teşekkür ederim.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi