“Beni televizyonda bedava izleme imkanı varken, kim para verip sinema salonunda izlemek ister ki?”

1997’de Venedik Film Festivali’nden Altın Aslan ödülü ile dönene dek Takeshi Kitano, kendi ülkesi Japonya’da bir televizyon yıldızı olarak anılıyordu. Sinema ise kendi vatandaşları tarafından pek umursanmayan bir hobi olarak görülüyordu. İşin ilginç tarafı, o tarihe kadar Avrupa ve Dünya’da sayısız festivalde övgülere boğulan Kitano’nun kaderi sonrasında da pek değişmedi.

1947 yılında Tokyo’da doğan Takeshi Kitano, badanacı bir babanın ve fabrikada çalışan bir annenin oğluydu. Fakat görünenin ardında çok farklı gerçekler yatıyordu: Babasının bir yakuza olduğuna dair güçlü kanıtlar vardı, annesi ise sıkı disipline sahip bir eğitmendi. Hayatındaki en önemli iki kişinin sahip olduğu iki farklı kişilik, Kitano’nun da kariyerini şekillendirdi. 1970’lerde bir komedyen olarak girdiği televizyon sahnesinde önemli bir kariyere imza atmadan önce bir striptiz kulübünde asansörcüydü. Hem babasının kişiliği hem de komedi kulüplerinde birlikte birer içki yuvarladığı yakuzalar sayesinde sinemada anlatacağı hikayeler kafasında belirmeye başladı.

İrili ufaklı birçok rolden sonra kamera arkasına da geçen Kitano, kariyerini yakuza filmleriyle şekillendirdi. 1989’daki Violent Cop filmi ilk adımdı, 1994’te çektiği Sonatine ise ilk zirvesi. Fakat bu mimiksiz komedyenin hem kamera önündeki hem de kamera arkasındaki başarısına ülkesinde burun kıvrılıyordu. Gişede uğradığı başarısızlıklar ve yaratıcılık krizleri, onu 1994’te intiharla karışık bir kazaya sürükledi. Geçirdiği motosiklet kazası sonucu yüzünün sağ tarafında kısmi felç oluşurken sağ gözünün seğirmesi, yönetmenin oyunculuk kariyerinin bir alamet-i farikası haline gelecekti.

1997’de Hana-bi filmiyle kazandığı Altın Aslan ödülüyle biraz daha ciddiye alınan Kitano, 2003’te çektiği Zatoichi filmi ile birlikte en büyük gişe başarısını elde etti. Tam da fırsatı diye düşünmüş olmalı ki sonraki üç filmi ile sinema kariyerinde yaşadığı tüm bunalımları, çelişkileri ve çıkmazları sergilediği; resmi olmayan bir “otobiyografi üçlemesi”ne imza attı.

Ben, Kendim ve Sinema: Takeshi Kitano’nun Otobiyografi Üçlemesi

takeshi-kitano-takeshis-challenge-filmloverss

Takeshi Kitano’nun otobiyografi üçlemesi Takeshis’ (2005), Glory to The Filmmaker! (2007) ve Achilles and The Tortoise (2008) filmlerinden oluşur. Üç filmin de yönetmenliğini, senaristliğini ve başrolünü üstlenen Kitano, bu sayede filmlerini ciddiye almayan izleyicilere ve kendisini kısıtlayan stüdyo sistemine karşı bir gövde gösterisinde bulunur. Yine benzer biçimde tüm filmlerde Kitano’nun kendi firması olan Office Kitano’nun imzası bulunmaktadır.

Üçlemenin ortak noktası, iki farklı Kitano’yu aynı anda ve birbirinin yerine geçecek şekilde anlatmasıdır. Filmler Kitano’nun kendi hayat hikayesinden yoğun şekilde beslenirken neredeyse tamamen gerçeklikten uzak ve yer yer izleyicileri zorlayacak bir anlatıma sahiplerdir. Karakterin dönüşümünü içeren performans, bir çiftgezer (doppelganger) anlatısını ve alter ego terimini hatırlatır. Bir tarafta sinemada ve televizyonda yarattığı “Beat Takeshi” karakteri, diğer yanda ise yönetmen Takeshi Kitano’nun ta kendisi vardır. Bu iki rol sıklıkla iç içe geçer, rüya anlatıları ve gerçeküstücü geçişlerle yeni bir karakter inşasına soyunulur. Perde kimliğinin tam karşısında inşa ettiği yeni karakter ile Kitano; kendi gerçekliğini izler, onu dönüştürür ve bir yapbozun parçalarıymış gibi acımasızca oynar.

Örneğin; üçlemenin ilk filmi olan Takeshis’te Kitano, Beat ile bir markette çalışan Takeshi’yi ayırır. Glory to The Filmmaker’da hem kendisi, hem de sürekli taşıdığı ve hatta hayali projelerinde bile rol alan büyük cansız bir kopyası vardır. Achilles and The Tortoise’da ise sinema dışındaki en büyük tutkusu olan resim sanatına gönderme yaparak bir ressamı canlandırır. Gerçek hayatta birçok tabloya ve sergilere imza atan Kitano; resmi, sinema sanatına ışık tutacak biçimde kullanır.

Takeshis’ (2005)

takeshis-filmloverss

Kitano, Takeshis’ filmini kariyerinin devam eden “yaratıcı ve yok edici” kısmına ait olarak görür. Yönetmeni neredeyse ele geçiren “Beat Takeshi” ile bir hesaplaşma filmidir. Karşımızda iki Kitano vardır: İlki ünlü bir oyuncu olan, setlerden setlere koşan, hayranları ile dalga geçen ve tüm kazanımını kumarda yitirmeye başlamış olan “Beat Takeshi”, diğeri ise küçük bir evde yaşayan, komşuları tarafından hor görülen, bir markette çalışırken oyuncu olmak için seçmelere giden ve her zaman eli boş dönen Kitano Takeshi. Filmde iki Kitano’nun karşılaşmasından sonra karakterler ve etrafındaki insanlar farklı roller üstlenmeye başlarlar. Örneğin Kitano’nun en yakın dostu, aynı zamanda kendisini hor gören komşusudur. Menajeri bir taksicidir, yardımcısı ise cinsel arzusunun bir nesnesine dönüşür. Kitano adeta izleyici ile oynayarak markette çalışan Kitano’nun saçlarını sarıya boyatmıştır, çünkü Zatoichi filminde tam da bu saçla başarıya ulaşmıştır. Bir noktadan sonra sürekli rüyalar gören Kitano, gündüz düşlerinde Beat Takeshi gibi bir yakuzaya dönüşürken Beat Takeshi’nin filmden silinmesi ile akıllara “Bütün bunlar market çalışanının gündüz düşü mü, yoksa Beat Takeshi’nin hayali mi?” sorusu gelir. Bugüne kadar sinemada inşa ettiği karakterle umarsızca dalga geçen yönetmen, televizyon ve sinema kimliğini çarpıştırır. Kendi yarattığı canavar ile yüzleşirken Takeshiler’in Kitano olanını hiyerarşide yükseltir. Kendi geçtiği pis yollardan geçmesini sağlar ve en önemlisi eline bir silah verir. Bundan sonrası Kitano’nun önüne gelen her şeyi bir yakuza gibi yok ederken, kendisini de yok etmesi ile sonuçlanır.

Kitano’ya göre günümüzde televizyon ve sinema yıldızlarının canlandırdığı ve bazen kendilerinin de dönüştüğü farklı kişilikler oldukça kırılgandırlar; imkansız derecede hayali ve şok edici derecede gerçek bir yükseliş ve düşüş öykülerine sahiptirler. O da kurduğu parçalı yapı üzerinden izleyicinin filmi anlamaya çalışmasını değil, hissetmesini ister. Bir bakıma kendi ruh halini izleyiciye geçirerek kendi rahatsızlığını bir nebze olsun azaltmayı hedefler. Bu da akıllara Erving Goffman’ın seyirci ayrımı (audience segregation) kavramını getirir. Goffman’a göre bir oyuncu, seyircilerin özelliklerine göre farklı roller oynayabilir. Yani her seyirciye karşı farklı bir benlik geliştirilebilir. Kitano’nun televizyon ve sinemada canlandırdığı karakterler farklı yapılardadır ve hepsi kendi izleyicisini bulur; ilkinde daha geniş bir çevreye, ikincisinde ise daha çok arthouse çevresine hitap eder. Takeshis’te ise iki yaklaşım iç içe geçerken hem Kitano hem de seyirci farklı bir bağlamda karşılaşırlar; böylece seyirci ayrımının yıkılması (audience segragation breakdown) gerçekleşir. Kitano, kendisini depresyona sürükleyen bu ikilemi iyileştirici bir yapı kurarak aşmaya çalışır.

Glory to The Filmmaker! (2007)

glory-to-the-filmmaker-filmloverss

Üçlemenin ikinci filmi olan “Glory to The Filmmaker!”, bir bakıma Kitano’nun sinema endüstrisi ile hesaplaşması olarak algılanabilir. Filmi iki kısma ayıracak olursak; ilk bölümde yönetmenin farklı projelere el atması ama hepsinin bir şekilde batması anlatılır. Örneğin Kitano bir yakuza filmi, Ozu tarzı bir aile filmi, klasik bir dönem filmi çekmeye çalışır ama komik nedenlerle projeler hep yarıda kalır. Komik projelerin yanı sıra birbirinin benzeri projeler üreten sinema endüstrisi de ti’ye alınır. Benzer senaryolar, inandırıcılıktan uzak oyunculuklar ve kırılma noktaları gibi unsurlar aracılığıyla Japon sineması yaratıcı eserler ortaya çıkaramamakta ve geçmişin usta isimlerini aratmaktadır. İkinci kısımda ise Kitano, bir bilimkurgu projesi olarak adlandırılan yapımına başlar ve tüm hikayenin çığırından çıkmasını izleriz. Kamera önünde yer alan Kitano anlatının merkezinde olsa da tüm film boyunca kendisine “kopya” Kitano eşlik eder, yani yönetmenin kuklası. Bu kukla yeri geldiğinde en zor durumlarda Kitano’yu beladan kurtarır, bütün saldırıları bertaraf eder ve tüm bunları hareket etmeden ve ağzını bile açmadan yapar. Bir bakıma oyuncunun dublörü olarak adlandırabileceğimiz bu kukla, hem filmin komedi katsayısını artırır hem de Kitano’nun kişiliğinin ikili yapısını bir kez daha hatırlatır.

Kitano’nun filmdeki soruları oldukça basittir: “İstediğin filmi yapabilir misin? Sinemada kişisel özgürlük nereye kadardır? Hangi müdahaleler seni bir yönetmen olarak absürt duruma düşürür?” Fakat o yine bu sorulara cevap vermekle uğraşmak yerine izleyiciye çeşitli çıkmazların hissini geçirmeye çalışır. Çığırından çıkan ve nasıl biteceği bir muammaya dönüşen filmdeki anlatı, bizzat filmin kendisine dönüşür. Popüler anime eserlerindeki çeşitli duygusal tepkiler filmde kullanılır; bir anda büyüyen gözler, oradan oraya zıplayan ve yere düşüp bacaklarını havada tutan karakterler görürüz. Tüm bu yabancılaştırma efektleri ile filmler üzerindeki müdahaleler ve izleyicinin daha hızlı, daha hareketli bir film beklentisi ile dalga geçilir.

Achilles and the Tortoise (2008)

achilles-and-the-tortoise-filmloverss

Üçlemenin son filmi olan Achilles and the Tortoise, adını Elealı filozof Zenon’un paradoksundan alır. Bu paradoksa göre Yunan savaşçı ve koşucu Akhilleus, bir kaplumbağa ile yarışacaktır. Kendine güvenen Akhilleus, kaplumbağaya belirli bir mesafe önden başlamasına izin verir. Bu şartlara göre Akhilleus’un yarışı kazanacağına inanılır ancak küçük bir sorun vardır: Biri sabit yüksek hız, diğeri ise sabit düşük hızda koşan kahramanlarımız asla aynı noktada buluşamayacaklardır, zira kaplumbağa her zaman Akhilleus’un bir adım önündedir.

Film de bu paradoksu bir anime ile açıkladıktan sonra Kitano’nun hayatından otobiyografik parçalarla devam eder. Machisu, ipek üretimi sayesinde zenginleşen bir ailenin çocuğu olarak resimle uğraşır ve hayatın diğer alanlarıyla olan bağını koparır. Babasının iflas etmesi ve annesinin onu dayısına emanet etmesiyle hayatı değişir. Kendi ayakları üstünde durmaya çalışırken bir yandan da resimlerini satarak profesyonelliğe adım atmak istese de bir türlü kendisinden beklenen eserleri ortaya koyamaz. Bu uğurda önce ailesini sonra ise kendisini felaketin içine sürükler.

Kitano,  Zenon’un paradoksunu önemli bir metafor olarak kullanır. Savaşçı Akhilleus, Machisu’nun ta kendisiyken kaplumbağa ise filmde sanat simsarlarını, galeri sahiplerini temsil eder. Bir bakıma buradaki resim sanatı, Kitano’nun sinemaya bakışını simgeler. Machisu kendi istediği resimleri yaptıkça sürekli telkinlerle karşılaşır; önce basit manzara resimleri yapar. Sonra ünlü ressamları taklit etmeye yönelir. Fakat Akhilleus gibi hep bir adım geride kalır. Başkalarının istediği tarzda resimler yapmaya çalıştıkça hem kendi özgünlüğünü kaybeder hem de “başkaları”nın isteklerini karşılayamaz. Glory to The Filmmaker!’da istediği bir filmi çekmenin imkansızlığından dem vuran yönetmen, burada bir kez daha endüstrinin sadece kendisini düşündüğünü, taklitçilik ve özgünlük arasında sınırların kaybolduğunu gözler önüne serer. Machisu, yine Kitano’nun alter egosuna dönüşür; onun kendisini yok edişidir. Kitano’nun kendi çektiği acıyı, hatta ölümle yaşam arasında gidip gelmesini sanata dönüştürme çabası; hissetmediği bir duyguyu zorla hissetmeye çalışması ile ilişkilidir. Zaten filmin sonunda yönetmen, sanat kavramının tüketilebilir ve ambalajlanabilir hale gelmesini bir kola kutusu üzerinden anlatır ve “artık sanatı değerli kılan şey içerik değil, etiketidir” sonucunu çıkarır.

Otobiyografi üçlemesinden sonra Outrage filmi ile yakuza evrenine geri dönen Kitano, Beat Takeshi ile Kitano Takeshi arasındaki çatışmayı sektörün kurallarını kısmen kabullenerek çözmüş görünüyor. Outrage’in kazandığı gişe başarısı nedeniyle Outrage Beyond isimli devam filmini çeken Kitano, geleceğini çizmiş bile: “Outrage Beyond büyük bir başarı kazandı; o kadar büyük bir başarı ki, yapımcım bana gerçekten yapmak istediğim bir filmi yapmama izin verecek. Sonrasında yeniden bir Outrage devam filmi çekeceğim ve sonra tekrar gerçekten yapmak istediğim bir film yapacağım.”

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi