Atilla Dorsay, yıllar önce Eyvah!…Çocuklar Küçüldü (Honey I Shrunk The Kids) filmindeki çocuklarını küçülten hatta onları yemenin ucundan dönen baba karakteri için şunları yazmıştı: “Çocuklar için böyle bir babaya sahip olmaktan daha trajik bir şey olabilir mi?” Taken serisinin geldiği nokta da biraz Dorsay’ın sözlerine işaret ediyor: Eski bir CIA ajanı düşünün. Önce 29 tane kötü adam öldürerek kaçırılan kızını kurtarsın, sonra ise hem karısı hem de kendisi kaçırılsın! Ama ajanımızın başındaki makus talihi değiştirmeden sürdürmek isteyen yapımcılar belli ki Bryan Mills’in başına yeni çoraplar örmeye kararlılarmış, yoksa Takip 3: Son Karşılaşma-Taken 3 ile asla tanışamazdık.

Serinin son filmi, ilk ikisine göre farklı bir yol izliyor: Bryan Mills (Liam Neeson) yeniden kendisiyle birlikte olma emareleri gösteren eşini ölü buluyor ve bu sefer, işlemediği ve tanık olmadığı bir cinayetle ilgili en büyük şüpheli haline geliyor. Emniyet güçlerinden kaçarken gerçek katili aramaya başlayan kahramanımızın peşine önce müfettiş Franck Dotzler daha sonra ise LAPD ve bir dolu teşkilat, suç örgütü vs. düşüyor.

İlk iki filmdeki “intikam” duygusunun yerini bu sefer daha farklı ama bir o kadar da tanıdık bir “arayış” hikayesine bıraktığını görüyoruz. İlk bakışta bunun iyi bir hamle olduğu düşünülebilir; Takip 2: İstanbul’da Mills yerine acılı Arnavut katil (!) babayla özdeşleşme kuran insan siyası sanırım daha fazladır! Senaryoyu kaleme alan Luc Besson ve Robert Mark Kamen, bu sefer kötü adamların tamamını en başta ele vermek yerine daha katmanlı bir hikaye oluşturmak istemişler. Bunun üzerine bir de filmin mekanını Paris ve İstanbul gibi egzotik mekanlar yerine Los Angeles’a kaydırarak bir bakıma tamamen Amerikan bir filmle karşımıza çıkmışlar. Fakat özellikle ikinci filmde göze batan yönetmenlik ve senaryo hatalarından belli ki ders alınmamış.

Taken serisinin hiçbir filminden memnun ayrılmasam da en azından ilkini başarılı kurgusuyla ve aksiyon sahnelerindeki yetkinliğiyle diğer iki filmin bir tık önüne koyabilirim. Fakat o filmin yönetmeni Pierre Morel’in yerine geçerek son iki filmi yöneten Olivier Megaton’da ısrar edilmesini anlayabilmiş değilim. Megaton özellikle ikinci filmde oldukça göze batan vasat aksiyon ve takip sahnelerine yenilerini eklemeyi başarıyor. 62 yaşına gelse de karizmasından bir şey kaybetmeyen Liam Neeson’un aksiyon sahnelerinde ne kadar dublör kullandığını bilmesem de filmde neredeyse her saniyede kesmelere başvurulması, hem karakterden uzaklaşmamıza hem de aksiyon sahnelerinin devamlılığına zarar veriyor. Bu sorun özellikle kovalamaca ve araç takip sekanslarında göz yoran ve heyecan katsayısını düşüren bir etkene dönüşüyor. Sırtını aksiyona dayanan filmin daha temel diyebileceğimiz sorunları çözememiş olması oldukça düşündürücü.

Senaryodaki değişiklikler ve önceki iki filme göre hikayeyi derinleştirme çabası her ne kadar Taken serisi için bir yenilik olsa da rahatsız edici derecede tanıdık. Filmin ana fikri neredeyse, bugün bir klasik olarak kabul ettiğimiz 1993 tarihli Kaçak (The Fugitive) filminin birebir aynısı. (Diziyi de buradan saygıyla analım) Eşi öldürülen adamın adaleti bireysel olarak yerine getirme isteği, Kaçak’ın aksine oldukça sert bir şekilde gerçekleşiyor. Sonuçta bir tarafta Doktor Kimble diğer tarafta ise eski CIA ajanı Mills var. Fakat kahramanımızın karşısına çıkan polis şefi / müfettiş tiplemesi Tommy Lee Jones’un Dedektif Gerard’ından oldukça farklı. “İyi niyetli karakterlerin vazgeçilmez oyuncusu” Forest Whitaker’ın hayat verdiği Dotzler, nedense kauçuk lastiklere ve satrançtaki “at” taşına takıntısı olan (!) ve olay yerine sürekli geç varan bir müfettiş. Açıkçası filmin başında sezdirilen, Mills ile müfettiş arasında yaşanabilecek akıl dolu bir kedi/fare oyunu yerine Dotzler’in laf geçiremediği yarım akıllı polis tiplemelerine bırakmış. Mills’in sağ kolu olma yolunda ilerleyen kızı Kim’in gün geçtikçe babasına çekmekten öte bir kişiliğinin olmaması, iki filmdir arada sırada karşımıza çıkan sevgilisi Jamie’nin varlık nedenini hala anlayamamış olmamız da oldukça ilginç. Karakterlerini derinleştirmeyen senaryoda bir noktadan sonra ister istemez katil adayları oldukça tahmin edilebilir. Dougray Scott’ın hayat verdiği Stuart karakteri dengeleri bir nebze değiştirse de filmin olağan suçlusu Malankov, Luc Besson’un yapımcı, yönetmen ya da senarist olarak yer aldığı filmleri aldığınızda paket içinden bedava çıkan “doğu Avrupalı ya da Asyalı-acımasız-intikam ya da para peşinde-geçmişi karanlık katil”den fazlası değil. Filmin başında göründükten sonra ancak düğüm noktasında ortaya çıkması ve kendisine on saniyelik bir özgeçmiş hazırlanması da ayrı bir özensizlik.

Takip 3: Son Karşılaşma’nın, hayatın sillesini yedikçe bir şekilde feleğin çemberinden geçmeyi başaran aile babası Bryan Mills’i özleyenleri bile memnun edeceğinden kuşkuluyum. Filmin afişinde yazan “It Ends Here” (Burada bitiyor) sözü oldukça düşündürücü. El altında “altın yumurtlayan bir tavuk” varken ve babasının kızı Kim dururken Taken 4: Moskova neden olmasın? İntikam soğuk yenen bir yemektir ve yapımcılara dünyanın parasını kazandırır, bir düşünün.

Atilla Dorsay, yıllar önce Eyvah!...Çocuklar Küçüldü (Honey I Shrunk The Kids) filmindeki çocuklarını küçülten hatta onları yemenin ucundan dönen baba karakteri için şunları yazmıştı: “Çocuklar için böyle bir babaya sahip olmaktan daha trajik bir şey olabilir mi?” Taken serisinin geldiği nokta da biraz Dorsay’ın sözlerine işaret ediyor: Eski bir CIA ajanı düşünün. Önce 29 tane kötü adam öldürerek kaçırılan kızını kurtarsın, sonra ise hem karısı hem de kendisi kaçırılsın! Ama ajanımızın başındaki makus talihi değiştirmeden sürdürmek isteyen yapımcılar belli ki Bryan Mills’in başına yeni çoraplar örmeye kararlılarmış, yoksa Takip 3: Son Karşılaşma-Taken 3 ile asla tanışamazdık. Serinin son filmi, ilk ikisine göre farklı bir yol izliyor: Bryan Mills (Liam Neeson) yeniden kendisiyle birlikte olma emareleri gösteren eşini ölü buluyor ve bu sefer, işlemediği ve tanık olmadığı bir cinayetle ilgili en büyük şüpheli haline geliyor. Emniyet güçlerinden kaçarken gerçek katili aramaya başlayan kahramanımızın peşine önce müfettiş Franck Dotzler daha sonra ise LAPD ve bir dolu teşkilat, suç örgütü vs. düşüyor. İlk iki filmdeki “intikam” duygusunun yerini bu sefer daha farklı ama bir o kadar da tanıdık bir “arayış” hikayesine bıraktığını görüyoruz. İlk bakışta bunun iyi bir hamle olduğu düşünülebilir; Takip 2: İstanbul’da Mills yerine acılı Arnavut katil (!) babayla özdeşleşme kuran insan siyası sanırım daha fazladır! Senaryoyu kaleme alan Luc Besson ve Robert Mark Kamen, bu sefer kötü adamların tamamını en başta ele vermek yerine daha katmanlı bir hikaye oluşturmak istemişler. Bunun üzerine bir de filmin mekanını Paris ve İstanbul gibi egzotik mekanlar yerine Los Angeles’a kaydırarak bir bakıma tamamen Amerikan bir filmle karşımıza çıkmışlar. Fakat özellikle ikinci filmde göze batan yönetmenlik ve senaryo hatalarından belli ki ders alınmamış. Taken serisinin hiçbir filminden memnun ayrılmasam da en azından ilkini başarılı kurgusuyla ve aksiyon sahnelerindeki yetkinliğiyle diğer iki filmin bir tık önüne koyabilirim. Fakat o filmin yönetmeni Pierre Morel’in yerine geçerek son iki filmi yöneten Olivier Megaton’da ısrar edilmesini anlayabilmiş değilim. Megaton özellikle ikinci filmde oldukça göze batan vasat aksiyon ve takip sahnelerine yenilerini eklemeyi başarıyor. 62 yaşına gelse de karizmasından bir şey kaybetmeyen Liam Neeson’un aksiyon sahnelerinde ne kadar dublör kullandığını bilmesem de filmde neredeyse her saniyede kesmelere başvurulması, hem karakterden uzaklaşmamıza hem de aksiyon sahnelerinin devamlılığına zarar veriyor. Bu sorun özellikle kovalamaca ve araç takip sekanslarında göz yoran ve heyecan katsayısını düşüren bir etkene dönüşüyor. Sırtını aksiyona dayanan filmin daha temel diyebileceğimiz sorunları çözememiş olması oldukça düşündürücü. Senaryodaki değişiklikler ve önceki iki filme göre hikayeyi derinleştirme çabası her ne kadar Taken serisi için bir yenilik olsa da rahatsız edici derecede tanıdık. Filmin ana fikri neredeyse, bugün bir klasik olarak kabul ettiğimiz 1993 tarihli Kaçak (The Fugitive) filminin birebir aynısı. (Diziyi de buradan saygıyla analım) Eşi öldürülen adamın adaleti bireysel olarak yerine getirme isteği, Kaçak’ın aksine oldukça sert bir şekilde gerçekleşiyor. Sonuçta bir tarafta Doktor Kimble diğer tarafta ise eski CIA ajanı Mills var. Fakat kahramanımızın karşısına çıkan polis şefi / müfettiş tiplemesi Tommy Lee Jones’un Dedektif Gerard’ından oldukça farklı. “İyi niyetli karakterlerin vazgeçilmez oyuncusu” Forest Whitaker’ın hayat verdiği Dotzler, nedense kauçuk lastiklere ve satrançtaki “at” taşına takıntısı olan (!) ve…

Yazar Puanı

Puan - 20%

20%

Takip 3: Son Karşılaşma’nın, hayatın sillesini yedikçe bir şekilde feleğin çemberinden geçmeyi başaran aile babası Bryan Mills’i özleyenleri bile memnun edeceğinden kuşkuluyum.

Kullanıcı Puanları: 4.4 ( 1 votes)
20
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi